left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Hrant Dink-Guguk Kuşları Yazdır E-posta
Yazar Dilek ÖZBEK   
Monday, 29 January 2007


                                 HRANT DİNK’in CENAZE TÖRENİ ve

                                                GUGUK KUŞLARI

                                                                    

                                                                    


        Hrant Dink’in cenaze törenine yaklaşık 200.000’in üzerinde bir kalabalık katıldı. Gerçi TV’lar rakamı 10.000’ler biçiminde yuvarlak ifade ettiler; ancak bu ya katılımı muğlak gösterme gayretkeşliğinden, ya da – yakın zamanlara şöyle bir göz atacak olursak - bu denli bir kalabalığın ne 1 Mayıs töreninde, ne Danıştay katliamını protesto gösterilerinde, ne de Sayın Ecevit’in cenaze töreninde; hatta biraz daha geçmişe gidecek olursak, en kalabalık katılımın olduğu kanlı 1 Mayıs 1977’de dahi sağlanamamış oluşunun verdiği “tahmin edememe” belirsizliğini ört – bas etme çabasından kaynaklanmaktadır. Ancak katılım bu düzeydeydi.  


        Bu, bu ülkenin yöneticilerinin, politikacılarının ve aydınlarının mutlaka değerlendirmesi gereken, asla göz ardı edemeyeceği bir durumdur.

        

         Katılımcıların çoğunluğunun Ermeni olmadığı; su götürmez bir gerçekliktir. Çünkü Ermenilerin Türkiye çapındaki toplam nüfusu 100.000 civarındadır.

         “Bu topraklardaki geçmişi 2700 yılı aşan Türkiye Ermenileri, bugün 70.000’i aşkın üyesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor. B üyük çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere 33 kiliseye, ilk, orta ve lise derecesinde 20 eğitim kurumuna sahip olan Türkiye Ermeni Cemaati, ayrıca, hastane, vakıf, dernek gibi çeşitli cemaat kurumlarını da kendi bağışlarıyla ayakta tutuyor.” (www.bolsohays. com / Ermenilerin Kökeni)


       Bu rakamlar; katılımcıların yarısından hayli fazlasının Ermeni olmadığını kanıtlamaya yeter de artar. Katılımcı çoğunluğu Kürt, işçi veya varoş insanları da değildi. Kadın katılımcıların çokluğuna karşın; türbanlıyı bir kenara bırakalım, başörtülü kadın bile hemen hiç yoktu. Üstelik bu bir hayli uzun yürüyüşe katılanların çoğunluğunu; “genç” değil, 45 – 60 yaş arasında bir insan topluluğu teşkil ediyordu. Kısacası bu sessiz, ama kararlı çoğunluk; 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi arkasına saklanmış 24 Ocak Kararları oligarşik hegemonyasının, yıllarca katliamlar, işkenceler, cezaevleri ve sonrasındaki hala çözümlenemeyen her türden hak gasplarıyla ezegeldiği kuşak aydınları ve onların kendileriyle birlikte yıllarca ezilmiş, cezaevi önlerinde coplanmış, yıllarca onlarla aynı mahkumiyeti paylaşmış yakınları, çevreleri gibi görünüyordu. Benim tanımlamamla; tam bir guguk kuşları sürüsüydüler. Ve cenaze törenine; ne Ermeni oldukları için, ne vatanlarını sevmedikleri için, ne şu ya da bu politik amaçla, ne gazeteci oldukları için, ne Hrant Dink’i tanıdıkları, ne de belki bir kez bile olsun Agos Gazetesi okudukları için gelmediler. Yalnızca ve sadece, “Guguk Kuşu” oldukları için ve “saatleri geldiğini” hissettikleri için kendiliklerinden, refleksen, muhteşem bir “kalabalık” olarak geldiler. Gelmeyebilirlerdi, yıllardır hemen hiçbir yürüyüşe de katılmayan, hatta varolan partilere “oy” da vermeyen bir kalabalıktılar çünkü… Gelmeleri, duyarlılıklarındandı. Gelmemeleri mi daha güzel olurdu? Hayır! Gelişleri muhteşemdi! Biz de arkadaşlarımızla birlikte, oradaydık. Ve biz de 12 Eylül sonrası, çoğunlukla “ilk kez” bir yürüyüşe katılmak için dayanılmaz bir istek duyarak oradaydık. Çünkü “geleneksel devrimci” bilinçaltı “refleks”, orada olmamızı emrediyordu; tıpkı, katılımcı kalabalığın çoğunda olduğu gibi…

 

      Kendiliğinden kalabalığın orada oluşu, “sivil – toplumcu” luğun “zaferi” olarak, yürüyüş sonrasında lanse edilmeye çalışılsa da; aslında bu kalabalık “sivil – toplumcu” olmak bir yana; 78 kuşağının en dinamik unsur ve onların çevrelerinden oluşan; 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi ve sonrasındaki 90’ar günlük işkencelerle, 10’larca yıllık hapishane, açlık grevi, ölüm oruçları, tek tip elbise giydirerek kişiliksizleştirme sürecinde ve cezaevi sonrasında en fazla ezilmiş, sonrasında da üzerlerindeki susturma çabası sürdürülmüş, aileleriyle birlikte aynı eziyet ve işkence sürecinin en ağır yara ve darbelerine maruz bırakılmış, bunları yaşadığı için “sisteme” tavırlı ve aslında bu tavrından “yeterince” taviz vermediği için “piyasa” örgütlenmelerinin hiç birine de “dahil” olmamayı tercih edip, kendi tercihlerini de kendi “içine gömmüş”  78 kuşağı “geleneksel devrimcileri” ve onların, bu yaşanmışlığa tepkili aile ve çevre, eş – dost – ahbaplarıydı. Onlar, “sivil – toplumcu” oldukları için değil; “çete”lere ve “pusu”lara bürünmüş, “kardeşi kardeşe kırdıran” sahtekarlara, “ulusalcı” ve “Atatürk” maskeli sahtekarlara onay vermedikleri için meydanlardaydılar. Tercihleri “sivil – toplumcu” olduğu için değil, “ulusalcı – kafatasçı – Kızılelmacı” olmadığı için oradaydılar.


      İdeolojik olarak çok iyi tanımlayabilseler de, tanımlayamasalar da; yıllardır “Kürtler”, şimdi de “Ermeniler” olarak sürdürülen bu “ulusalcı” maskeli “kanlı” bölme sürecinin, ülkelerini uçuruma, Yugoslavya olmaya, Irak’ta ve Orta – Doğu’da “savaş” a sürükleyeceğini refleksen bu kez daha da kuvvetle hissettikleri, bu olaya sahip çıkmazlarsa, yeni provokasyonlarla tırmandırılacağını algılayabilecek zeka, birikim ve duyarlılığa “ululsalcı” geçinenlerden çok daha fazla sahip oldukları için oradaydılar. Ve her türden provokasyona

( biri: ulusalcı – cuntacı, diğeri: Avrupa – Ermeni çizgisi) karşı oldukları, refleksen de olsa, tehlikeyi hissederek, durdurmak istedikleri için oradaydılar. Ve orada olmaları iyiydi; çünkü amaçlarına da ulaştılar.


      Öldürülen de “sivil – toplumcu” değildi. Geçmişte devrimci yapılanma içinde bulunmuş, sonrasında, hiçbir “örgüt” ya da politik oluşumu (haklı olarak) benimseyememiş ve kendisi Ermeni olduğu için, kendi meselesine sahip çıkması son derecede doğal olan, üstelik bunu yaparken hiç de “ulusalcı” çevrelerin iddia ettiği gibi “Ermeni ulusalcılığı” biçiminde yapmamış birisi; gene bir 78 kuşağı devrimcisiydi. Aynı zamanda çocukluk aşkı olan sevgili eşinin yazdığı ve yürüyüşün başında okuduğu harikulade mektubun sonunda dediği gibi:

                                      “ Sevdiklerinden ayrıldın,

                                        Çocuklarından,

                                        Torunlarından ayrıldın,

                                        Burada seni uğurlayanlardan ayrıldın,

                                        Kucağımdan ayrıldın,

                                        Ülkenden ayrılmadın!”  (Agos Gazetesi / sayı 565)


       “Sivil – toplumculuk” bunu ne kadar kendi kalabalığı ve “Batı” talepli bir kalabalık olarak göstermek isterse istesin; emperyalist – kapitalist sisteme bağlı olarak sistemlice tırmandırılan “bölücü” provokasyonların tırmandırılmasının da “tek tedbiri” idi. Bu katılımla onlar; “sivil – toplumcu” ve “ulusalcı”; her ikisi de son duruşmada aynı emperyalist – kapitalist sistem kapısına çıkan ve birbirine saldırıp kışkırtarak “çatışma” ortamının zeminini hazırlamak isteyen her iki çizginin de gitgide tırmandırmakta olduğu “çatışma” ve “seri cinayetler” ortamını, yeni bir kardeş kavgasını istemediklerini, onun yerine “demokrasi” ve eşitlikçi bir toplumda beraberce yaşamak istediklerini; bu çerçevede “ulusalcı” camianın  yeniden tırmandırmak istediği kanlı “faşizan” yönetime karşı, “omuz omuza savaşmaktan” kaçınmayacaklarını ifade etmek için “yığınla” oradaydılar.

 

    “Pusu” ve “linç” kültürünün mafyalaşmış “çeteci” çirkefliği, ne kadar “geleneksel devrimci” değilse ve bugün “ulusalcılık” adına eline silah alıp, kalleşçe (fikrini beğenelim, beğenmeyelim) aydın insanları öldürenler; nasıl hiçbir türden zerrece “geleneksel devrimci” falan da değil, apaçık şerefsiz ve ruhsuz birer “mafya” unsuru “kiralık katil” den bir adım bile ötede değillerse, “sivil – toplumcu” ymuş gibi gösterilmeye çalışılan bu kalabalık da, sanıldığının tersine; o denli “geleneksel devrimci”dir. Hrant Dink; bu “sivil – toplumculuk – ulusalcılık” çatalında vurulmuş bir “ devrimci bir şehittir.  

    Kökeninde ülke içi ve dışı aynı emperyalist – kapitalist sistem konseptleri olan ve birbirine karşı kışkırtılarak kırdırılmak, yeni bir kardeş kavgasına çevirilmek istenilen her iki konsepte de karşı çıkmak başka bir şeydir, bu konseptlerin şu, ya da bu anaforundan etkiler almış da olsalar, her iki konseptten de etkilenen aydın insanlarımızın vurulmasına karşı çıkmamak da ayrı bir şeydir. Bizim tutum alışımız, şahıslarla veya etnik kökenleriyle ilintili değil, bu iki konseptin kendisiyle ilintilidir. Şayet bu iki konsept insanlarını birbirine karşı kışkırtma ve kırdırtma “provokasyonları” yarın tırmandırılacak olursa; perde gerisindeki “konsept organizatörleri”, bu kez de “ulusalcı” cepheden bir aydına “suikast” yapabilirler. Bu konseptlerin her ikisi de bir diğeri kadar “emperyalist – kapitalist” sistem organizatörlerine bağlıdır.

    Hiç unutmayalım; “resmi tarih” kitaplarında Birinci Dünya Savaşının, bir Emperyalist Pazar Paylaşım Savaşı olduğu “nedense” (!) asla söylenmez ve denir ki; “Bir Sırp delikanlısının Avusturya – Macaristan İmparatorluk veliahtını öldürmesi üzerine başladı.” Sınıfsal temelinden koparılarak “tarih” e de, “güncel” olaylara da bakıldığında görülecek olan şey başkadır, sınıf penceresinden bakıldığında ise başkadır. Bu bilincin ortaya konulamamış ve kitlelere ulaştırılamamış oluşu; bu her iki temelde “aynı”, görünürde birbirine “zıt” konseptten etkilenmeleri de beraberinde getirmiştir. Hrant Dink’in ölümünden; bu iki yanlış konsept kadar, bu iki konseptle de bakmamayı savunan bizler de sorumluluk sahibiyiz. Bu nedenle de orada olmamız gerekiyordu.


      Yürüyüş organizasyonunun başındakiler “sivil – toplumcu” kesimlerdi ve dolayısıyla atılan sloganlar, bu katılımcı kalabalığının gerçek fikir ve duygularıyla örtüşmüyordu. Zaten bu nedenle de “sessiz” kalmayı daha uygun buldular kendilerine… “Cenazeye saygı” çerçevesinde dağıtılan dövizleri taşıdılar, hiçbir taşkınlık da yapmadılar. Yalnızca “var” dılar ve heybetli, kararlı bir kalabalık olarak “orada”ydılar.


     Yasaklara, baskıcı yönetimlere, cinayet ve katliamlara, etnik olan – olmayan her türden kardeş kavgasına, faşizan yönetimlere, onun ifadesi biçimindeki asker – sivil yönetim modellerinin sağlı – sollu, derin – yüzeysel her türüne, Irak’ta, Lübnan’da, ya da dünyanın başka herhangi bir yerinde emperyalist – kapitalist çıkarlar doğrultusunda savaşa sürüklenmeye karşı oldukları, genç insanların, şu ya da bu biçimde ellerine silah tutuşturan “çeteci” zihniyeti, hangi maskeye bürünürse bürünsün, artık bu ülkenin yaşamından tamamen çıkartmak istedikleri için de oradaydılar.


     Kuşkusuz 12 Eylül’den beri süregelen Amerikancı yönetim tarzı, onu bu noktaya sürüklemiş bulunuyor. Ancak bunun tersini bu insanlara ulaştırabilecek bir “bilinç” de üretilememiş, üretilenin de daima yolu kesilmiş, topluma aktarılması engellenmiştir. Bütün bunlar, bu ülkedeki asker – sivil, yöneten – yönetilen her tür kesimden herkesin “başını önüne koyup düşünmesi gereken konulardır. Aksi taktirde, tezgahları kuran emperyalist – kapitalist sistem güçleri; oyunlarını oynamaya, tırmandırmaya ve bizi dünkü gibi birbirimize karşı kırıdrmaya devam eder. Her türden gerçeklerin üzerini örtmek ve yok saymak, kendi geçmişiyle gerçek anlamda yüzleşmekten kaçınarak baskıcı – yasakçı tutumlarla, bilimsel metod ve dürüstlükle geçmişimizle yüzleşmekten kaçınmak da, yaşanmış gerçeklerin üzerini “kedi pisliğini örtmeye çalışır” gibi ört – bas etmek de, şeffaf olmayan yaklaşım ve davranışlar da; bugünün internet ortamına sahip dünyasında asla tutmamaktadır. Bu nedenle “bilimsel” olunmalı ve toplum bir “ortak akıl” etrafında buluşturulmalıdır. Bundan başka da kurtuluş yolumuz da yoktur.


    Bugün; her zamankinden fazla “bilinç kurmaylığı” na ihtiyaç vardır. Her iki konsept de finans oligarşisinin elindeki “medya” ve “kültür” araçları vasıytasıyla ortama çok hızlı ve yoğun bir biçimde enjekte edilmeye çalışılmakta, öncelikle yoğun bir biçimde ciddi bir bilinç kırılması yaratılmaktadır. Bu nedenle toplumsal bilinç kurmaylığına da, bunun gerçek çabasına da, her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Okuyanlar da; yazılanları bir “bütünsellik” içerisinde ve duyduklarını, basından izlediklerini “sorgulayarak” ve “irdeleyerek” değerlendirmeli, bu medya kartelleri ve kartel medyasının asıllı – asılsız “üfürmeleri” ne dayalı provokasyon amaçlı “dezenformasyon”la yetinme çılgınlığından da vazgeçmelidirler. Bugünkü kuşaklar, bu anlamda bizlerden “şanslı” dırlar. Doğru bir bilinçle kullanabildikleri taktirde, “inter – net”; bilgiye hızla ulaşabilme aracı olarak da değerlendirebilecekleri bir “silah” da olabilir. Ancak öncelikle ahlak ve bilimsel kuşkuculukla sorgulayıcı, ezberci olmak yerine araştırıcı olmayı tercih etmek zorundadırlar.

      

      Yoğun bir emekle “bilinç kurmaylığı” nın önderliğinde “bilimsel” bir “terbiye” nin çabası verilmeli, değeri takdir edilmeli ve topluma ulaştırılmalıdır. Ayrıca hangi etnik kökenden olursa olsun kendi insanının can güvenliğini koruyamayan “hükümet”, derhal Batı’daki örneklerinde olduğu gibi istifa etmelidir. Yüzünü “Batı” ya dönmekten, “oranın birikimlerinden yararlanmak” anlaşılıyorsa; doğrudur, yararlanılmalı ve oralarda bu türden durumlarda “kendiliğinden” gerçekleşen, yetkili makamı işgal edenlerin “istifası” istenmelidir. Yürüyüşte atılması en fazla gerekip de atılmayan slogan da, aslında bu slogandır.  “Sivil – toplumcu” soysuzluk, gene bu cinayetin faturasını, hükümetten ve onun temsil ettiği emperyalist – kapitalist sınıf”tan başka her yere çıkartmıştır. Ve Başbakan, cenaze merasimine katılmadığı gibi, Kızılcahamam’da kendi milletvekillerine, adeta bir “zafer kazanmış” edasıyla “seçim startı” vermiştir. Çünkü bu cinayet ve bu yürüyüş;  “sivil – toplumcu” sol maskeli kesimlerce şu an büründürülmek istenilen haliyle; “Batı”da bu tür durumlarda olabilecek olan refleksin de zıddına, “hükümet partisi”ne “prim” yaptırtmıştır. Bütün yaygaranın amacı da budur medya açısından. Oysa Hrant Dink, bizim insanımızdır. Öldürenler ise, üst üste programlarla kanını içmeye yeltenenlerdir. Bunun için, bu konular da, Ermeni meselesi de, tarihi ve bugünkü problemleri de “bizim” problemimizdir. Çünkü biz halkız. Çünkü biz Ermeniyiz, Rumuz, Kürdüz, Türküz. Çünkü biz, Anadoluyuz! Her ikisi de bölme amaçlı olan “sivil – toplumcu” ve “ulusalcı” komplekslerin “pusu”suna; yeni “şehitler” verdirtmek de istemiyoruz!

                                                                                                      Bir gün biz kazanacağız!


      


                                   

                                       

                                    


           

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Cenaze organizasyonu hakkında yaptıgınız yoruma katılıyorum hatta;cenaze yerde iken bile yine bu kesimlerin ''Dink'in vasiyeti üzerine'' diye baslayan cumleler ile FIRATI DIZGINLEME konusundaki kararlılık ve kanalize etme calısmalarını görebiliriz.Amac barıscı bir cenaze törenini dediginiz gibi PROTOKOL gecidine donusturmek ve burada bile BIZ YAPTIK tatmini bence.Biz bu insanların arkasında yürümedik ama Hrant'ın yanındaydık ve gizli gözyasları yüregimize döküldü eşi konusurken.Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandası olarak da Hrantla ve Hrantlarla aynı topraklarda yasamaktan duydugum mutlulugu Hrantın cenazesinde haykırmak icin oradaydık.
TARIHI EGEMENLER YAZARLAR ve bu sözde herkesin tarihi olur,burada önemli olan dediginiz gibi neden-sonuc iliskisidir.Teknolojiyi (internet)de kapitalistler,toplum faydalansın diye degil uyutulsun diye kullanmaktalar bence.Örnegin evlerimize giren tv,bilgisayar,kullandıgımız cep telefonları (vb.)fayda sonuc iliskisi kapsamında degerlendirildiginde kanımca TOPLUMLARIN AFYONU olarak kullanılmakta.Görevimiz ise bu düsünceyi yıkarak teknolojiyi toplumun yararı yolunda
nasıl kullanabilirizi yaratmak olmalı.
Kusatılmıslık mevcut yasamlarımızda ulusal veya uluslararası..Kusatanlar kim ve amacları neler?Analiz sonrasında gercek dunyayı ulkemızde anlatabıldıgımız olcude HALKLARIN KARDESLIGI ve SOMURUSUZ BIR DUNYA dusuncesine hizmet edebilecegız.
Elinize saglık!!!
Gönderen tuna on Tuesday, 30 January 2007 at 7:17

Kim bu sivil toplumcular? Bana lutfen bir ornek verin? Kim bunlar ve bu kadar cekinilecek, korkulacak neler yapmislar?

Bu ulkeyi sivil toplumcu dedikleriniz mi bugunlere tasidi? Hrant'i sivil toplumcu dedikleriniz mi katletti? Ya digerlerini?

Elbette, toplumda birtakim sivil orgutlerin bulunmasi dogaldir. Eger, demokrasiden bahsedecekseniz, yani su bildigimiz alalede burjuva demokrasisinden, sivil toplum orgutleri gereklidir, olmazsa olmazdir, ustelik sinifsal konumlari da vardir. Bu baglamda, partiler, sendikalar, isci, ogrenci, meslek orgutleri, diger orgutler yer alirlar ve hem kendi uyelerinin, ya da siniflarinin cikarlarini savunurlar ya da bir sekilde iktidar mucadelesi yaparlar. kapitalist ulkelerde de bu tur orgutlerin gucu tartisilmaz. Ha, bu utr orgutlerin isine is adamlarinin, ya da sermaye sahiplerinin ya da etnik topluluklarin orgutleri de girer. Bu kacinilmaz. Bu tur orgutlerin cikarlari cogu zaman birbirinin uzerine oturur ya da kesisir.

Turkiye'de birakin bu tur orgutlenmeyi dogru durust parti orgutlenmeleri dahi olusmamistir.



Bazi orgutleri ve insanlari bu sekilde elestirmek, gunu, gelisen toplumsal yapiyi ve gercekten zamani anlayamamaktir. Sizin derdiniz 'orgutler disaridan para, yardim ya da lojistik destek aliyor' muhabbetidir. benzer orgutlerin birbirtlerini desteklemesinde ya da eger varsa birtakim olanaklarin kullanilmasinda hicbir sakinca yoktur. Niye olsun ki?

Bunun disinda Hrant'in cenazesi icin yapriginiz tespitlere katiliyorum. Bu protesto 78 lilerin urunudur. 78 li lerin, komunistlerin olayidir. Isterlerse neleri yapabileceklerinin ilk gosterisidir. Sevgili Hrant buna vesile olmustur.
Gönderen Umit Onder on Monday, 29 January 2007 at 6:02


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 2 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Hrant Dink-Guguk Kuşları ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5471759
Syndicate
 
left
Top! Top!
right