left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mehmet Özgür arrow Şah İsmail ( Hatayi)
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Şah İsmail ( Hatayi) Yazdır E-posta
Yazar Mehmet Özgür  Duygu Çalışkan - Ozan Türköz   
Friday, 02 February 2007

 

 


Anadolu’da Ütopik Toplumculuğun Kökenleri

( İslam Tasavvufun’da Diyalektik)

V                                           

                          

                                                                                                                                                                         Gülden terazi yaparlar

Gül alırlar gül satarlar

Gülü gül ile tartarlar

Çarşı pazarı güldür gül


Gülden değirmeni döner çarkı

Pirin eteği güldür gül

             

                              Hatayi

Tekkeden Devlete  Safevi Devleti ve Şah İsmail Hatayi


Anadolu’da Ütopik Sosyalizmin kökenleri araştırılırken, anlatacağımız önemli önder ve fikir adamlarının yetiştiği ortamı ve onların bilinçlerini oluşturan koşulları anlatmamız gerekmektedir.   Tarihsel Materyalizm, insanları yetiştikleri somut koşullardan koparıp anlatmanın, onları şekillendiren koşulları es geçmenin yanlış bir tarihsel anlatım olacağını tespit etmektedir. Biz de anlatımımızda önemli etkiler olarak düşündüğümüz bölümleri vurgulayarak anlatmayı uygun buluyoruz. Böylece kaynaklarda cümle aralarına sıkıştırılan bu önemli ayrıntılar, konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. 


Batıniliğin Temellerini Atan İki Büyük Tekke


Erdebil  Tekkesi Batıni geleneğin iki büyük tekkesinden  biridir. Diğer tekke ise  Hace(Anlatıcı) Bektaş Tekkesi’dir(1). Erdebil Tekkesi kuruluşunda  Sünni Şerri İslam geleneğine yaslanarak kurulmuştur. Zaman içerisinden Arap Milliyetçiliğine dayalı , sınıflı bir din olan İslam’ın  katı şerri hükümleri karşısından sınıflara bölünmemiş karındaş hukukunda yaşayan Türkmenlerin  devletten kopup  tekkelere sığınması ile birlikte kendi hukuklarını kapalı bir tekke topluluğu içinde yaşamaya çalışmaları, Erdebil Tekkesini de değiştirmiştir. Türkmenler yeni dine geçmemek için 200 yıl mücadele etmişler, ama sonunda kitleler halinde kabul etmek zorunda kalmışlardır.

İslam’a geçişle birlikte mücadele şekil değiştirerek eski kültürlerini, özlerini kaybetmeme mücadelesine dönüşmüştür. Doğadan öğrendikleri Gök Tanrı ve Şaman Dini gibi eşitlikçi toplum dinleri ile yeni dinleri sınıflı İslam Dini arasında bocalayarak karışık bir dini formasyon olan  Batıni geleneğini yaratmışlardır. Türkmenler konup göçtükleri yerlerde aldıkları Budizm , Zerdüşt Dini gibi dinsel formasyonlardan etkilenerek özellikle Uygur Türklerinin oluşturduğu  Budizm ile Hıristiyanlığın bir karışımı olan Maniheizm Dininin etkileriyle  İslam’ı kendilerince yorumlayıp  karmaşık bir dinsel formasyon ortaya çıkarmışlardır.

Tekkelerde bu formasyon, eşitlik içinde mülke değil bilgi ve tecrübe ile yönetim kademesine gelinen bir sistem oluşturmuştur. Tekkelerin çevresindeki halka destek ve bilinçlendirme çabası, küçücük bir tekkeden koskoca bir devletin ve büyük bir uygarlığın doğuşuna kadar ilerleyerek Safevi Devleti kurmuştur. Çağındaki diğer devletlere karşı bilim, sanat, edebiyat, mimari ve kültür açısından çok ilerde bir uygarlık olmasının yanında çağına göre eşitlikçi ve yönetimde demokratik bir sistem kurmuşlardır. 400 yılı aşkın bir dönem Ortadoğu topraklarına huzur ve bolluk sağlamışlardır.

Erdebil Tekkesinden Safevi Devletine Giden Süreç 
Safevi Devletine giden yolda Şah İsmail’in ailesi ve bu ailenin tarihsel sürecini şöyle anlatabiliriz. Safiyuddin İshak ‘ın ataları  ‘ “Hicretin altıncı yüzyılında felsefe ile derinden ilgilenen Batıni felsefesine büyük merakı olan  bir abid ( ibaded eden) ve zahid( ibadetle uğraşan) ve köşenişin ( inzivaya çekilmiş); Zerin Külah ( Kızıl Börk) Feruz Şah adlı Azeri ve Türkmen bir  ademin soyundan gelmektedir.” (2) O dönem her ne kadar seyitlik önemli olduğu için soylarını Musa’yı  Kazım ’a dayandırıp peygamber sülalesinden geldikleri iddia etseler de Arap kökenli değil Azeri ve Türkmen’lerdir. Şeyh Safi’nin hayatına dair yazmalarda kendisinden ‘Türk Piri’ ve ‘Türk Genci’ diye bahsedilmekte ve Türkçe ‘Kara Mecmua’ adlı felsefi eserinin Safevi Hükümdarlarının hazinesinde önemle saklandığı bilinmektedir.(3) Bu da bu savı kanıtlar niteliktedir.

Safiyuddin İshak 1252-1253’de Erdebil’de doğdu.Çocukluğundan itibaren ciddi ve arkadaşsız bir çocukluk geçirdiği tasvir edilir. Erdebil uleması içinde kendi eğilimine uygun bir mürşid bulamadığı için ve iyi bir öğrenim verdiğini duyduğu Şeyh Necmeddin Buzguş’tan eğitim almak için Şirvan’a gitti. Şirvan’a ulaştığında Şeyh ölmüştü. Onun müritlerinden Rükneddin Beyzavi ve Amr Abdullah, ona Halvetiye tarikatının piri olan Şeyh Zahid  Geylani’yi önerdiler. Onu dört yıl arayıştan sonra Hilya- Kıran’da buldu. Şeyh onu iyi karşıladı ve  1277’de kızı Bibi Fatma ile evlendirip ölünceye kadar yanından ayırmadı. 1301’de vefat edince şeyhin vasiyeti gereği Şeyhlik  Safiyüddin’a intikal etti. Geylani müritleri ona bağlandı.

Tekkenin dışındaki olaylarla ilgilenmeyen diğer şeyhlerin yerine Safiyüddin ayrı bir yol izledi. Mezhebi konusunda merakları boşa çıkacak şekilde Şeyh’in müritleri arasında Şafilerin, Hanifilerin, Şialar ve Mevleviler gibi geniş bir yelpazenin yanında birçok Budist; Hıristiyan ve başka inançtan insanların olduğu bilinmekteydi. Şeyh tasavvufi , arifane ve felsefi meseleleri çözümünde Hz.Muhammed’e dayandığı gibi Hz.İsa’ya da  dayandığı takiyyeyi aşarak serbest düşünceye yönelen birçok yargılar bulunuyordu. Ayrıca  din ve mezheplerin düşüncelerini taassup ( bağnazlık) olarak yakalaştığı biliniyor.  (4) Böylece Şeyh Safi’nin dinler ve mezhepler üstü davranışları,   ününü kısa zamanda artırıp her düşünceden insanı çevresine toplamıştır. Bunlar arasında  ünlü yöneticiler de vardır. Sultan Ebu Said, Emir Çoban gibi devlet adamları Cengizhan oğulları bile onun karşısında saygıyla eğiliyordu. Erdebil zulümden kaçan mazlumların sığınağı haline gelmişti. 1334 yılında   Hac’dan döndükten birkaç gün sonra 82 yaşında vefat edip dergahın avlusuna gömüldü.

Yerine 1334’te oğlu Sadreddin Musa (1305’te doğdu.) geçti. 1393 kadar tam 32 yıl şeyhlik yaptı. Zamanında Safevilerin nüfuzu daha da arttığı 1337’de Altınordu Hakanı Can Bey Han Sadreddin’le görüşmeye geldi. Yerine oğlu  Şeyh Hoca Alaaddin Ali Sultan geçti. Timur Anadolu’dan dönerken onunla uzun uzun konuştu ve hayır duasını istedi. Hükümdar ‘Benden bir istediğin var mıdır ?’ diye kendisine sorunca, beraberinde götürdüğü esirleri ve Türkmenleri kendine bağışlamasını istedi. Ayrıca Erdebil ve ona bağlı köylerin her türlü ‘tekellüften muaf tutulacağının” vaadini aldı.Serbest bırakılanların bir kısmı memleketlerine döndü. Diğerleri topluca bir mahalleye yerleştirildi. Yerli halk bunlara, Anadolu’dan gelenler anlamında ‘Rumlu’ demeye başladılar. Erdebil ve yöresine kimsenin el uzatmayacağı haberiyle birçok esir kaçıp buraya sığındı. Bütün himayesine girenler tekkeye içtenlikle bağlanıyor, kendilerine verilen her türlü görevi gerekirse canları pahasına yapıyorlardı. Tekke’nin ünü  süratle Batı’da Suriye, Irak, Anadolu’nun Doğu ve Güney kesimleri; Doğuda İran Belh ve Buhara’ya kadar geniş bir sahaya yayıldı. Gelen ziyaretçilerle irtibat kuruluyordu.

Gelemeyenlerle irtibatı adına ‘halife’ denilen özel yetiştirilmiş propagandacı müritlerle sağlamaktaydı. Bunlar Erdebil tekkesine sürekli armağan ve bağışta getiriyorlardı.Şeyh Hoca Alaaddin Ali 1429’da Kudüs’te öldü ve Mescidi Aksa’ya gömüldü. Taraftarları başlarına 12 dilimli kızıltaç (börk) giyiyordu.Ama bunun nedeni  Ali taraftarlığı değil Türkmen geleneğinden Batıni bir özün ağır basmasından  kaynaklanmaktaydı.

Erdebil tekkesinin, Timur soyundan gelenlerin üzerindeki nüfuzu bilen Anadolu’daki Batıni zümreler arasında bu yeni anlayış yani  Kızılbaşlık süratle yayıldı. Alaaddin Ali ‘nin oğlu İbrahim’in 18 yıl şeyhliği süresince  Kızılbaşlık siyasi bir hüviyet kazandı. 1447’de ölen İbrahim’in oğlu Cüneyt, bu düşünceyi eyleme dönüştürüp şehir şehir dolaşmaya başladı. Gidemediği yerlere halifelerini gönderip onları Kızılbaşlığa davet etti. Hükmünün geçtiği yerlerdeki halkı baskıcı Sünni Şeriatçı hükümetlere karşı isyana teşvik etti. Şeyhlik meselesi yüzünden amcasıyla arasının açılması ve etkin olduğu Karakoyunlu Devleti’nin onun nüfuzunu kırmak için amcasına destek vermesi sonucu Erdebili terk etmek zorunda kaldı. Doğruca Sivas’a geldi. Halifeleri aracılığıyla padişaha başvurup Kurtbeli’nde oturma izni istedi. Osmanlı bu halifelerini ‘Bir tahtta iki padişah sığmaz’ deyip geri çevirdi.

Cüneyt Karamanoğlu İbrahim Bey’e sığındı. Geçici bir süre için Konya’da ikametine izin verildi. Şeyh Sudrettin Konyavi zaviyesinde misafirliği sırasında zaviyenin Şeyhi Abdüllatif Mahdisi ile yaptığı sohbetlerden birinde ‘Kurandaki Hz. Ali ile ilgili Ehli Beyti öven ayetlerin Kurandan kasten çıkarılmış, onların yerine sonradan uydurulmuş yeni ayetler konduğunu veya böyle olabileceğini’ öne sürmesi Şeyh Abdüllatifi ayağa kaldırdı. Onu Konya beyine şikayet edince Şeyh Cüneyt, Teke iline doğru yöneldi.

Karamanoğlu İbrahim Beyin adamları tarafından izlendiğini haber alınca, yakalanmamak için süratle yolunu  Suriye’ye çevirdi. Niyeti Memlükler yönetiminde olan Kuzey Suriye’de hem barınmak, hem de taraftar kazanmaktı. Memlük Sultanı; Cüneyd’in yakalanması için Halep Valisine emir verdi. Cüneyt eşyalarını toplama fırsatı bile bulamadan kuzeye geçti. Kızılbaşlığı benimseyenleri toplayıp Trabzon’daki Rum Devleti’ni ortadan kaldırıp, Trabzon’u kendine yurt edecekti. Trabzon’a saldırdı. Rumları yendi ama şehre giremedi. Fatih Rumları haraca bağlamıştı. Kendi tebaası olan Rumları korumak için Sivas Valisine bir emirle Cüneyt’i yakalama görevi verdi. Cüneyt, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına sığındı. Uzun Hasan her ne kadar müritlerinden çekinse de Karakoyunlu Cihan Şah’a karşı onlardan yararlanmayı düşünüyordu. Bu düşünceyle Cüneyt’e iltifat da bulunarak kız kardeşi Hatice Begüm’ü Cüneyt’e verdi.  Cüneyt her türlü hazırlığını devam ettirip Erdebil’e döndü. Amcası Cafer ve Karakoyunlu Cihan Şah ona engel olamadı. Şeyh Kuzeydeki Çerkes’lere saldırıp ganimet alarak güçlenmek ve Kızılbaşlığı yaymak için zemin hazırlamak istedi. Yaptığı savaşta Cüneyt yenildi ve kalbine isabet eden bir okla öldü.

Kızılbaşlar yine yenilmişler ama bu sefer dağılmamışlardı. Çabucak bir araya gelip Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Beğüm’den doğan Haydar’ın etrafında toplandılar. Cüneyt’in Haydar  büyük bir oğlu olmasına rağmen, halk Haydar’ı başa geçirdi. 1468 de Akkoyunlular  Karakoyunlular’a üstün geldi. Cihan Şah ile oğlu Hasan Ali öldüler. Karakoyunlu devleti Akkoyunluların eline geçti. Haydar, Uzun Hasan’ın kızı Alem Şah (Halime Beğüm) ‘la evlendi. Bundan üç oğlu dünyaya geldi; Ali Sultan, İsmail ve İbrahim.

Haydar vakit geçirmeyi ve askerlerinin hareketsizliğini doğru bulmuyordu. Kiminin atı, kiminin silahı olmamasına rağmen babasının öcünü almak düşüncesiyle Kafkas kavimlerine saldırdı. Çerkesleri yenip bol ganimetle döndü. Ertesi yıl aynı akını yeniden düzenledi. Şirvan Şahı Ferruh Yesar kaleye kapanıp savunmaya geçti. Akkoyunlu Sultanı Yakup Bey’den yardım istedi. Uzun Hasan’ın damadı da olsa güçlenmesi istenmediğinden Yakup Bey’le savaşa tutuştular. Haydar’ın savaşta attan düşünce boynu kırıldı ve öldü. Safevi ordusu dağıldı. Yakup Bey, Safevilerin düşmanlığını büsbütün üzerine çekmemek için Haydar’ın çocuklarına dokunmadı, Şiraz Valisi Mansur Bey Purmak’ın yanına  göndertti. O da üçünü birden İstahr Kalesine hapsetti. Uzun süre burada kaldılar. Akkoyunlular arasında tahta kavgaları sürüp gidiyordu. Sonunda Rüstem Bey diğerlerini bertaraf etti. Fakat Sungur’un fırsat bulduğu an karşısına çıkacağını gözden uzak tutmayan Rüstem Bey, Uzun Hasan gibi  Safevi taraftarlarından faydalanmak düşüncesiyle üç çocuğu hapisten çıkardı.

Babasının yerine Safevi Şeyhi olan Sultan Ali; Sungur’la yaptığı iki savaşı da kazandı.Bu başarıdan ötürü Tebriz halkı onu çoşkulu bir törenle karşıladı. Gerek bu başarısı, gerekse müritlerinin birdenbire çoğalması Rüstem’in gözünü korkuttu. Bir bahane ile diğerleri gibi onu da ortadan kaldırmayı tasarladı. Rüstem’in kendisine karşı soğuk davranmasından şüphelenen Sultan Ali , iki kardeşini yanına alıp Erdebil’e kaçarken, Rüstem arkasından yetişti ve her türlü olasılığa karşı İsmail’le İbrahim’i Erdebil’e gönderip , Sultan Ali’yi öldürdü. (1493)

Şah İsmail’in Hayatı

Safevi ailesine bağlı müritler, bazı kargaşalardan yararlanıp İsmail’i Hz. Ali soyundan olduğu için saygıyla saklayacağını düşündükleri Geylan Hükümdarı Karkeya Mirza Ali’ye teslim etti. Karkeya Mirza Ali ona iyi bir eğitim  alması için hocalar tuttu. Rüstem Bey, Kareya’nın topraklarında olduğundan şüphelendiği Şah İsmail’i adamlarına takip ettirdi. İzini bulamamasına rağmen şüphelerini gidermek için bizzat Karkeya’ya gelip, kendi topraklarında olup olmadığına dair yemin etmesini istedi. Karkeya  Şah İsmaili’i bir ağaca çıkartıp, İsmail  ‘bu toprak üzerinde değil’ diye yemin verdi. Şah İsmail bütün takip ve aramalara  rağmen 6 yıl daha bu topraklarda kaldı.

Akkoyunlu Rüstem Bey Güde Ahmet Bey tarafından öldürüldükten sonra ülkede taht kavgası çıktı ve ülke ikiye bölündü. Bu kargaşada Akkoyunlular kimseyle uğraşacak durumda değillerdi. İsmail, Geylan’dan ayrılıp Hazar Denizi yakınındaki Tarum’a geldi. Anadolu ve Şamlu Türkmenleri etrafına topladı. Oradan Halhal’a, daha sonra da Erdebil’e geçti.Buranın valisi Sultan Ali Bey’in  onu uyarması üzerine Ercuvan’a geçip kışı orada geçirdi. Karlar eriyince batıya yönelip Saat Çukuru, Kağızman, Erzurum ve Tercan’ı takiben Sarukaya yaylasına geldi. Daha önce kendilerine haber gönderilen Tokat, Amasya ve Sivas yöresindeki Kumlu, Şamlu, Ustaçlu aşiretleri,beyleriyle birlikte İsmail’in emrine girdiler. Daha sonra Teke(Antalya) Yöresi dahil, en çok Çorum ve Yozgat’ın Bozok  Türkmenleri gelerek katıldılar. Osmanlı tarafında bu durum II. Beyazıd’ın yaşlandığı için Erzincan’a bu kadar kolay geçildiği çalkantısını yarattı. Osmanlı ordusu bu sırada Modon ve Korun kalelerinin fethiyle uğraşıyordu.

Şah İsmail 1501 yılında Erzincan’dan ayrılıp Gürcistan üzerinden Şirvan’a yürüdü. Şirvan Şahı Ferruh Yesar’ı, kendisinden silah ve asker olarak güçlü olmasına rağmen yendi.Kışı Mahmut Abad’da geçirdi. Ordan Gülistan Fethine giriştiği sırada kale komutanı Akkoyunlu  hükümdarı Elvend’le karşılaşıp çetin bir savaş sonunda onu yendi. Fakat Dulkadirli , Ustaclu, Şamlu, Bayburtlu, Tekili, Rumlu, Karamanlu beyleri başta olmak üzere çok kayıp verdi. Azerbaycan’ı tamamen aldıktan sonra Tebriz’de tahta çıkıp şahlığını ilan etti. On iki imama adına hutbe okuttu. Ezana Aliyyü’l Veliyullah sözcüklerini de kattı. Böylece Safevi Kızılbaş Devleti resmen kuruldu ve kendisi Şah İsmail adıyla anılmaya başlandı.

Osmanlı bu yükselişten şüphelenerek ülkesindeki Türkmenlere yasak getirip , desteği kesmeye çalıştı. Ama Anadolu’daki yerleşik veya konar – göçerlerin kitleler halinde Erdebil şeyhlerinin yanına koşmalarında elbetteki geçerli nedenleri vardı. Halifelerin propaganda esnasında ‘Erdebil’e gidenlerin bolluk içinde yaşacağı ‘ sözleri fakir Türkmenler arasında umut verici ve  ikna edici oluyordu.

Dulkadirli Alaüddevle 1508’de ortada hiç sebeb yokken Şah İsmail’in elçilerini öldürdü. Şah İsmail ordusuyla Dulkadir topraklarına girdi. Osmanlı ve Memlükler’den destek isteyen Dulkadir Beyine yardım gelmeyince Alaeddevle yenildi. Anadolu’nun önemli bölümü eline geçti. Diyarbakır hakimi Emir Bey kendisine ilhak etti.

1510 yılında Şah İsmail Horasan’ı alırken Anadolu’da Şah Kulu Ayaklanması gerçekleşti. Asıl adı Karabıyıkoğlu Hasan olana  Şahkulu, İsmail’in babası Haydar  zamanında halife olup Teke yöresine gönderilmişti. Burada bir mağaradan hiç çıkmayıp dua eden Şahkulu, zaman içinde Osmanlı Padişahı II. Beyazıd tarafından hayır duası için 7000 akçe ile ödüllendirilmişti. Yiğit ve cesur bir Türkmen olan Şahkulu bilgisiyle de Türkmenler arasında ün salmıştı. Türkmenlere Osmanlı’nın yaptığı haksızlıklara dayanamıyor kurtuluşu Safevi Devletiyle bütünleşmekte buluyordu. Çevresine topladığı Türkmenlerle ayaklanarak Osmanlının Anadolu Valisi Karagöz Ahmet Paşa’yı yendi. Arkasından Karaman Ahmet  Paşayı yendi. Veziri Azam Ali Paşa ile karşılaşıp ordusunu dağıttı. En ön safta savaştığından dolayı  yaralandı ve birkaç gün sonra öldü. Bazı kaynaklar askerleriyle Şah İsmail’e ulaştığını ve onun bir devlette iki hükümdar olmaz gerekçesiyle kendisini ve getirdiği Türkmenleri öldürdüğünü söyleseler de bunlar yanlı kaynakların amaçlı saptırma uğraşlarıdır.

 1512’de Osmanlının başına Yavuz Sultan Selim geçti. Safeviler en büyük tehlike olarak  gördükleri Yavuz Sultan Selim’i  tahta çıkar çıkmaz . Halife Rumlu Nur Ali’yi görevlendirip; Amasya, Tokat, Sivas ve Çorum’da Türkmenler  ayaklandırıldı. Safevilerle Osmanlı bu olayların sonunda  Çaldıran’ da karşı karşıya geldi.

Sayıca ve teknik olarak üstün Osmanlı ordusuna karşı, kendisine inançlı şahları uğruna canın fedaya hazır Türkmenler  Osmanlı ordusunu sıkıştırdıysa da yenemediler.Osmanlı ordusu ise üç aylık bir yorgunluk ve Türkmenlere kılıç çekmek istemeyen Osmanlı Ordusundaki Türkmenlerin çekimserliği yüzünden Tebriz’e kadar ilerlemeden İstanbul’a döndü. Ordunun başında savaşan Şah İsmail, koluna isabet eden bir kurşunla yaralanıp attan düştü. Şah’ın subaylarından Sultan Ali, şah benim deyip askerleri yanıltarak Hızır adında bir askerin atıyla Şah İsmail ortadan uzaklaştırdı. Şahın Taçlı Hatun adlı eşi ve diğer yakınları Yavuz Sultan Selim’in eline geçti.

12 yaşından 27 yaşına kadar geçen 15 yıl içinde çeşitli başarılar kazanan genç, zeki ve yetenekli ama bir o kadar mağrur Şah İsmail hem karısının başına gelenler ve hem de Çaldıran yenilgisiyle kendisini içkiye ve şiire verdi. Sürekli takipler yüzünden her yıl başka bir şehre gitmek zorunda kalarak yaşamaya dayanamayıp 1524 ‘ün Mayıs ayında hakkın rahmetine yürüdü. Erdebil’de Şeyh Safiyyuddin türbesine gömüldü.

Olayı Azerbaycanlı H.Yusufov şöyle anlatmakta; “ Ölümünden bir ay kadar evvel yorgunluk hissetdiğinde ava çıhılır. O , sağalmak ümidiyle Şeki mahalline gelir çıhılır. Şahdağ’da av edir. Ona Şahdağ’da çok kadim zamanlardan kalmış birçok av hayvanlarının, vahşi at ıhlılarının olduğunu haber verimşlerdiler. Şah İsmayıl ava çıhmazdan evvel yerli ahali ona hemin yerde av etmeyin, Şahdağ’daki hayvanlar avlamağın sınağlı olduğunu, yahşi neticeler vermediğini bildirirler .Şah İsmayıl bu sözlere ehemmiyet vermir ve öz adamları ile çerge avı teşkil edir. Av şenliği kurtarar-kurtarmaz o, ağır şekilde hastalanır ve derhal Erdebil’e kaydırılır. Burda da onun halı yahşılaşmır. Telesik Tebriz’e yola düşerler. Yolda Sarab yakınlarındaki Mengutay adlı yerde hali o kadar ağırlaşır ki düşerge sarmalı olurlar. Hekimlerin sa’yi, muacilesi bir fayda vermir. Hükümdar şair 1524 ilde iyunun 23’de vefat edir. Cesedini Erdebil’e getirip Şeyh türbesi’nin yanına defn edilir.” (5)


Şah İsmail Hatayi ‘nin Şiirlerindeki Felsefi Öz Materyalizmdir


Büyük Batıni ozanı ve önderi Şah İsmail Hatayi Yunus Emre ve Azerbaycanlı şair Seyyid İmameddin Nesimi’nin etkisinde kalsa da onlardan farklı şiirleriyle  siyasi düşüncelerinin propagandasını yapmış ve siyasi düşüncesini iktidara getirmiş bir insan olmasıyla ayrılır.

Önemli eserleri Hatayi  Divan’ı, Dehname ( On Mektup) ve Nasihatname adlarında  binlerce beyit ve dörtlükten oluşan büyük yapıtlar bıraktı. Şiirlerini öz Türkçe olarak hece ve aruz ölçüsünde yazar. Şiirlerinden bazı örnekler vererek, şiirlerin içindeki materyalist özü çözümlemeye çalışırsak;


Yer yoğ iken gök yoğ iken ta ezelden var idim

Gevherin yek danesinden ileru pergar idim


(Yer ve göğün varolmasından önce ben vardım

Tek cevher tanesinden çıkmış dönen bir pergel idim.)


Gevheri ab eyledim tuttu cihanı serbeser

İns ü cinni arş ü kürsi yaradan Settar idim


(Bu cevheri su eyledim, evreni baştan başa kapladı

Cinleri ve insanı,yeri ve göğü yaratan ben idim)


Girdim Adem donuna sırrımı kimse bilmedi

Men o Beytullah içinde ta ezelden var idim


( Adem kılığına girdim ama sırrını kimse öğrenmedi

Zaten ben o Tanrının evinde çok önceden beri oturuyordum)


Ol zamandan ben anın sırrını bilirdim ol benim

Anın için Hak ile hem sır idim esrar idim


( İşte o zamandan beri onun (Tanrının) sırrını biliyordum ki , o benim

Bu nedenle Hak ile sır içinde sır idim)


Ey Hatayi Hakkı bilüb tanımışam bigüman

Anın içün ol yarattı ben ana inkar idim


( Ey Hatayi kuşkusuz Hakkı bilmiş, tanmışım

Bunun için onun yarattığını ben inkar ettim)


Hayati bu şiirinde yerin ve göğün (evrenin) bir özmaddeden ( Gevher) oluştuğunu, ancak kendisinin bu özden de önce varolduğunu, ancak  kendisinin bu özden de önce varolduğunu söylüyor. Sonra su oluşuyor; sudan da yer, gök ve canlılar oluşuyor. Bunları yaratan Settar (örtücü, bağışlayıcı Tanrı) ise, o benden başkası değil, demektedir. Bunu söylerken nasıl bunların hiçbirini ben yapamazsam, Tanrıya da bağlamamak gerek, çünkü evrenin bir öz maddesi vardır ve bu madde önce suyu oluşturmuştur. Hatayi kendisini, yani insanı Tanrı gösterirken, esrarı (gizemi) ortaya koyuyor; yaratılışı maddeye bağlayıp, akılcı ve temkinli bir biçimde konuda tanrısallığı yadsıyor.

Hatayi eski Yunan filozoflarından evrenin sudan oluştuğunu ileri süren Thales (İ.Ö. 625-547) ile ilk atomcu (özmaddeci) materyalist Demokritos’un  (İ.Ö. 460-370) görüşlerini birleştirmiştir.Demokritos’un atomcu çizgisinde yer alan ilk materyalistlerden Sicilyalı Empedokles( İ.Ö. 490-430) ise, ‘Herşeyin temelinde, toprak, su, hava ve ateş vardır ve bütün cisimler bu dört kökün çeşitli birleşimlerinden oluşur’ diyordu.

Aynı şekilde Hatayi başka bir şiirinde (6)her şeyin kendisinde olduğunu söylerken, kendi yaratılışının özünü bu dört maddeye bağlıyor ama onunla kalmıyor:


Aşık isen gel beru gel can ü canan mendedir

Zahida sen kandesini ol nur-i iman mendedir


Mendedir hem yer ü göğün hikmeti vü kudreti

Ab ü ateş hak ü badı cümle yeksan mendedir

Zahida ağ u karaya bakma seni azdırır

As kulak dinle meni avaz-ı Kur’an mendedir


(…)

Ben Hatayi’yem okuram Şah’ımın vasfın müdam

Sıtk ile bel bağladım defter ü divan mendedir


( Eğer aşık, diyor Şah Hatayi, gel yaklaş ; seven ve sevilen ikisi de bende mevcuttur. Ey zahid (ibadet düşkünü) sen neredesin inanç ışığı da bendedir. Hem yerin göğün tüm gizemli bilgileri ve gücü bende su, ateş, toprak, yel ile cümlesi birleşmiştir. Dört kitabın cümlesini Kuran’da saklamış ve ezberlemişim. Ey din ve ibadet düşkünü, ağdan ve karadan (söz ve yazıyla) öğrendiklerine inanma onlar seni azdırır. Sen bana (insana) kulak ver, Kuran’ın sesi- sedası bendedir.)

Batıni şiirinde bu tür şiirlere devriye denir. Yine bir devriyede şunlar söylenmektedir;


Lamekan  ilinden misafir geldim

Şu fena mülküne bastım kademe

(…)

Şu fena mülküne gelüb giderken

Sarvan olup binbir katar yederken

Yoğurup çamurum balçık ederken

Şeçerimle su taşıdım Adem’e


Adem’den ön Adem çok geldi gitti

Mülk sahibi bu cihanı halketti


(…)

Ben kıblemi kıblem beni bülübdür

Evliya enbiya andan olubdur

Ben bilürem anam benden gelübdür

Ol vakitte nikah kıydım babama

(…)


Ben obam içinde mekande iken

Muhammed’le bile mi’racda iken

Musa’yla doksan bin kelam iken

Doksan bin ilimi koydum abama

(…)


Ben obam içinde baki can idim

Ali idim din idim iman idim

Kendisi Hak idi ben zindan idim

Şimdi gelmiş sultan olmuş obama

(…)


Bu şiirde daha açıkça görüldüğü gibi, Lenin’in ‘diyalektik materyalizm ilkelerini çok güzel anlatan’ diye övdüğü, Batı Anadolulu filozof Heraklitos (İ.Ö.530-470) tarafından ortaya atılan materyalist ‘Değişim Teorisi’ işlenmiştir.Burada eti, kemiği ve kanıyla madde olan insanın, dönüşüm ve değişmelere uğrayarak yaşadığı yok olmadığı, materyalist gerçeğin tasavvuf diliyle anlatıldığını görmekteyiz. Şiiri kısaca açıklarsak;


(Ozan başta mekan ötesinde bir varlık görmekte kendisini, yani Tanrıdır. Bu sonsuzluktan konuk gelip, dünyaya ayak basıyor. Ama çeşitli biçimlere dönüşerek değişik işlevlerde bulunmaktadır.Bu devri bir kervan katarına benzetmektedir. Adem’in çamuruna kendisini katıp yoğurduğunu söylerken, bu gelenekçi söylenceyle alay etmekte. Çünkü arkasından ‘Adem ‘den ön adem çok geldi gitti’ diyerek, ilk insanın Adem olmadığını belirtiyor. Aynı dönüşüm içerisinde, veliler ve peygamberler de gelip gitmektedir. Bu değişimle anasının babası olabileceği gibi, ana-babasının nikahını  kıyan da kendisidir. Muhammed’le Mirac’da, Musa ile Tur dağında bizzat söyleşip, bütün bilgileri abasının altına koymuştur, onları hocasına öğretecektir. Ve kendi dünyası içinde yokolmayan bir Can’dır (ruh ve maddenin yokolmazlığı birbirine karıştırılmış) Ali olmuş, din-iman olmuş  ve Tanrı olmuşsa da kendinde vücut bulurken, zindana düşmüş gibidir. Ama şimdi artık dünyasının sultanıdır.)


Alevi-Bektaşi, yani Batıni edebiyatın kollarında , Hatayi’den verdiğimiz örneğin benzeri,  dönüşümü-devri anlatan birçok şiir vardır. Bunların genel adı ‘devriye’ (dönüşüm-evrim)’dir. En güzel örneklerini Yunus, Nesimi, Hatayi , Şiri, Azmi, Harabi’de gördüğümüz ‘devriye’ türünü işlemeyen Batıni ozanı yoktur. Devriyeler içerisinde dinsel kavramların ve sözcülerin bulunmasından dolayı yukarıda görüldüğü gibi bu şiirlerin içeriğinde  felsefi materyalizmden içerikler bulunmaktadır.

Bunu koyu Şii şeriatçı bir anlayışta olan ve İslam tasavvufu konusunda  üstat olan  Abdülbaki Gölpınarlı (7) bile kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu felsefenin çağına göre elbette idealizme yaslanan reenkarnasyon (bedenden bedene ruhun geçişi gibi) bilgi yetersizlikleri olsa da, enerjinin dönüşüm ilkesiyle biz bu geçişin ruhsal değil maddenin en küçük birimlerinin moleküllerinin , atomlarının yok olmayıp şekil değiştirerek canlıların yaşamında tekrar enerji olarak yaşam kaynağı sunması olduğunu bugün ayrıntısıyla bilinmekteyiz.

Şah İsmail Hatayi, dönemin nesnel ve siyasal koşulları içerisinde şiirlerini eğitim ve propaganda aracı olarak kullanan halk önderidir. Alman tarihçi Walter Hinz onu ‘İran milli devleti’nin kurucusu, Türk tarihçi Faruk Sümer’de ‘haneden devleti’ kurmakla suçlasa da, o belli bir felsefi düşünceyi dedesinin dedesi Şeyh Safiyuddin döneminden beri tüm halklara ve dinlere karşı saygılı , bu dinleri kendi felsefi görüşüne göre harmanlayıp ‘eşitlikçi Türkmen karındaş hukuku’nu Türkmenlerin Maniheizm (Budist-Hıristiyan) , Şaman  ve Gök Tanrı dinleriyle; doğanın öğrettiği diyalektik yapı ile perçinleyerek felsefi bir düşünce, ütopik sosyalist bir bakış açısı oluşturmuştur. Elbet bu düşünce zorla Müslümanlaştırılmış tüm Batıni Türkmenlerde bulunmasına rağmen takiyye ve gizlilikle, tekkelere gizlenerek, cemaatsal ve bireysel kurtuluş örülmeye çalışılmıştır. Dedesi Safiyuddin bunu takiyeden kurtarmış, Şah İsmail ise Anadolu , Ortadoğu ve Hazar bölgesi Türkmenleri ile koca bir devlet kurmuştur. Elbette sapkınlık, kadın ve mal ortaklığı ile suçlanıp dedesinden beri tüm ailesi katliamlara uğrayan çok çileli bir yaşam geçirmiştir. Yaptığı bir çok mücadele ile 40 bin Türkmen’i ona yardım etmesin diye kıyan Yavuz Sultan Selim’den daha acımasız gibi gösterilip, tarihe acımasız bir kişilik olarak yansıtılarak,  bugün tarihle olan bağlarımız kopartılmak istenmektedir. Elbette günümüzden bakınca sınıfçı ve diyalektik bir bakış açısı göremeyeceğimiz bir düşünce yapısı vardır. Ama unutulmasın Engels Ortaçağ köylü ayaklanmalarının, dinsel formasyon altında kendilerini göstermek zorunda olduğunu, ama ısrarla topraksız köylülerin ayaklanması olduğunu ve dinsel değil sınıfsal bir çıkış olduğunu vurgulamaktadır.

Hacı Bektaş düşüncesiyle yoğurduğu düşüncesinde Hz.Ali ve Hacı Bektaş dergahının normal sıradan bir kulu (üyesi) olmadan padişah olunmayacağının bilincinde olduğu şiirlerine yansıtmıştır. Darı ( Mahkeme) ile Tarık (yol, düşünce) sistemiyle , muhasiplik (kardeşlik, yoldaşlık,karındaşlık)  ve on iki hizmet kurumlarıyla tamamıyla düşüncesini maddi yaşama bir cemaatten tüm devletin hukukuna geçiren, çağında diğer devletlerin savaş teknolojisini ve askeri gücünü geliştirirken bilim, sanat ve  edebiyat’ta gelişim sağlamıştır.  İran’da bugün hala o zaman yapılan kütüphaneler, okulları gezen insanların mimariye ve suların oluşturduğu ferahlatıcı doğal klimalı avlulara hayran kaldığı bu avlularda ellerinde kitapları ile öğrencilerin eğitim gördüğünü hayal ettiklerini batılı araştırmacılar dile getirmemektedir.


Yol kardeşi (müsahibi) Ali Mirza’nın Çaldıran Savaşında Şah İsmali’i kurtarmak için ölüşü onu o kadar duygulandırmış ve üzüntüye itmiştir ki kendisinin yaşaması o ölürken onda suçluluk duygusu yaratmaktadır. Çünkü o bir padişahtan çok sıradan bir insandır ve dostu ölmüştür. Kendisi de bu savaş sonrası büyük üzüntüler içinde çok genç yaşta ölmüştür. Musahiplik kavramı hem düşünce hem de maddi yaşam anlamında birbirine destek olan, birbirini Dar (halk mahkemesinde) savunan yaşamda denetleyen maddi olarak birlikte çalışan, üreten , ürettiklerini eşitçe paylaşan bir sosyal dayanışma sistemidir.

           (...)

Cellatlar aralandı / Ciğerler yarelendi

Sultan Ali İmirza’m / Bu kavgada parelendi

(…)

Çöl olası Çaldıran / Altun kadeh dolduran

Hatay’im  ağlar gezer / Muhasibim aldıran


Şah İsmali’in elbette nasıl yetiştirildiği, kendisine bu bilgi birikimini armağan eden ailesinin düşünce yapısı da çok önemlidir. Çünkü Şeyh Safiyuddin İshak’ın oğlu Şeyh Hoca Alaaddin Ali ‘nin (1392-1429) Timur’dan aldığı Alevi- Türkmenlerden otuz bin savaş tutsağını Anadolu’dan taşıdığı, Hacı Bektaş Veli öğretisiyle, Baba İlyas ve Şeyh - Bedrettin toplumsal başkaldırı geleneğini , Erdebil Dergahı çevresini etkisi altına almakta gecikmedi . Sofiyan-ı Rum (Anadolulu Sufiler) adıyla yerleşen bu topluluk, Erdebil’in katı Ortodoks (Sünni İslam) inanç sistemini  parlayıp , Anadolu Aleviliği doğrultusuna yöneltilmiştir. İleride bir devlet kuracak olan çocuk Şah İsmail’i  düşmanlarının elinden kaçırıp saklayarak, ölümden kurtaran bu insanların torunlarıdır.

Şeyh İbrahim’den (1429-1447) sonra oğlu Şeyh Cüneyd’in yedi yıllık Anadolu serüveninde (1449-1456) Alevi- Bektaşi boyları (Çepni ve Varsak Türkmenleri) arasındaki tüm kazanımların Erdebil’e taşınması , Şeyh Haydar’la (1470-1488) birlikte mücadele veren Şamlu, Ustaclu, Rumlu, Tekelü vb. Alevi aşiretlerinin Dedelerinin bağlı bulundukları Hacı Bektaş Veli’nin yol-yöntem ilkeleriyle onu yetiştirmiş olmaları, Karakoyunlu ve Akkoyunlu beylerinin Erdebil ve çevresinde siyasal amaçlı yağmaları Sünni ve Şii iki tarafın da taban tutmasını engellemiş tamamen bunlardan uzaklaşan halk ve Osmanlı’nın zulmüyle inleyen Anadolu’daki Türkmen topluluklar hızla etrafına toplanarak büyük bir devletin kurulması sağlanmıştır. Bu gün bile  Şii ve Sünni kaynaklar  Batıni’leri dinsiz, sapkın , kadın ve mal ortaklığı ile suçlayan bilgilerle doludur.

Şah İsmail farkı Karl Marx’ın ‘ Bugüne kadar filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde açıklamaktan başka bir şey yapmadılar’ diye tariflediği gibi kendisinden önce gelen sanatçılar ve ozanlar düşünceleri duygu ve estetik  katarak yapıtlarına yansıtıp, açıklamakla yetinirken, o dünyayı değiştirmeye soyunmuştur.

Onun şiirlerinde yaptığı evreni değiştirme çabasına; üretim, tüketim, akıl ve sevgide , inançta ve insan ilişkilerinde yepyeni bir dünya yaratma çağrısına çalışan ve üreten ama ezilen tüm  Anadolu insanı kulak verip Şamlu, Ustaclu, Rumlu, Tekeli, Afşar , Varsak , Kacar… aşiretleri yiğitleri, gazileri , alp erenleri; kadını, çocuğu ve yaşlısıyla bütün baskı , katliamlara rağmen yerlerini yurtlarını terk etmişlerdir. Bu gün silahlı Kürt aşiretlerinin yerleştirildiği Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da topraklarını bırakıp başka bir dünyanın mümkün olduğu bilinciyle şahlarına koşmuşlardır.

Dipnotlar:

1)    Eski Türklerde sözlü edebiyatın masal anlatıcılarına verilen ad.

2)    Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu Mehmet Yaman şu kaynaklardan aktarıyor;  Safevilerin Kökenine Dair Mirza Abbaslı /  John E. Woods Akkoyunlular Milliyet 1993 / mezhepler ve Tarikatlar Tarihi Enver Sehnan Şapolyo İstanbul 1964

3)    Mirza  Muhammed Ali Terbiyet’in Danişmendan-ı Azerbaycan’ndan  aktaran , Safevilerin Kökenine Dair/ Mirza Abbaslı

4)    Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu Mehmet Yaman İstanbul 1994 s.33 de Abbaslı age eserinden aktarıyor.

5)    Şah İsmayıl Hatayi Geçme Namerd Köprüsünden, Şerler ve Poemalar Baki Yazıcı 1988 s.10-11

6)    Sadedin Nüzhet Ergun, Hatayi Divanı, s.164 no.166

7)    Abdülbaki Gölpınarlı, Alevi – Bektaşi Nefesleri İstanbul 1963 s.63-82


Kaynak:

1.    Osmanlı Tarihi ,Ord.Prof.Dr İsmail Hakkı Uzunçarşılı

2.    İslam Ansiklopedisi Safeviler Tahsin Yazıcı

3.    İslam Ansiklopedisi, Kızılbaşlık ,Abdülbami Gölpınarlı  

4.    Safevi Devletinin Kuruluşu , Prof.Dr. Faruk Sümer

5.    Şah İsmail Hatayi İbrahim Arslanoğlu Der Yayınları İstanbul 1992

6.    Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu Mehmet Yaman İstanbul 1994

7.    Görmediğim Tanrıya Tapmam (Alevilik-Kzılbaşlık ve Materyalizm) , İsmali Kaygusuz ,Alev Yayınları Ağustos 1996  

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Şah İsmail ( Hatayi) ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right