KAPIYA DAYANAN KRİZ NASIL
“ DERİN” LEŞİYOR
“ Bugün ülkemiz yeniden bu iki siyasal kırılma üzerine oluşturulan “ulusalcılık” ve “sivil toplumculuk” konsept dayatmasıyla yüz yüzedir. “Toplum mühendisliği” misyonunu ellerinde tutan dış destekli güçler, çerçevesi kendilerince çizilmiş bir ayrışmanın derinleşmesini planlamaktadırlar. Ülkenin gündemindeki en yakıcı sorunların çözüm yolları tıkanmakta, her türden provokasyon planlanmakta ve emperyalist kuşatma altında Türkiye halkının çözüm yolu olan “1919'ların güncelleşmesi” perspektifi karartılmaya çalışılmaktadır.” ( Sarp Kuray / Kapıya Dayanan Kriz: Hükümet – Ordu – Halk – Sınıf / 08 – 01- 2007 / Yeniyol.org) Bu sözlerin üzerinden henüz bir ay geçmemişti ki; bu “iki yüzlü” konsept çatalında bir “sol” görüşlü devrimci aydınımız öldürüldü ve ardından aynı konsepti, “hükümet – ordu” çatışmasıymış gibi bir görünüme büründürmeye çalışılan bir “derin” leştirme faaliyeti başladı. Sonunda Sayın Başbakanımızın bile kabul ve itiraf etmekle de yetinmeyip, yakınmaya da başladığı bu “derin”liği, ben de kendimce irdeleme ihtiyacı duydum. İlk gözüme ilişen, “derin” denen şeyin fazlasıyla “yüzeysel”, medyatik ve şovmatik oluşu idi. Bu denli “medyatik” olunmadığı, genç kuşaklar açısından pek bilinmeyen “ M.Ö.:medya öncesi” zamanlarda, “derin” olan her şey, hakikaten de “derin” olur, asla bu denli “yiğidin malı meydanda olur” misali “uluorta” ortalığa saçılıp durmazdı. Bu denli göz önünde çevirilen dolaplara da, “derin – merin” denmezdi. Ayrıca o zamanlar, her şey biraz daha “derin” di. Dostluklar da, arkadaşlıklar da, aşklar da, ahde vefa da, yiğitlik de, mertlik de, ahde vefa da, inançlar da, aslında özgürlükler de, özgürlük arayışları da daha derindi. Hatta Başbakanlık gibi makamlar, adeta “ben yönetemiyorum” dercesine bir “yüzeysellik içinde olmazlardı. En azından hiçbir şey bu denli “şovmatik” ve “medyatik” değildi. Katilin Orhan Pamuk’a “medya huzurunda” tehditler savurarak “huzurunu kaçıran” ortağı Yasin Hayal bile şaşırmış bu işe ve ağzından kaçırmış: “Biz bu işin fail – i meçhul kalacağını sanıyorduk” Anlaşılan birileri, bir “senaryo” yazmış. Onlara da bu senaryoda “afili” bir “figürasyon” rolü vermiş. Bu zavallı “pusu” cular, “illegal kahraman” olacaklarını zannedip, belki “para”ya, “rahat”a, “çetesel” rütbeye kavuşacaklarını hayal ederlerken, tam da anlayamadıkları bir “medyatik şov”un “pusu” suna düşüvermişler böylece… Ogün Samast’ın fotoğraflarındaki yüz ifadesinde ise “memnuniyet” ve “gurur” dan ziyade “şaşkınlık” ve “hayal kırıklığı” okunuyor. Belli ki o da bu hain pusuda zavallı bir “kurban” !.. Hrant Dink’i arkasından kalleşçe “pusu” kurarak öldüren zavallı korkak katil, önce “jandarma karakolu” olduğu, sonra da “emniyet” olduğu söylenilen bir yerde sanki kahramanmış gibi gösterilmeye çalışılan bir video çekimine alınıyor, sonra bu çekimler “kartel” ve “tröst” medyasında yayınlanmak üzere, her nasılsa(!) piyasaya sürülüyor… Bu sürümden anlaşıldığı üzere, “derin” devletin “jandarma” olduğu hem ortaya çıkarılmış (!), hem de kanıtlanmış (!) oluyor. Öncelikle “derin” aşklar da dahil olmak üzere, derinliği olan hiçbir şeyin, asla bu biçimde “medyatik” olamayacağını, “derin” aranıyorsa, “derin”e bakmak gerektiğini söylemeden edemeyeceğim. Bu durumda; “perde arkasında” ki yıllardır varlığı bilinen, ancak ortaya çıkartılamayan, aslında gitgide kör göze bile batar olduğu için, “derin” laflarla kavram kargaşasının arkasına saklanılmak istenilen bir, ya da birkaç (!) “meçhul” derin devlet sayesinde “hükümet” ve hükümeti dışa bağımlı karteller – tröstler vasıtasıyla yöneten emperyalist – kapitalist ve pre – kapitalist finans oligarşisi, ve de onların emperyalist ortakları, kendilerini gözlerden saklamış oluyorlar. Bu kafa karışıklığı üretici çabalardan birisi de, 1 Şubat gecesi ATV’de yayımlanan “Teke Tek” programında verilmiştir. Konusu “Derin Devlet” olan programda gazeteci Fatih Altaylı, Özel Kuvvetler’de uzun süre görev yapmış bir emekli paşayı konunun Amerika’yla ilintisini koymaya yeltendiğinde, azarlayarak susturuyordu. Oysaki: “Nedir derin devlet? Bir ayağı İsrail, bir ayağı Amerika ve bir ayağı da Avrupa olan emperyalist güçlerin, Türkiye’deki devlet içersine sızma ve mevzilenmesidir. Bize göre derin devlet budur. Derin devlet tartışmasını emperyalist güçlerden ve onların faaliyetlerinden soyutlayarak yapamayız. Emperyalist kuşatma sadece devlet içersine sızmakla kendini sınırlandırmıyor; toplumdaki çeşitli örgütlenmeleri yönlendirip teslim alıyor. Bunlara ne diyeceğiz, “derin örgütler” mi diyeceğiz? Kültürümüze müdahale ediyorlar, bunlar da “derin televizyonlar”mı? Sanırım bu “derin”leri çoğaltabiliriz.” (Sarp Kuray – DİHA söyleşisi / Yeniyol) Aslında gitgide ülke – şirketler boyutunda obezitleşmiş kağıttan devin, abandığı her yerde bıraktığı “derin” ayak izleri bunlar. Ağırlığı arttıkça, karnı doymuyor. Doymadıkça, önüne gelen her şeyi silip süpürürce yemek, tüketmek istiyor. Yedikçe ağırlığı artıp hantallaşıyor ve bıraktığı izler de derinleşiyor, ama kendisini “saklama” olanağı da kalmıyor. O zaman da kartel ve tröst medyasıyla sanatından kültürüne, gazetesinden haberine kafa karıştırmak, bilinç ve kültür kırılması yaratmak, dünümüzü – bugünümüzü unutturup, umutlarımızı – hayallerimizi – geleneklerimizi kendisine bağlamak, yaşamımızı “sahne”ye, insan karakterlerimizi “hayatta oynayan” şovmatik – filmatik – demagojik “sahtekarlara” çevirmeye; bu oyunun prodüksiyonunu da kendisi yapmaya yöneliyor. Elbette “kar” da ona ait olacak. Bu “sivil” derinlikler; halkı, “tek yol AB(D)” sloganına inandırmaya iman ederken, “sivil olmayan” derinlikler de, “tek yol Türk Neo – con, Yaşasın Kızıl elma, kadro” diyerek, emperyalist – kapitalist ülke şirketler emperyalizminin yolunu açmak üzere, ülke içi ve dışı “savaşın” “askeri” naralarını atmaktalar. Yukarıdaki tanımlamaya uyan “derin devlet”, bu tek mihraktan çıkan iki uçlu konsepti, Türkiye’nin önüne tek çıkış yolu olarak koyan sosyo – ekonomik kurum ve kuruluşlardır. Hedefledikleri ise, ülke ve devletin içindeki yurtsever, devrimci, demokrat kesimlerdir. Sayın Başbakan, kendisinin ve ekibinin de “yönetim zafiyeti” nedeniyle yaşanmış olan Hrant Dink cinayetinden de, ondan önce ve sonra olan bitenlerden de elbetteki sıradan bir “jandarma”, ya da “emniyet mensubu”ndan daha fazla sorumludur. Bu olayı bir “siyasi” ranta, ya da “sivil”in “asker”e üstünlüğü rantına çevirmeye hiç hakkı yoktur.
Çıkış yolu ise; bu iki tuzağı da deşifre edip aşarak, kendi ülke orijinalitemize, kendi tarih ve insan üretici gücümüze güvenip, 1919’ları güncelleyerek kendi devrimci geleneğimizden gelecek devrimimize açılacak anti emperyalist – kapitalist, emek eksenli derlenme kapısından geçecektir.
|