left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Rahmi Yıldırım arrow Hrant'ın Katilleri ve Dostları
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Hrant'ın Katilleri ve Dostları Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Saturday, 27 January 2007

HRANT'IN KATİLLERİ VE  DOSTLARI
Birbirine düşman edilmiş, 1915 boğazlaşması nedeniyle “biri travma diğeri paranoya” içindeki iki halk arasında geleceğin barışı için çırpınan, travma ve paranoyayı Türkiye’ye yönelik emperyalist senaryoların etkisinden azade bir çözüme kavuşturmak için mücadele eden, kalbi solda atan  Hrant Dink yok artık.

Türkiye, Hrant gibi bir evladının yokluğunu duyumsadığında daha çok acı çekecek.

Daha önemlisi, eşi ve çocukları artık sabah kahvaltısında, akşam yemeğinde en sevdikleriyle birlikte olamayacaklar. Karısı kocasına, çocukları babalarına sarılamayacaklar. Doğup büyüdükleri ülkenin sokaklarında “güvercin ürkekliği” içinde de olsa, yağmur altında birlikte ıslanmayacaklar. Karısı ve çocukları, tabanı delik ayakkabıyla dolaşan Hrant’tan özel günlerde çam sakızı yetim armağanı hediye alamayacaklar. Gerçek dostları Hrant’la yarenlik edemeyecekler artık.

İnsanların, emekçilerin, halkların dostu Hrant Dink, artık toprak altında.

Cenaze töreni görkemliydi,  Hrant’ın barışçılığına yakışan bir olgunlukta geçti.

Türkiye’nin vicdanını temsil eden yüz bin kişi, kulaklarında “Sarı Gelin” türküsü, dillerinde “Hepimiz Hrant’ız. Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıyla Hrant’ın tabutunun ardından yürüdü.

Yürüyüş, farklı kimlik ve düşünceye hayat hakkı tanımayan faşist zihniyete, Türkiye’nin üzerine çöken lanetli atmosfere karşı, halklar arasında kardeşliğin ayağa kalkışıydı. Hrant, sağlığında gerçekleştirmeye çalıştığı kardeşleşmeyi, cenazesinde bir parça gerçekleştirebildi.

Hrant’ın eşi Rakel, yürüyüşçülere “Katil de bir zaman bebekti. Bir bebekten bir katil yaratmayı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim” diye seslenirken, maktul eşine yakışan, acılardan süzülmüş olgunluk içindeydi. Dahası, Türkiye’yi içten içe çürüten hastalığa en çarpıcı teşhisi koymaktaydı.

Yüzbinlerin Hrant’ı sahiplenmesi, Türkiye adına umut vericiydi. Cinayetin Türkiye’ye sürdüğü leke bir parça silindiyse, onların yüzüsuyu hürmetinedir. Ne yazık ki Türkiye’nin tamamını temsil etmiyorlardı.

 

Vicdan yürüyüşüne mankurt yorumlar
Vicdan yürüyüşü, kendisi gibi olmayana katil üreten faşist iklimden Türkiye’nin arınabileceği  umudunu yelpazeledi. Ne ki, Hrant’ın soydaşlarının hapsedildiği ürkekliği hafifletmeye, kalplerini güven duygusuyla rahatlamaya yetmedi.

Bu zehirli iklimin aşılması umudunun önündeki engelin nasıl muhkem olduğu zaten biliniyordu, yürüyüşün hemen ardından bir kez daha anlaşıldı.

Umut, daha cenaze ortadayken, “Biliyorduk zaten Ermeni olduğunuzu, hepimiz Türk’üz, hepimiz Müslümanız, hepimiz falancayız” barikatına çarptı. “Ne mutlu Türk’üm diyene” vurgusuyla da, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına hakaret edildi.

Bir hayat söndükten sonra bile empatik olamayan, “Hepimiz Ermeniyiz” çığlığının bir empati olduğunu idrakten yoksun, empatik idrak şöyle dursun içten içe “cezasını buldu” diye sevinen, Kurtlar Vadisi’ne Susurluk Ovası’na özgü mankurtça bir Türklük, daha doğrusu Türkçülük… Öylesine yaygınlaştı öylesine kitleselleşti ki, Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP bile bu zehirli havayı solumakta. Tanrı Türk’ü hakikaten korusun, esirgesin!

Oysa, benzer konumda bir Türk öldürülse, Hrant, “Hepimiz Türk’üz” diye çığlık atardı. Görmek istemediler O’ndaki kardeşleşmeyi. İnadına, “güvercin ürkekliği”ne mahkum ettiler ve nihayet daha dün anne kucağındaki katile vurdurdular…

Bir bebeği daha yetişkinliğe adımını atmadan katilleştiren zehirli atmosferi dağıtma umudu, kimisinin eli tetikte  milyonlarca taş yüreklinin siperde beklediği barikata çarptı.

Barikatın gerisinde sıradan milyonların yanı sıra parti liderleri, kanaat önderleri, stratejistler, analistler, yetkililer, yetkisizler, medya mensupları…

Milliyetçisi dincisi, liberali devletçisi, kolektif cinayeti yorumlarken, zehirli atmosferi temizlemek yerine cinayet günahını kendilerinden uzaklaştırma hesabı içindeler:

“301’inci madde olmasaydı öldürülmeyecek miydi?” (CHP tepkisi)

“Amatörce işlenmiş bir cinayet. Arkasında ideolojik örgüt yok.”

“Örgüt yok, milliyetçi duygular var.”

“Yo yo, yanlış oldu, örgüt oluşumu yolunda çete var.” 

“Türkler madem milleti sadıkayı katletmek istiyordu, niye yüzyıllarca beklemişler? Demek ki soykırım yapmamışlardır.”

“Ermeni diasporası ile ters düştüğü için vuruldu.” 

“ABD vurdurmuştur. AB de vurdurmuş olabilir. Türkiye’yi istikrarsızlaştırma ve bölme senaryosunun parçasıdır.”

Cinayeti solculara, komünistlere yıkan henüz çıkmadı. Çıkarsa, ona da şaşmamalı.

Gazeteci Metin Göktepe 1996 yılının ilk günlerinde polis nezarethanesinde dövülerek öldürüldü. Cinayet saklanacak gibi değildi; ama, Metin Göktepe cinayetini bile komünistlere yıkmaya kalkan çıkmıştı.

Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü ve öteki yetkililer yutturma yarışı içindeydiler:

- Sandalyeden düşüp ölmüş. Allah rahmet eylesin!

- Yo yo, sandalyeden düşmekle adam ölmez; rahmetli Metin duvardan düşmüş.

- Yanlışınız var, duvardan da düşmemiş, Metin kafasını duvara vura vura intihar etmiş…

Yetkililerin yalanını kıdemli bir gazeteci(!) de propaganda fırsatı saymıştı:

“Bu kadar sistematik çalışan bu sol örgütler, toplumda provokasyonları artırmak için Metin Göktepe’yi feda etmiş olamazlar mı?” (Altemur Kılıç, Türkiye, 16 Ocak 1996)

 

Cinayete ilişkin yorumlar dizi dizi. En çok da, Hrant’ın “Türk’ün kanı pistir, zehirlidir” dediği yalanı. Okuduğunu anlamaktan aciz taşkafalılık örneği. Bundan sonra da anlamazlar. Kendi ülkesinde “güvercin ürkekliği” içinde nefes alamaz duruma gelmenin ne olduğunu hiç anlamazlar.

Sonra, (“Hepimiz Ermeniyiz” diyenler, zaten biliyorduk öyle olduğunuzu, niçin ‘hepimiz Mehmetiz’ demiyorsunuz? Hangi şehidin cenazesine katıldınız, Ermeni Hrant kadar değerleri yok muydu?”) söylemiyle ASALA saldırılarından, PKK ile savaştan gelen “şehit” tabutları üzerinden üste çıkma kurnazlığı…

Şehit tabutları üzerinde kanat çırpıyor görünüp zenginler sofrasının artık kemiklerine pike yapan mankurt “akbaba”ların alışılmış arsızlığı…

Cansız bedenler üzerinden popülist siyasetin eseri vicdan ve beyin zaafiyeti içinde, bir acının karşısına farklı türden başka bir acıyı cıkarmak, acıda seçici davranmak hamlığı…

Bilmek istemezler, onlarca yıldır nice Oğuz Parpaloğlu’nun “şehit oluyorum” diyerek ailesinden helallik istemesinin, Uzman Çavuş Ramazan Kurumeydan(lar)’ın Kürtçe ağıtlarla son yolculuğuna uğurlanmasının, kimi zaman kardeşlerin, amca oğullarının, teyze çocuklarının birbirlerini “şehit” etmelerinin, “ölü ele geçirmelerinin” yüreklerde nasıl bir ortak acıya yol açtığını.

Anlamak istemezler, şehit annesi Ayfer Yüzgeç(ler)’in “Vatan sağolsun demiyorum. Evladımı, vatana feda etmiyorum. Çünkü devlet benim oğlum için birşey yapmadı. Devlet büyüklerinin de çocuklarını doğuya göndersinler. O zaman anlarlar bizim acımızı” çığlığındaki açık isyanı, öfkeyi.

İsyan etmek gelmez içlerinden vatan uğruna şehitliğin sadece emekçilerin, yoksulların çocuklarına ait bir “imtiyaz” olmasına.

Sorgulamazlar hiç, “Şehitlik vatan için mi holdingler için mi? Sermaye holdinginin  kârı yüzde 165 artarken, emekçilerin taksit taksit yüzde 10 artışa talim ettirildiği bir ‘vatan’ uğruna mı şehitlik?” diye.

Bilmek istemezler, anlamak istemezler, sorgulamazlar, isyan etmezler… Sadece, kolektif acıyı tek kendilerinin yaşadığı sanrısıyla acıda seçici davranmayı bilirler…

Acıda seçici davranmakta yalnız değiller. Kimisi de, yalnızca İsmailağa Camii’ndeki cinayetin acısını biliyor sadece. Hrant yürüyüşünü “İslam karşıtı gösteri. Bunlar Hıristiyan olmuşlar. Hıristiyan bir ülke ile savaşa tutuşsak onların yanında yer alırlar” diye karalarken, “Hepimiz Bayram Ali Hocayız diyebilir misiniz?” sorusunu ihmal etmiyor.

Çifte standarda dikkati çekmek, empatiye davet etmek kaygısı değil. Kara mizah bile sayılamayacak sığlıkta, Maktul Hoca’nın cemaat içi hesaplaşmanın kurbanı olduğunu saklamaya yönelik ucuz bir demagojiden ibaret.

Hrant’ın ardından vicdan yürüyüşüne yorumlar dizi dizi ve nihayet yobazlığa fetva:

“Gayrimüslime rahmet okumak caiz değil.”

Amerikan dizisinde senaryo icabı ölen yakışıklı adam için Türkiye’de bir camide mevlit bile okutmak caiz, Hrant için rahmet okunması caiz değil!

Tanrı bu fetvaya razıysa, eksik olsun rahmeti merhameti.

Bu dünyada zalimlere karşı çaresiz bıraktığına, kendi adına işlenen günahlara ve zulme kayıtsız kaldığına göre, öbür dünyada rahmet etse ne olur etmese ne olur!

 

Hrant’ın katilleri

Hrant, etnik kimliğinden ve iki halk arasında geleceğin barışını inşa etmeye çalışmasından ötürü hedef seçilmiş, bu yüzden Türk ve Ermeni ırkçılarının boy hedefi haline gelmişti.

Bir özelliği daha vardı Hrant’ın, kalbi solda atıyordu. 12 Eylül döneminde işkenceden geçmiş, hapis yatmıştı.

Hrant’ı daha dün anne kucağındaki bir yeni yetmenin vurduğu açıklandı. Ne ki, katil cinayeti tek başına işlemedi. Hrant kolektif bir cinayete kurban gitti.

Hrant, yıllara yayılan kolektif bir çabayla, her gün yavaş yavaş hedef yapılarak öldürüldü.

Kolektif cinayette herkesten fazla dahli olan kimi failleri tek tek sıralamak gerekirse:

- Gençlik yıllarında birlikte askere gittiği arkadaşları yedek subay çıkarken, sabıkası olmadığı halde omuzlarına rütbeyi çok görüp “sakıncalı piyade” yapanlar.

- Sabiha Gökçen’le ilgili haberinden sonra Dink’i makamına çağırarak hem ihtar eden hem gözdağı veren yetkililer.

- Yasalardaki 301 ve benzeri maddelerle demokrasiye tuzak kuran devlet ve hükümet.

- Kurulan tuzaklara “Avrupa’da da var” demagojisiyle sahip çıkan muhalefet.

- Ermeni sorunu konusunda farklı görüşleri “Milleti arkadan hançerliyorlar” diye karalayarak toplumsal linç provalarına çanak tutan hükümet üyeleri.

- Yazdığı yazıyı anlamak acizliği içinde “Türklüğe hakaret” iddiasıyla şikâyetçi olan, bununla yetinmeyip mahkeme kapısında linç etmeye çalışan ırkçı barbarlar.

- Şikâyeti ciddiye alıp Dink’i yargılayan, şikâyetçi güruh gibi yazıyı okuyup anlamaya karşı dirençli, Orhan Pamuk ve Elif Şafak’a gösterdiği esnekliği Dink’ten esirgeyen  hukuk sistemi.

 - Ölümle tehdit edildiğini savcılığa bildirdiği halde, korunması için önlem almayanlar.

- Tetikçi çocuğun memleketindeki katil üretme çiftliklerine seyirci kalan yetkililer.

- Önceki benzer cinayetleri aydınlatmakta aciz kalan hükümetler.

 

Liste daha da uzatılabilir. Ne kadar uzatılsa yine de eksik kalır.

Hrant, çok failli bir cinayete kurban gitti. Bu çok failli cinayet vasatında, birçok cinayet hâlâ karanlıkta. Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması için verilmiş namus sözü de hâlâ ortada duruyor.

 

Hrant’ın “dostları”
Tabanı delik ayakkabılarıyla kaldırıma serilen Hrant artık toprak altında.

Hrant’ın katilleri belli. Ya dostları?

Meğer ne kadar çok seveni dostu varmış.

Cinayetin ardından “Hrant benim dostumdu, arkadaşımdı, şurada birlikte yemek yedik, burada birlikte keyif çattık” diye yazan ne kadar çok arkadaşı çıktı.

Hrant’ın ardından çok şey yazdılar, bir şeyi özenle gizlediler: Hrant’ın sol kimliği.

Gerçek dostları bağışlasınlar, ne kadarı samimi dost, kuşkuya düşmemek olanaksız.

Günlük hayatı paylaşmışlar, ailecek görüşmüşler. Ama Hrant, on gündür gazetesinde “Beni öldürecekler” diye feryat etmiş. Ölümle tehdit edildiğini onbir ay önce savcılığa bildirmiş. “Sokakta yürümekten ürkecek kadar” bu tehditlerden bunaldığını yazmış.

Gazetesinde yazdıklarını, savcılığa bildirdiklerini herhalde dostlarıyla da paylaşmıştır. Ne ki, cinayetin ardından yazan “dostları”, Hrant’ın feryadını ancak öldürüldükten sonra köşelerine ekranlarına taşıyorlar. Aralarında genel yayın yönetmenleri de var, biri bile gazetesinde, ekranında manşete çekmemiş feryadı.

Birçoğunun Başbakan’la, bakanlarla yediği içtiği ayrı gitmez. Anlaşılıyor ki, biri bile Başbakan’a söylememiş Hrant’ın aldığı ölüm tehditlerini? Başbakan şöyle böyle ama Hrant’a yönelik öldürme tehditlerine seyirci kalmazdı herhalde. Ne ki, “dostları” oralı olmamışlar.

Hrant Dink, can derdine düşmüşken ortada olmayan “dostları”, cinayetten sonra baş roldeler.  Ne dostlarmış ama!!!

Popülizm diye hep sıradan insanları aşağılarlar. Bu da entelektüel popülizm olsa gerek. Yetmezmiş gibi bir de cinayetin ardından ekranlarda, köşelerde, cenaze kortejinde entelektüel rant devşirmektedirler. Romantik işportacı dostu herhalde yakında belgeselini de çekip pazarlar.

Gerçekten Hrant’ın dostları mıydılar, Hrant mı dostlarını seçmekte pek isabetli davranmadı, yoksa Hrant nesli tükenen türden herkesin dostu muydu? Gerçek dostlarına sormalı bu soruyu.

Oysa yakın dostu olmaları da gerekmiyordu Hrant’a kol kanat germeleri için. Gazetecilerin, aydınların sıkça öldürüldüğü bir ülkede yaşıyor olmanın deneyimiyle, hiç değilse mesleki dayanışma duyarlılığı gösterebilirlerdi. Köşelerinde yazmakla kalmayıp, ondört yıl önce bir gazetecinin yaptığı gibi doğrudan Başbakan’a da söyleyebilirlerdi. 

 

“Aziz Nesin cinayetinin failleri yakalandı mı?”
Henüz Madımak katliamı olmamış. Madımak katliamına dört ay var. Aziz Nesin hayatta ama, hakkında ölüm fetvası çıkmış. “Cuma” isimli bir dergi, fetvayı kapaktan duyuruyor. Aziz Nesin koruma altına alınmadığı gibi silah ruhsatı başvurusu da sümenaltı ediliyor. Uğur Mumcu öldürüleli bir ay ancak olmuş.

Tarih: 28 Şubat 1993

Yer: Başbakanlık

Konu: Başbakan Süleyman Demirel’in aylık olağan basın toplantısı.

Başbakan son bir aylık icraatını anlatmış, sıra soru yanıt bölümüne gelmiş.

Başbakan’a sorular, bir süredir artık yazılı olarak önceden veriliyor.

Başbakan soruları yanıtlamaktan yana hayli cömert, hiçbir soruyu geri çevirmiyor. Önce soruyu okuyor, sonra yanıtını veriyor.

Gündeme ve Uğur Mumcu cinayetine ilişkin soruları yanıtladıktan sonra Başbakan Demirel, sona sakladığı soruyu okuyor:

“ANKA Ajansı’ndan Rahmi Yıldırım. (Sayın Başbakan, gelecek basın toplantılarınızın birinde muhtemelen ‘Aziz Nesin cinayetinin failleri yakalandı mı?’ diye sormak durumunda kalacağız) diye bir soru var.”

Sorudan rahatsızlığını belli eden Başbakan’dan yanıt:

“Valla, fevkalade üzer beni. Ağzınızdaki lafı yel alsın. Tedirgin olmaya gerek yok. Bir cinayet şebekesinin bulunduğu mâlum. Böyle bir şeyi düşünmek bile akıldan geçmez. Siz düşünmezsiniz; ama, ya böyle bir şey olursa? Bu faraziyeden hareketle ne tedbir bulabilirsiniz, ne çare? Herkes hukuk sisteminin güvencesi altındadır. Onun için falancayı hedef gösterir gibi bir soruyu yakışıklı bulmadım.”

Yanıt bu kadar ve Başbakan kalkmaya hazırlanıyor. Soru sahibi gazeteci el kaldırarak, “Sorumun tümünü yanıtlamadınız Sayın Başbakan” diye üsteliyor, sorusunu, Başbakan’ın okumadığı sorularla birlikte yineliyor:

“Aziz Nesin’in öldürülmesi için açık çağrı yapılıyor. Bu tehditler karşısında ünlü yazar devletçe koruma altına alındı mı? İran kaynaklı tehditler konusunda İran hükümetinin dikkati çekildi mi?”

Başbakan Demirel hayli sinirli. Manevi evladı Devlet Bakanı Cavit Çağlar, gazeteciye kin ve nefret dolu bir bakış gönderiyor. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de gazeteciye hayli sitemkâr bakıyor. Başbakan Demirel, son sözlerini söylüyor:

“Her ikisine de cevap verme imkânım yok. Filanca adamı korumaya alın diye ben tayin etmiyorum. Güvenlik makamları bir değerlendirme yapmış ve mutlaka gereğine tevessül etmişlerdir. Yalnız, gelecek hafta öldürülürse size ne soralım diyemezsiniz. İnsanın kaderinden de beni sorumlu tutmayın! Türkiye’de her cinayetten hükümet sorumlu olursa işin içinden çıkılmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Cinayet işlenmişse canisi vardır. Canisini bulur götürürsünüz. Cinayet işlenmemesi için tedbir alınır. Almıştır güvenlik makamları. Daha ilerisini söyletmeyin. Devlet görevlilerinin birçoğuna hergün tehdit mektupları geliyor. Burada durayım. Daha ilerisini söyletmeyin!”

Basın toplantısı bitti. Ertesi gün gazeteler, Başbakan’la gazetecinin tartışmasını ayrı bir haber yaptılar. Bu tartışmanın etkisi oldu mu olmadı mı bilinmez, Aziz Nesin’e silah ruhsatı ve koruma görevlisi verildi. Aziz Nesin iki yıl daha yaşadı. Bu sorudan sonra gazetecinin işyerinde ne gibi bir sıkıntıyla karşılaştığı ise önemli değil.

Bugün ise “dostları”, Hrant’ın can derdine düştüğünü öldürüldükten sonra köşelerine ekranlara taşıyorlar. Bir de ölüsünün üzerinden entelektüel rant devşirme ahlaksızlığı içindeler.

Hrant cinayeti mukadder değildi. Koruma altına alınması için gazetecilerin yazmalarına, Başbakan’a çıtlatmalarına da gerek yoktu. Başbakan kendiliğinden tedbir alabilirdi; ama almadı. O da, “Koruma talep etmemişki” mazeretine sığındı.

Başbakan başka türlü de konuşabilirdi. Katilin “Cuma namazını kıldıktan sonra vurdum” sözlerine, ilk sorgudan sonra cebindeki bayrağı öpmesine takılıp, “Bana ‘Müslümanlar ve milliyetçiler cinayet işliyor’ dedirtemezsiniz” savunmasına da geçebilirdi.

Hrant cinayeti durduk yerde işlenmedi.

Hrant’ın katilleri yukarıda sayılanlarla mı sınırlı?

Türkiye, Hrant’ın öldürülmesiyle kalbine saplanan zehirli hançerin farkında mı?

Türkiye, Hrant(lar)’ı yitirmekle neleri tükettiğini duyumsayacak mı?

26 Ocak 2007

 

Konuyla ilgili önceki yazı:

 

HRANT’I  ÖLDÜRMEK
Fransız komünisti Georges Politzer, işgal altındaki ülkesinde Mayıs 1942’de tutuklu olduğu cezaevinde kendisini kurşuna dizen faşistlere “Sizin için de ölüyorum” diye seslenmişti.

Yoldaşı Georges Cogniot anlatıyor ki:

“Kurşuna dizilmeden önce, benim hücremde yirmi dakika geçirmesine izin verildi. Bir yücelik vardı halinde. Yüzü hiç bu kadar aydınlık olmamıştı. Işıltılı bir sükunet içindeydi. Her hareketi cellatlarını bile duygulandırıyordu. Partisi uğrunda, Fransa uğrunda ölmekten ne kadar mutluluk duyduğunu söyledi bana. Özellikle Fransa topraklarında öleceği için mutluydu. Bunun onun için ne denli önemli olduğunu biliyorsunuz.”

Doğup büyüdüğü, ekmeğini yiyip suyunu içtiği, kırlarında çiçek topladığı, sokaklarını arşınladığı, sevdasına ve acısına mekân bildiği, çilesine katlandığı vatan topraklarında nefes alıp vermek ve nihayet öl(dürül)mek mutluluğu salt Politzer’e özgü bir ruh yüceliği değil. Bu ruh yüceliğine sahip nice ilerici devrimci insan gelip geçti bu dünyadan.

Şilili komünist ozan Pablo Neruda da Politzer gibi vatan topraklarında ölmeyi seçti. Marksist Başkan Allende’nin katledilmesi Neruda için de sonun başlangıcı olmuştu. Bir hafta sonra hastaneye kaldırıldı. Meksika Cumhurbaşkanı uçak gönderip aldırmak istedi, Neruda ülkesini terk etmek istemedi. Şair, “Vatanıma ellerim, kulaklarım ve ayaklarımla temas etmeden yaşayamam” diyordu. Nihayet, dostu Allende’den iki hafta sonra Neruda’nın kalbinin durduğu açıklandı.

Nazım Hikmet, Politzer ve Neruda kadar talihli değildi. Hep, terk etmeye mecbur kaldığı vatanın hasretiyle yandı yüreği.

“Bir vapur geçer Varna önünden / uy Karadeniz’in gümüş telleri / bir vapur geçer Boğaz’a doğru / Nazım usulcacık okşar vapuru / yanar elleri…” diye göz yaşı döktü Nazım.

Nazım Hikmet’in kalbi vatan özlemiyle yanarken durdu. Nazım’ın kalbi hâlâ yanıyor.

 

Hrant Dink de aynı ruh yüceliğine sahipti. “Evet, biz Ermeniler’in bu topraklarda gözü var; ama alıp gitmek için değil, gömülmek için” diyordu. İstediği oldu. Cellatları, Dink’e vatanında öl(dürül)mek hazzını bağışladılar.

Son yazısında, kendisine reva görülen 301 eziyetinin nasıl bir işkenceye dönüştüğünü anlatmış, demiş ki:

“Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...

İşte size bedel... İşte size bedel...

İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?

Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?”

 

Sonra, bunca işkenceye karşın vatanına inancını kaydetmiş:

“Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

 

Yazısında, aldığı ölüm tehditlerini savcılığa ilettiğini de kaydetmiş. Savcılığın nasıl bir işlem yaptığını tahmin etmek zor değil.

Bir vali yardımcısı da, yüzüne karşı ölüm tehditlerine aracılık etmiş.

 

Hrant Dink’i vatan bildiği topraklarda katlettiler.

Kim katletti sorusu çokça önemli değil. Stratejistler, analistler, uzmanlar, azmanlar, reklamcılar, kanaat önderleri, politikacılar fazlasıyla söyleyip yazıyorlar.

Dış mihraklar, iç mihraklar, provokasyon, kriminal diplomasi, Türkiye’ye kurşun, hepimize kurşun, Türk düşmanları, Ermeni Soykırımı, Türk ve Ermeni ırkçılarının hedefi, kusursuz cinayet, karanlık cinayet, Cumhurbaşkanlığı seçimi, mükemmel zamanlama, kerinçli kerinçsiz, derin devlet vs…

Hepsi de olabilir. Ne ki, fazla bir anlamı yok. Çünkü, Hrant yok artık.

İki halk arasında geleceğin barışını inşa etmeye çalışan Hrant yok artık.

 

Kim öldürdü sorusu çok önemli değil. Meczup bir milliyetçi de olabilir, Türkiye üzerine oynanan emperyalist oyunların taşeronu profesyonel bir tetikçi de.

Başbakan diyor ki:

“Özellikle bazı ülkelerde sözde Ermeni soykırımı iddialarının gündemde olduğu günlerde bu cinayetin işlenmiş olmasını manidar buluyoruz.”

Ne ki, Başbakan’ın “manidar” sözleri hiç de manidar durmuyor. Ermeni Soykırımı tartışması on yıllardır var. Dink ise dün kurşunlandı.

Asıl manidar olan, Dink’in sağlığında yasal-yasadışı şekilde boğazlanmasıydı.

Asıl manidar olan, hükümetin, parlamentonun ve sözüm ona muhalefetin 301 gibi Türklüğü en adi şekilde aşağılayan bir maddede ısrar etmeleriydi.

Asıl manidar olan, insanı sevmek yerine sözüm ona vatanı sevip faşizmin kulvarında gezinenlerin, farklılıkları kültürel zenginlik diye görmek yerine tehlike diye algılayanların Dink’i boğazlamak istemeleriydi.

Asıl manidar olan sözüm ona umur görmüş “devlet adamları”nın “Biz de ülkemizde çalışan Ermeniler’i sınır dışı edelim” diye kin kusmalarıydı.

 

Kim öldürdü sorusu çok önemli değil. Çünkü, asıl soru, aydın demokrat  ilerici insanların hedef seçilip öldürülmesine elverişli iklimin neden hâlâ hüküm sürdüğü. Bu iklim hâlâ insanlarımızı Azrail’e yem edebiliyor ve sermayenin duayen holding(ler)i 2006 yılının Ocak-Eylül döneminde esas faaliyet gelirini yüzde 111, esas faaliyet kârını yüzde 165 artırabiliyor. Ve yetim yurdunda büyüyen Hrant, tabanı delik ayakkabılarıyla kaldırımda yatıyor.

 

Dink’in katledilmesi, hepimizin boynuna, cehennemlik bir günah yaftası gibi asıldı.

Sonuçta, cinayetin ardından kim çıkarsa çıksın, meczup bir milliyetçi de çıksa, taşeron bir tetikçi de çıksa, günahtan arınmaya yetmeyecek.

Günahtan arınmanın ilk adımı, sağcı solcu, milliyetçi sosyalist, hangi yelpazede olursa olsun, Dink’in ardından topyekun saf tutulması.

Ama, Abdi İpekçi’nin,Uğur Mumcu’nun ardından tutulduğu gibi kerhen değil, samimiyetle.

Zor değil. Yeter ki, Hrant kadar insan olalım.

20 Ocak 2007

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Hrant'ın Katilleri ve Dostları ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right