left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Dilek Özbek arrow Hrant Dink
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Hrant Dink Yazdır E-posta
Yazar Dilek ÖZBEK   
Monday, 22 January 2007

                     ULUSALCILIK – SİVİL TOPLUMCULUK PUSUSUNDA

                                        BİR ŞEHİDİMİZ: HRANT DİNK

      

    Anadolu; tarihi boyunca kavimlerin geçit kapısı olmuş bir topraktır. Bu özelliği ona bir kavimler mozayiği olma ve bunun her türlü zenginliği, her türlü güzelliği ile donanma fırsatı vermiştir. Bütün yer altı – yerüstü zenginliklerimizin arasında bence en olağanüstü olanı; bu ülke topraklarını dünyanın hiçbir başka parçasına değişilmez kılanı da, bu bize ait özelliğimiz ve bunun tarihimize, kültürümüze yaptığı katkılardır. Bu özellik; Türk’üyle, Ermenisi’yle, Rum’uyla, Kürt’üyle, Çerkesi, Arnavut’u, Laz’ı, Boşnak’ıyla; bu farklı kabilelerin dilleri, din ve mezhepleri, inanış ve davranış özellikleriyle bu ülkenin en muazzam, en müthiş bir doğal güzelliği; Anadolu’yu Anadolu kılan şeydir.


      Horasan eren ve alperenleri; ilkel komünal derlenişin son dinsel ifadesi olan Müslümanlığı; kendilerine gelene kadarki sınıfsal bozulması içerisinde değil de; çıkışındaki ilkel komünal özünü, kendi “töreli” toplum komünallikleriyle - şamanlıklarıyla sentezleyerek alıp Bektaşilik – Alevilik olarak yorumladıklarında; attan inmeyen, ok – yay ve matarasından başka mal varlığı olmayan, kızıl börklü ve çarıklı, “özel mülkiyet”e değil, “Beyt – ül mali müslimin”e (topraklar tüm Müslümanlarındır) inanan kandaşlar, ilkel komünarlar idiler.


      Anadolu’ya geldiklerinde tefeci – bezirgan ve derebeyi sınıflılaşmasına uğrayarak çürüyen ve halk mozayiğinin hep birlikte isyan etmekte olduğu bu topraklara, kendi inançlarına uygun olarak bu eşitliği, adaleti ve sınıfsızlığı getirdiler. Buna dayalı kurdukları kolektif toprak mülkiyeti esaslı düzenin adına “dirlik düzeni” dediler. Ve onlar gelmeden önce sınıflılığın altında açlık ve sefalete uğratıldığı için ezilmekte olan farklı halklara da ayrımsızca bu kan kardeşliği sistemini uyguladıkları için; hiçbir farklı kabile halkı, onları “topraklarını işgal eden işgalciler” olarak algılamadı. Onlar da, onları kardeşleri olarak ve hatta kendileriyle adalet ve eşitlik “insanlık taleplerini” paylaşan ve bunu yaşamalarına öncülük eden kardeşleri olarak benimseyip, bağırlarına bastılar. Bunlar içinde en onları seven ve arkadan vurmaya yeltenmeyen halk da Ermeniler oldu. Osmanlı da onları; her iki taraf da sınıfsal bozulmaya uğramadığı kadar el üstünde tuttu, en kilit mevkilere Ermeniler’i getirmeyi tercih etti, onların farklı üretkenlik ve yeteneklerine değer verdi, bundan ülke kalkınması adına güç aldı. O dönemlerde henüz bu iki halk, birbirlerinin en yakın dost ve müttefiki idiler. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında; özellikle çok güvendiği ve yeteneklerini bildiği Ermeniler’in bir kısmını İstanbul’a yerleştirdi. Başkentte onlara ihtiyacı vardı. Gerçekten de mimarlık, sanatın çeşitli dalları, imalatın farklı alanları; Ermeniler’in yetenekli ve üretken oldukları alanlardı.

      Aralarında Mimar Sinan gibi bugün hala daha ülkemizi sembolize eden değerlerin bulunduğu moderniteye çok daha yatkın olan bu topluluk insanları; ülkeye de pek çok değer kattılar. Komünal harç, Türkmenlerle Ermenileri; tarih boyunca kim üzerlerine ne oyun oynarsa oynasın birbirlerinden çözemeyecek denli birbirine bağlamış, kenetlemişti. Bu tarihi gerçeklikler; kan bağı olsun, ya da olmasın; her Türk’ü Ermeni, her Ermeni’yi de Türk yapmaya fazlasıyla yeter de artar. Tek başına Mimar Sinan’ın eserleri bile hepimize, kültürel açıdan bir Ermenilik aşılamaya yeter de artar. Elbette tersi de, Ermeniler için geçerlidir.


      Sonra komünallik gitgide bozuldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde dirlik düzeni bitti, Madam Roksalana’lar, Frenk Beyleri eliyle “dolap” denilen Yahudi tefeci sermayesi, ekonomiye egemen olmaya başladı. İleriki dönemlerde, daha kapitalizm, henüz emperyalist bir egemenliğe dönüşmemişken, pazara hakim olan  tefeci – bezirgan sermaye; devrimci bir gelişim seyri gösterip, üreten bir milli burjuvazi olabilecek dinamizme direk “sınıf” olarak kendisi sahip olabilmek bir yana; ithalata dayalı kompradorluk kolaycılığına saptığı için, yerli manüfaktürel gelişimin de önünü kesilmiş olundu. Bu nedenle bu biçimde gelişen “burjuvazi”, asla ne devrimci, ne de milli olamadı; Batı’dakine benzer bir “modernite”ye de sahip olamadı. Bu; Ermeniler açısından da böyle oldu, Türkler açısından da böyle oldu, diğer halklar açısından da böyle oldu. Hatta bu asalak sınıfsal gelişim seyrinden en zararlı çıkan halk da gene Ermeniler oldu. Çünkü manifaktürel gelişime en yatkın ve yakın halk; dolayısıyla o dönem itibarıyla ekonomik planda “sıçramaya” en müsait, üretkenlik açısından en dinamik halk da onlardı.


      Ancak Batı kapitalizminin metaları; kompradorlar ve acenteler vasıtasıyla ülkeye doluşuverince; henüz manifaktür aşamasındaki yerli sanayi bununla rekabet edemedi. Gitgide emperyalist – kapitalizmin ve onun acentesi kompradorların elinde Osmanlılık çökmeye ve çözülmeye başladı. Bu kompradorların arasında Yahudi olan da, Rum olan da, Ermeni olan da, Türkmen olan da vardı. Hatta Türkmenler, en az kompradorlaşanlar, ekonomide en az pay alanlardı. Çünkü pazarı elinde tutan ve ekonomiye hükmeden tefeci – bezirgan sermaye; binbir hile ve hurda yolundan “devlet”i kuşattıkça ve “yönetimi” ele geçirdikçe; en önce Türkmen’i ve onun Bektaşiliği’ni, Aleviliğini dışladı. Artık islamiyetin de ilk çıkış konağındaki ilkel komünal ruhtan uzaklaşılmış ve tefeci – bezirgan Doğu gericiliğinin fikir ve zikirleriyle saray yönetilmeye başlanmıştı. Bu “sınıfsal” despotizme karşı zaman zaman yapılan isyanlarda da Şeyh Bedrettin isyanında olduğu gibi; ahi loncalarında örgütlü Ermenisi, Rum’u, Türk’ü,  hep beraber dostluk ve kardeşlik içerisinde vardı…  

      Gel zaman – git zaman işe türlü “dolap”ların karıştığı kompradorlaşmış asalak kapitalizm; bağımlı olduğu dış emperyalist – kapitalist mihrakların da güdümünde; halkların ilkel komünal beraberliklerinde düşmanlık üretici ve toplum hafızasından silinmeyecek çatışmalar yaşanmasına neden oldu. Bu, kardeş halklar arasında kırılmaya, kopuşmaya neden oldu. Bu kopuşma, Batı’lı emperyalistlerin elinde arayıp da bulamadıkları birer kart gibi birbirlerine karşı kullanılır hale getirdi bu kankardeş halkları…Anadolu mozayiği, maalesef bu kardeş kavgasından her anlamda derin yaralar aldı. Ancak bu yaşanmışlıkların tüm faturasını, perde gerisindeki asalak burjuvaziyi ve emperyalizm faktörünü yok sayarak  İttihat Terakki Partisine bağlayıp buradan yola çıkarak bize özgü orjinalitemiz olan asker – sivil geleneksel aydın eylemciliğimizi inkar etmek de yalnızca Doğu ve Batı gericiliğinin ekmeğine yağ sürmektedir.

      Ne bu yaşanmışlıklar, ne de bu yaşanmışlıkların ifade edilmesini “yasak kılan” zihniyet; 1919’larda emperyalist – kapitalizme karşı başta Kürtler gelmek kaydıyla tüm Anadolu’nun çalışkan – üretken insanıyla birlikte emperyalist sömürgeciliğe, kompradorluğa ve “saltanat - hilafet” adlı Doğu gericiliğine karşı, töresine uygun olarak ilkel komünal bir refleksle cevap veren zihniyet değildir. Sınıfsız devrimci Mustafa Kemal’i de daha sağken kuşatarak “Kadro’cu” yollardan; “Kadro’culuğu” “özgün sosyalizmmiş gibi sunarak olmayan, olması da emperyalizm döneminde mümkün olmayan yollardan; sahte bir “milli burjuvazi” söylemiyle kandırarak kompradorlaşmış şirketler kapitalizmi vasıtasıyla kapıdan kovulan emperyalizmi, tekrar bacadan içeriye sokanlardır. Bunların arkasındaki emperyalizme bağımlı finans oligarşisidir. Çürümenin nedeni, hiçbir zaman ilkel komünal refleksten değil, daima ekonomik açıdan “sınıf” hegemonyasından ve o “sınıf”ın basiretsizliğinden  kaynaklanmaktadır. Asla ne Türk, ne Ermeni, ne de Kürt olmaktan da; Müslüman, ya da Hristiyan olmaktan da, asker, ya da sivil olmaktan da kaynaklanmamaktadır. İlkel komünal devrimci ruhtan “sınıf” kuşatması nedeniyle uzaklaşmaktan ileri gelmektedir.


        Bugün genç insanlarımızı yeniden kandırmaya yönelen kızıl elmacı, sınıf tahlilinden yoksun “ulusal”cı söylem, dünkü bu “gardrop Kemalisti” “kadro”cu söylemin, güncellenmiş halidir. Öte yandan; bu türden söylemin vatanseverlikte samimi ve duyarlı genç insanlarımıza “çıkış yolu” gibi görünmesinde etken olan bir diğer faktör de; tamamen ülke orjinalitesini yadsıyan, “Batı”cı ve “Batı”dan aktarma formülasyonlara göre bu ülkeyi analiz ettiğini zanneden, gene sınıf temelinden yoksun “sivil – toplumcu” aydın yaklaşımı ile, Doğu gericiliği temelli tefeci – bezirgan yaklaşımlara bulandırılarak çıkışındaki ilkel komünal ruhtan uzaklaştırılmış inanç bezirganlarının “sivil – toplumcu” yaklaşımlarıdır.


    Hrant Dink’i hain bir pusuda şehit edilmesine neden olan gerçeklik de, işte tam olarak bu gerçekliktir. Kullanılan, elbetteki henüz 17 yaşındaki bir tetikçidir. bu olayda ölen de, öldüren de “kurban” dır. Ama bu cinayetin gerçek sorumlusu; bu  arkadan saldıracak kadar korkakça kurulmuş “pusu”yla Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki ilkel komünal çimentoyu yok ederek kardeş halkları birbirine, ülkesine ve devletine, sivilini askerine düşman ederek, bu ülkeyi Yugoslavya gibi dilimlerine ayırabileceklerini sananlardır.


     Sivil toplumcu kesimler; “ Türkiye, ya Ortadoğu batağına girip içe kapalı, tek sesli bir toplum olarak onu oraya sürükleyenlerin baskıcı yönetimine razı olacak, ya da batısına dönüp demokrasi yolundan ilerleyecek. Hrant’ın katli, arafta kalma seçeneğini ortadan kaldırdı.”

                                                                                         (Cemil Ertem / Birgün Gazetesi/ s.8)

Demekteler. Hangi Batı? Yoksa Saddam diktatördü de, Bush demokrasi yanlısı mıydı? Batı burjuvazisi, kendi burjuva devrimini bileğinin hakkına yapalı yüzyıllar oldu. Fiili ve sermaye ihracına dayalı sömürgeci emperyalist – kapitalizm yoluyla kendi halkını ve işçi sınıfını bizim gibi sömürge – yarı sömürge ülkeleri de ekonomik açıdan sömürerek ekonomik –demokratik açıdan tatmin ediyor. Ancak Batı’nın Doğu’ya “demokrasi” getirmesi; Bush’un Irak’a “demokrasi” getirmesi kadar “halüsinasyon”dur.

       Hrant Dink’in ölümünden; emperyalist – kapitalist sisteme direk bağımlılığı savunan bu sivil toplumcu yaklaşım da; en az sınıf temelinden kopuk, her şeyi sınıfsal temeli yerine “dış düşman”a dayalı açıklama eğilimli kafatasçı kızıl – elma ulusalcılığı kadar suçlu değil mi? Bu “Batı” hayranlık ve taklitçiliği içeren yaklaşım da kendi insanımızın, hele de genç insanımızın dini ve milli istismara uğratılarak kullanılabileceği ulusalcı savrulmayı kışkırtmış olmuyor mu?


      Türkiye; her olayı yalnızca “dış mihrak”la açıklayan, Kürt demeyi de, Ermeni demeyi de, halkların bu sınıf çıkarlarına dayalı birbirine kırdırılışında yaşadığı acı ve gözyaşını ifade etmeyi de yasaklayan ve kendi iç problemleri yerine Orta - Doğu’da savaşa sürüklemek isteyen bu türden “vatan – millet – Sakarya” hamasetinden ne çektiyse; kendi ülkesinin gerçekliğini, orjinalitesini anlamayan Batı hayranı ve taklitçisi aydınından da, inanç bezirganlığına dayalı din istismarcılığından da onu çekmiyor mu? Bu her iki hatalı “uç” yaklaşım, toplum insanının kafasını karıştırıp kamplara bölünmesine, bu her iki yoldan da tefeci – bezirganlığa dayalı Doğu gericiliğine ve emperyalist – kapitalist sisteme dayalı Batı gericiliğine altlık edilmesine neden olmuyor mu? Bu iki uç üzerine “politika” ve yayın politikası yapan parti ve kurumlar da, aydın, yazar ve kurumlar da, bu sonuçtan aynı derecede sorumlu değiller mi?


      Bence biz yüzümüzü Batı’ya da, Doğu’ya da dönmeyelim. Biz, hiçbir şeyin “taklidi”, ya da “sureti” de olmayalım. Bunların hiçbiriyle kalkınmayı da, moderniteyi de, demokrasiyi de bulamayız çünkü. Kendi meselelerimizle yasaksızca yüzleşmekten kaçınmadan; tarihi de, bugünü de demagojik olmayan ciddi bilimsel metod ve ahlakla ele alarak, yasaksızca irdeleyelim.


      Biz yüzümüzü kendi gerçekliğimize dönelim. Kendi orjinalitemizi, bu orjinalitenin dönüştürücü dinamiklerini, sınıfsal ve tarihsel gerçekliğimizi doğru analiz edelim. Bu analizi, hiçbir türden demagojik kırılma ve savrulmalara uğratmayıp, bu gerçekliğimiz üzerinden bir hat, bir yol belirleyelim kendimize… Toplum dinamiklerinin bir kez daha 12 Martlarda, 12 Eylüllerde düşülen tuzaklara sürüklenmesine izin de vermeyelim. Hepimizin Türk, hepimizin Kürt ve hepimizin Ermeni ve Rum ve Boşnak olduğunu da unutmayalım. Bizi birleştiren ilkel komünal mayaya da hep birlikte sahip çıkalım.


    Ve her kesimden, her parti ve kurumdan, başta Cumhurbaşkanımız gelmek kaydıyla devlet büyüklerinden Genel Kurmayı’na kadar, hem de olabilecek en geniş bir katılımla Hrant Dink’in cenazesine gidelim. Askerinden siviline, devlet büyüğünden sade vatandaşına hepimizin Ermeni olduğunu, bu hain pusunun hepimize kurulmuş; Dink’e sıkılan kurşunların hepimize sıkılmış olduğunu hiç tereddüt duymadan haykıralım. 301nci maddeyi de kendimiz kaldıralım. Ermeni insanımızın sorunlarına da kendimiz eğilip çare arayalım. Bütün bunları “Batı” ya bırakmayıp, biz kendimiz; kendi ülkemiz ve toplumumuz için yapalım.


    Bu hassasiyeti gösterelim ki; hem içerideki, hem de dışarıdaki emperyalist – kapitalist sistem unsurları bizimle böyle oynayamayacaklarını anlasınlar. Bu hassasiyeti gösterelim ki mahalle ve çocukluk arkadaşımız, kardeşimiz, kültür zenginliğimiz olan Ermeni insanlarımız; kendilerine karşı yapılacak her türden düşmanlıkta hepimizi karşılarında bulacaklarını anlasın, kendileriyle kardeşliğimizi bozmak isteyenin kim olduğunu öğrensin. Onlarla Batı’lı, Doğu’lu ve Türkiye’li ülke şirketler emperyalizminin değil, bizim dost ve kardeş olduğumuzu anlasınlar. Ve aynı şeyi Kürtler’e de yapalım.

      Çünkü bütün dünyanın ezilen ve emekçi halkları kardeşimizdir. Kardeşimiz olmayan ise; emperyalist – kapitalist sistemin ta kendisidir!

           

      Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Kürt ve Hepimiz Türk ve hepimiz Hrant Dink!


       Bir gün biz kazanacağız!

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
'Çağdaş' adıyla yazana: Bu zihniyetle aslında siz daha fazla o çok bahsettiğiniz Finans- Kapital'in uşağı durumundasınız!... Çünkü araştırmadan mahkûm ediyorsunuz; /Linç kültürünü kendine refleks edinen ilkel milliyetçi ve şoven yarasalar da işte en çok böyle palazlanıyor... Tetikçi bulmak ise çocuk oyuncağı!!...
Gönderen Dersim on Friday, 26 January 2007 at 8:41

Su yukaridaki (Cagdas adli okuyucu) yorumun, Hrant'i oldurenlerin yorumlarindan ne farki vardir?

Hrant ne zaman 'Turk kani kirli kandir', demistir?

Lutfen biri bana aciklasin.
Gönderen Umit Onder on Wednesday, 24 January 2007 at 3:34

Hrant Dink’in katlinin ve komünistlerin onun cenaze törenini, resmi ikiyüzlülügün bir arac1na dönü_türmek isteyenlerin oyununu, güçleri yettigince bozarak, ayn1 töreni “Halklar1n Kardesligi” sölenine çevirmelerinin ve art1k, bu topraklarda yasayan insanlar1n “Türk” olmadan önce “Ermeni” ve “Kürt” olabilecekleri bilinçliligini gösterebileceklerini eylemleriyle kan1tlamalar1n1n ard1ndan, yasad1g1m1z olayla ilgili iki olgunun alt1n1 çizmek istiyorum:

Birincisi, bir ortakl1k üzerinedir. Bir Ermeni yurtseveri olan Hrant Dink ve Onu vatansever gerekçelerle haince katleden fasist, her ikisi de yoksul halk kesiminden gelmekte olup, gerçekte her ikisinin de nesnel ç1karlar1 ortakt1r. Ve her ikisini de bulusturan baska bir ortakl1k, sonuçta trajik olarak birini maktul, digerini katil yapan ortakl1kta; onlar1n dünyay1 alg1lad1klar1 pencerelerin, yani yurtseverlik ve milliyetçiligin günümüzde insanl1g1 gittikçe içinden ç1k1lmaz bir girdaba tutsak eden burjuva ideolojisinin degisik görünümlerine ait oldugu gerçegidir.Bu basit, ama ne yaz1kt1r ki, o denli de zor alg1lanan tarihsel gerçege, Dink cinayetinde bir kez daha tan1k olduk: Farkl1 uluslara ait milliyetçilik, hangi isim alt1nda olursa olsun, halklar1 has1mlast1rmaktan baska bir sonuç vermiyor, veremez. Bu yüzden de milliyetçilik, gerek ezen gerek ezilen uluslara dahil emekçilerin-her ne kadar ikincilerinki bir hakl1l1k zeminine sahip olsa da- ortak düsman1d1r.

Ikinci olgu da, uluslararas1 komünist harekete musallat olmus, ama yasad1g1m1z topraklarda özellikle resmi ideoloji kemalizmin komünist hareket üzerinde geçmisten bu yana b1rakt1g1 tortu yüzünden, daha katmerli bir soruna dönüsmüs sosyal yurtseverligin, bu olayla birlikte, ideolojik olarak, burjuva yüzünün sergilenerek komünist hareketten ar1nd1r1lmas1n1n, komünistler yönünden ertelenemeyecek acil bir göreve dönüsmüs olmas1d1r.

Komünistler, Hrant Dink’in cenaze töreninde, “Hepimiz Ermeniyiz!”, “Hepimiz Kürdüz!” , “Haklar1n Kardesligi!” belgileriyle yürürken, ulusal bask1 ve ayr1mc1l1a kars1 ödünsüz kars1 duranlar1n yaln1zca komünistler oldugunu dosta düsmana kan1tlayan enternasyonalist bir tutum sergilemislerdir. Onlar, bu eylemleriyle ayn1 zamanda, bir dönem ulus-devletlerin olusumunda ilerici rol oynam1s, simdi ise, sosyal yurtseverlik de dahil, gerici burjuvazinin en gerici fraksiyonlar1na kuluçkal1k yapan milliyetçiligin, günümüzde emperyalist burjuvazinin elinde, isçi s1n1f1n1 ulusal çitler temelinde bölmenin ve burjuvazinin korkulu rüyas1 enternasyonalist bir ruhun emekçilerde uyan1s1n1n önüne geçmesinin gerici bir arac1ndan baska bir sey olmad1g1n1 göstermislerdir.

Burjuva ideolojisiyle, onun yald1zl1 biçimleri de dahil, savasman1n en aç1k-pratik yolu, ufukta beliren barbarl1g1 ve tüm canl1 yasam1n sürekliliginin ön kosulu olan biyosferin geri dönülmez biçimde h1zlanan tahribat1n1, insanl1k için bir kader olmaktan ç1karacak olan komünizmi biricik seçenek olarak bugünden ilmek ilmek dokumakt1r. Bizler için zaman, geçmiste hiç olmad1g1 kadar, burjuvazinin yald1zl1 seçeneklerinin herhangi birinde insanlar1n oyalanmas1na izin veremeyecegimiz ölçüde degerlidir. Çünkü art1k, insanl1g1n bosa geçirebilecek zaman1 kalmam1st1r. Art1k, zaman, her yerde, fabrikada, tarlada, sokakta, evde, komünizmi konusma ve uygulama zaman1d1r.


YASASIN ENTERNASYONALIZM!

YASASIN KOMÜNIZM!
Gönderen Umit Onder on Wednesday, 24 January 2007 at 3:31


 1  2  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 2 ( 4 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Hrant Dink ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right