“Benim kafam karışık değil. Hep beraber elele verip yeni bir anti – emperyalist kuşak yetiştirmeliyiz, fikirlerimiz, canımız, dergilerimiz, her şeyimiz bu anti – emperyalist kuşağın yetişmesinde başrol oynamalı.” (Nihat Genç / Amerikan Köpekleri/ s. 32)
Son yıllarda başdöndürücü bir hızla kitap üstüne kitap yazan sayın Nihat Genç’in alıntıladığımız paragrafındaki ikinci cümlesine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin arkasına saklanarak Türkiye’de tüm kurumları ele geçiren Amerikancı finans – oligarşisi kanadı (yani Amerikan Köpeklerinin “suret” değil de, “asıl” olan en irileri); daha bu dönemin en başlarında hedefledikleri ve alenen ilan ettikleri gibi; ülkenin geleneksel devrimci dinamizminden, bu anlamdaki her türlü kendi orijinalitesine dair değerlerinden tamamen kopuk, “kültür” ve “bilinç” açısından bu değerleri yadsıyan, hatta farkında olmayan kuşaklar yetiştirmeyi ve bu “yetişme tarzını” kurumlaştırmayı ne yazık ki başarmışlardır. Ve son birkaç yıldır; yıllardır bilinçli bir biçimde yaratmış oldukları bu kakafoninin meyvalarını toplamak üzere; çok da hızlı bir biçimde tüm geleneksel ve sosyal devrimci izleri silme amaçlı seri vuruşlar yapmaktadırlar. Bu bilinç karartma amaçlı seri vuruşlar; Sarp Kuray’ın tespit ettiği ve şu sözleriyle çok güzel ifade ettiği gibi iki uçludur:
“Türkiye'de sınıflar diyalektiğinin bu baş döndürücü çelişkilerini kavrayamayan “kimi keskin, hazırlop salon sosyalistleri” skolâstik beyinleri ve iri burunlarıyla bu konulara tüm gövdelerini sokup “sosyalizmin bilimini” yapmak adına kafaları karıştırmaya ve bu tezlerini de gençlere yutturmaya uğraşmaktadırlar. Bu eski bir kavgadır ve çok yakın tarihimizde iki temel siyasal kırılmaya neden olmuştur:
1- Yakın tarihimizde, ilkel komuna yapımızdan kalıntı olarak gelen “vurucu güç” gerçekliğinin modernleşme hareketleri içindeki fonksiyonlarını sınıf determinasyonundan soyutlayarak, geçmiş melez burjuva devrimlerini son duruşmada burjuva sınıfı değil de “asker-sivil bürokratların” yaptığı safsatasını ideolojileştirmeye uğraşan ve bu çizgiyi Kadro-Yön-Devrim Gazeteleri ile örgütlemeye çabalayan bir siyasi akım ortaya çıkmıştı. Bugün de bu akımı canlandırmaya çalışan, sınıf-halk pusulasını yitirmiş “ulusalcılar”ı izliyoruz. Birinci kırılma noktası budur.
2- Osmanlı Devleti'ni kuran da yıkan da ordudur. Onun vurucu güç gerçekliğini arkasına almadan veya sinsice kuşatmadan hiçbir burjuva hareketi sonuca gidememiştir. Yakın tarihimizde, ülkemizin bu orijinalitesini atlayarak, burjuvaziye serbest rekabetçi dönemin vasıflarını yükleyerek; bir yanıyla Doğu gericiliğini, diğer yanıyla da Batı gericiliğini temsil eden bu sınıfa ilerici bir makyaj yapmaya çalışan İdris Küçükömer'ci, II'nci Cumhuriyetçi bir siyasal akım ortaya çıkmıştır. Bir kırılma noktası da budur.
Bugün ülkemiz yeniden bu iki siyasal kırılma üzerine oluşturulan “ulusalcılık” ve “sivil toplumculuk” konsept dayatmasıyla yüz yüzedir. “Toplum mühendisliği” misyonunu ellerinde tutan dış destekli güçler, çerçevesi kendilerince çizilmiş bir ayrışmanın derinleşmesini planlamaktadırlar. Ülkenin gündemindeki en yakıcı sorunların çözüm yolları tıkanmakta, her türden provokasyon planlanmakta ve emperyalist kuşatma altında Türkiye halkının çözüm yolu olan “1919'ların güncelleşmesi” perspektifi karartılmaya çalışılmaktadır.”
(Sarp Kuray / Süvari Dergisi / Kapıya Dayanan Kriz: Hükümet – Ordu – Halk - sınıf)
Sayın Nihat Genç’in “kafası”, belki de karışık değildir. Ancak kendince “anti – emperyalist kültür” oluşturmak amacıyla yaptığı çalışmalar; bir yanı ulusalcılıktan kızıl elmacılığa, diğer yanı Mustafa Kemal başta gelmek üzere tüm anti – emperyalist geleneksel devrimciliğe darbe indirerek bu anlamda değer erozyonu yaratmaya hizmet eden sivil – toplumcu ve II. Cumhuriyetçi tezlere çanak tutan, bunların eklektik bir çorbası olmak vasfıyla anti – emperyalist kültür oluşturmayı bir yana bırakalım; tam tersine “kafa karıştırıcı” olmanın ötesine geçemeyen ve geçmesi de mümkün olmayan bir içeriktedir.
Sayın Genç, bu yaklaşımıyla kendisinin hedeflediğini ifade ettiği ve bu doğrultuda kitaplar yazdığı “anti – emperyalist” kültür oluşturmak ve buna uygun kuşaklar yetiştirmek çabasına ters düşen bir yaklaşım içerisinde, kitabına adını koyduğu Amerikan Neo – con’luğunun Neo – Memet versiyonunun bilincini imal etmenin, üstelik benzerlerinden daha da tehlikeli bir çizgide; 1919’ların ve buna tartışmasız önderlik damgasını vuran Mustafa Kemal’in devrimciliğini de inkar eden bir çerçevede; farkında olarak ya da olmayarak öncülüğüne soyunmuş, bu yaklaşımıyla da her türden kendi tabiriyle “milli – dini” değere de ve enternasyonal, geleneksel ve sosyal devrimci değere de ihanet eden bir manzara çizmektedir.
Her meslek; terzilikten bakkallığa, fabrikatörlükten politikacılığa, sanatçılıktan yazarlığa, işçilikten bilim adamlığına; kolaycılığa ve hileye – hurdaya sapılmaksızın; gerçekten “üretim değeri” taşıyan bir sorumluluk ve özen içererek yapıldığında “kutsal” dır ve ülkeye de, toplumsal kalkınmaya da, sosyal değerlerin üretilmesi ve korunmasına da, dolayısıyla anti – emperyalist hatta da fazlasıyla hizmet eder. Bana göre bir ülkenin ve toplumun yabancı emperyalizmin altına düşmemesinin de, şu anki bu alta düşmüşlüğün yarattığı gerek bilinç, gerek ahlaki ve etik, gerekse kültürel – ekonomik ve sosyal düşüklüğün kendimizden yana ki “zaaf” noktalarından birisi de; toplum bireylerinin ruh ve beynine nüfuz etmiş olan emperyalist – kapitalizm ve tefeci bezirganlığın damgasını fazlasıyla yemiş olan hiçbir konuda, hiçbir alanda “dürüst” ve “özenli” olamamaya, her anlamda kolaycılığa sapıp “cin olmadan adam çarpmaya” yönelen, üretimden kopuk, her anlamda demagojik “karakter” yapımızdır. “Topluma yön vermek” misyonuna sahip olan “aydın” kesimlerimizin, “bilinç” ve “bilgi” ye dair hiç de dürüst ve titiz olmayan, hatta bu iki neredeyse “kutsal”ımız diyebileceğimiz kavramı, türlü – çeşitli “rant” getirecek “meta” olarak değerlendirmeleri; bu konuda ciddi bir bilinç savaşı açmayı zorunlu kılmaktadır.
Özellikle de “bilimsel bilgi”ye dayalı olması ve doğru bir metodolojiyle ele alınması gereken “tarih” ile ilgili konular; nereden beslendiği ve neye hizmet edeceği belli olmayan demagojik manüplasyon malzemesi olarak kullanılmaya kalkışıldığında; niyet ve söylem ne olursa olsun, “emperyalizmin” manivelası olan uluslar – arası tekellerden başka hiç kimseye hizmet etmesi mümkün olmayan toplumsal “bilinç kırılmaları”na neden olmaktadırlar. Bu nedenle, özellikle de “bilinç” ve “kültür” oluşturma niyet ve iddiasındaki kişilerin; şayet “kaş yapayım derken göz çıkartarak” kendi toplumlarına “hizmet” yerine “ihanet” üretmek istemiyorlarsa; öncelikle “bilme” ve “bilgi”ye karşı “ibadet” derecesinde “dürüst ve titiz” olmaları, bu alanda kendilerinden önce üretilmiş olan “bilgi”ye “saygı” göstermeleri gerekmektedir. Bu her şeyden evvel “bilimsel bilgi” metodolojisinin, olmazsa olmaz en birinci koşuludur.
Bilimsel bilgiye ulaşıp onu sunmak, kahırlı ve emek gerektiren bir çabadır. Ve asla “çalakalem” yazıları “hızla” yazıp piyasaya sürerek “bilgi”yi “meta”laştırmanın hiçbir türden “rantsal” getirisini de sağlama olasılığı taşımaz; ancak “gel – geç moda”lara dönüşmeyip – dönüştürülemeyip “”tarihe ve topluma” malolacak “değer”e sahip olan da, bu yanıyla “kutsal” olan da “bilgi”nin bu her tür sahtekarlıktan uzak, yalın ve saf olanıdır.
Sayın Genç, kısa makalelerden oluşan kitabının yalnızca 21 – 34ncü sayfalar arasındaki 13 sayfalık “Sultan Galiyev” bölümünde o denli vahim hatalar yapmış ki; insan ister istemez hayrete düşüyor ve bu kadar hatalı bir söylemin yalnızca “metot” meselesi mi yoksa “meta” meselesi mi olduğunu sorgulamaya başlıyor.
Fransız İhtilalcilerine, Marx – Engels’ten Lenin ve Stalin’e tüm sosyalist devrimcilere; ardından Mustafa Kemal’den 68 ve 78 kuşağı devrimcilerine varıncaya kadar tüm geleneksel ve sosyal devrimcilerimize hakkı ve haddi olmayan, asılsız ve mesnetsiz saldırılarda bulunduktan sonra, gene de “devrimciliği” elden bırakmıyor ve Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi’yi kendi içeriksiz ve rantsal devrimciliğine “obje” ve “maske” kılma saygısızlığında bulunuyor. Böylece de kendince “devrimcilik” anlamında zevahiri kurtarmış oluyor.
Yazının içeriğini Sayın Sarp Kuray’ın tespit ettiği iki kırılma açısından irdelemeye çalışacağım.
SİVİL TOPLUMCU KIRILMA
“Ne bok olursanız olun, ancak hepimiz anti – emperyalist ve bağımsızlıktan yana olmayacak mıydık? Bitti mi?
Bitiş sebebini de söyleyeyim. Bu eski Marksist kuşak, bir zamanlar dünyayı değiştirmek için sömürgeciliğe karşı ayağa kalkmıştı. Sebebi, anti – emperyalist yaygara batıdan, batının solundan, batının proletaryasından yükseliyordu. Batıdan gelince sorun yok, hemen sarılırlar. Batıyla kol kola girip öldüler, hapishanelere düştüler. Şimdi değişen nedir? Değişen artık Batı’dan anti – emperyalist bir slogan, çığlık gelmiyor. Batı artık bizim eski Marksistlere anti – emperyalist teori göndermiyor. Ne gönderiyor batının solu bizim eskilere? Etnikçilik oynayın, feministçilik, çevrecilik, insan haklarıcılık oynayın, diyor.” (a.g.e./ s.30)
Sayın Genç’in bu sözlerle haddini fazlasıyla da aşarak yerden yere vurduğu insanlar; Mustafa Kemal Yürüyüşüyle başladıkları anti – emperyalist mücadeleleri; 12 Mart ve 12 Eylül zincirleme Amerikancı askeri faşist operasyon ve darbeleriyle sonlanarak asılan, katledilen, işkence – hapis ve yıllar süren mahkumiyetlerle yaşamları her anlamda yıkıma uğratılan 68 kuşağı devrimcileriyle, o dönemin lider devrimcilerini kendilerine önder edinen 78 kuşağı devrimcileridir.
“1968 lerin devrimci gençlik mücadelesi ( DEV - GENÇ ) bir boyutuyla ; tarihimizde Tanzimat'tan bu yana başlamış yaklaşık ikiyüzelli senelik bir modernleşme ve özgürlük mücadelesinin devamı diğer boyutuyla da bu mücadelenin yoksul - ezilen sınıf ve tabakalarla birlikte Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm ekseninde ve Demokratik Halk Devrimi hedefine çekilmesi çabasıdır. Devrimci gençlik mücadelesi emek eksenine tam anlamıyla girememiştir, Bu gerçekliğin tartışılması devrimci gençliği eleştirinin merkezine koyarak yapılmaz. TİP diğer eski kuşak temsilcileri ile ilişkiler, devletin gençliği meşru müdafaa çizgisinde silahlanmaya iten tertip ve zorlamaları hep birlikte analize tabi tutuldukları taktirde doğru sonuca ulaşma imkanımız vardır, Yeniyol sitesinde bu tarihsel dönem ile ilgili yoğun tespitler ve açıklamalar yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir. Ancak bu meselenin devamlı vurgulanması gereken yanı ; devrimci gençlik mücadelesi başlangıçta, ülke tarihinin aydınlık yüzü ve Sosyalist birikim ile son derece barışık bir boyutta yola çıkmıştır. 27 Mayıs politik devriminin sağladığı nispi özgürlükler ortamında 1919’ların Demokratik Halk Devrimi hedefinde güncelleştirilmesi saflarda hakim eğilimdir.
Güncelleştirilmesi istenen 1919’lardaki Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimi nedir: 1968’lerde yayında olan ve eski ve yeni kuşak Sosyalistlerin birlikte yazılar yazdığı "Türk Solu" dergisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 29 Ekim 1968 günü yazdığı "Cumhuriyet Bayramı Nedir" adlı makalesinden bazı bölümler aktarmak istiyorum. O gün bu yazının Türk Solunda yayınlanmış olması da ayrı bir önem taşıyor. Çünkü daha hiçbir gruplaşma yok, gruplar oluşmamış, kimse kendi dergisini çıkarmıyor, Türk Solu herkes tarafından okunuyor.
"Mustafa Kemal Türkiye'yi yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücün, iki büyük lanetlenme gücün ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderesine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi? Mustafa Kemal'e göre birisi Emperyalizm, öteki saltanattı. Emperyalizm neydi? Batıda, serbest rekabetçi tasım tarağını toplamış ve iç çatışmaların, dünya ölçüsünde kangralandırmış olan tekelci kapitalizmdi
Saltanat neydi? Kadim tefeci bezirgan sermayenin her türlü gelişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi. Bu iki güç birbiriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğim sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde Emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.
1919 yılı yalın savaş kılıcıyla, kadim çağ derebeyliği olan Emperyalizmin yüzde yüz emrine geçirilmişti. Onun için, Anadolu içlerinde, gavura karşı kıpırdayan baş kaldırma karşısında, ilkin sözde Müslüman olan saltanatı buldu. Emperyalizmin papaz Fru'ları, saltanatın Molla Necmettinlerini parayla tuttular ve Anadolu topraklarında sarıklı -cüppeli kılıklarla casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege cephesinde Milli Kurtuluş Cephesinin ilk kurşunu, Yunanlılardan önce, sözde Müslüman mütegalibe hacı ağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.
Onun için Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir...
Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal'in ilk olarak gördüğü ve gösterdiği hedefe vardı mı? Daha kabaca söyleyelim : Türkiye de Cumhuriyet, saltanatı kökünden devirip, emperyalizmi kökünden kazıdı mı?
l - SALTANAT'ın tepesi padişahlık ve hilafetti, saltanatın tabam tefeci bezirganlıktı. Cumhuriyet tepedeki padişahlığı ve hilafeti kaldırdı. Tabandaki kadim tefeci -bezirganlık ne oldu?
Vaktiyle, "irtica" denilen gericilik isyanlara, suikastlara giriştikçe ezildi. Kabuğuna çekildikçe rahat bırakıldı, hatta ayrıcalandı. Yalnız ara sıra tefeciliğe karşı resmi savaşlar açıldı. % 10 dan "aşırı" faizler kanunla yasaklandı. Oysa politikanın etkileyemediği kanunlar vardı. Türkiye ekonomisinde kadim tefeci - bezirgan sermayenin kökünü ancak genlikli (prosper:müreffeh) ve hızlı bir modern sanayileşme kazıyabilirdi. Geniş üretim alanımız, toprakta küçük ekici, sanayide esnaf eliyle yürütüldükçe kaçınılmaz sonuç belliydi. En ufak teşkilatına göz yumulmayan, her kımıldanışı "ağa" ağırlığı ile boğulan bin bir devlet vergisi ve banka mükellefiyetleri altında her gün biraz daha ezilen KÜÇÜK ÜRETMENLER tefeci bezirgan torbasında kekliktiler.O yüzden en iyi niyetli olsun veya olmasın, bütün "resmi yasaklar" ister istemez kitapta kaldı. Hayatta kadim tefeci - bezirgan ilişkileri, şehir bankalarından güç alarak bütün hınçlarını ve uğursuzluklarıyla işlediler. Eski "saltanatlarını" (yeni egemenliklerini) yürüttüler ve git gide büyüdüler.
2 - EMPERYALİZM' in tepesi - o günler - Yunan kralı ile Türk padişahının gölgesinde çöreklenmiş: İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan ve ilh. Emperyalist silahh güçleriydi. Emperyalizmin Türkiye içindeki tabanı: yabancı komprador sermaye, yani bankalar ve şirketlerle onların acenteleriydi.
Mehmetçik yunan ordusunu baskına uğratınca, Yunan kralını maymun ısırdı. Türk padişahının kavuğu devrildi. Emperyalist silahlı güçler paratonersiz kaldılar. Ana yurtlarındaki grevlerde, halk hareketlerinde Sovyet ihtilalini bastırmaya vakit bulamayan emperyalist silahlı güçlerim de şeytan aldı götürdü. Tabandaki modern yabancı şirketlerle acenteler ne oldular. Duyunu umumiye alacaklıları "şark isyanlarını" ve şirketler "Gazi'ye suikastları" kışkırttıkça, yerli yabancı firmalar devletleştirildi. Çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi olan komprador burjuvazi "vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları ile sindirildi Sermayeci tıkırına baktıkça okşanmaktan da öteye şımartıldı ve varsa yoksa biricik devlet gözdesi yapıldı.
Cumhuriyetin başlıca "hikmeti vücudu" : birincisi saltanattı (Türkçe'si :DOĞU GERİCİLİĞİNİ) , ikincisi emperyalizm (Türkçe'si: BATI GERİCİLİĞİ) yok etmekti.
1919 - 29 arası Türkiye de kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. Ö kavuğun örttüğü doğu gericiliğinin başı: tefeci - bezirganlık dım dızlak parladı kaldı. Ö yüzden eski "irtica" yeni "gericilik" budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak dört bucağımıza dal budak sardı.
1919 - 29 arası, Türkiye de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silahlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu : o şapkayı taşıyan eskimiş ve iler tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi. Emperyalizmin şapkasını yerli - milli şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye "batıcı demokrasi" ve "dış yardım" adı verilen Truva'nın atıyla yurdumuza bacadan girdi. Birde baktık, 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silahlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi ve yüzlerce üs' te yuvalandırdı.
1919 - 29 yıllan birinci Milli Demokratik Devrim sosyal bir kümeye "komprador burjuvaziye" karşı gerçekleşti. Ancak kompradorların yerine Türkiye de genlikli ve ilerici biç sanayi burjuvazisi geçemedi. "Eşsiz Örneksiz" devletçiliğimiz sayesinde : tebdil gezen en kodaman kadim tefeci bezirganlar ve en kodaman büyük toprak emlak ağaları bankalar kubbesi altında harman edildi, hepsinden son sistem "her mahallede bir milyoner" parolalı yerli milli FİNANS KAPiTAL OLİGARŞİSİ yaratıldı."
29 Ekim 1968 tarihinde, devrimci gençliğin yol gösterici olarak izlediği Türk Solu delgisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı en eski kuşaktan gelme bir devrimci olarak 1919 - 29 dönemini sınıfsal olarak analize tabi tutuyor ve tüm açıklığı ile yukarıda aktardığımız boyutta gençliğin bilgisine sunuyordu. Ve devamla "1959 - 69 yılları ikinci Milli Demokratik Devrim, 27 Mayısın ışığı altında çim çiğ aydınlandı. Burada nükleer başlıklı Amerikan üslerine sırtını dayamış bulunan finans kapital oligarşisi, Mustafa Kemal'in "EMPERYALİZM"
dediği "BATI GERİCİLİĞİDİR". Burada köylerimizi inlete inlete sömürdükçe biti kan1anan tefeci hacı ağalık Mustafa Kemal'in saltanat dediği DOĞU GERİCİLİĞİDİR Her iki gericilikte 48 yıl önce Kuvva-i Milliye atalarımızın savaş açtıkları aynı iki başlı ejderhanın bu günkü gelişimidir, iki kahredici, iki lanet olası büyük baş belamızdır.
Birinci Kuvva-i Milliyecilik: silahlı, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü anlaşılırdı. İkinci Kuvva-i Milliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karma karışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa olsun. Birinci Kuvva-i Milliyeciliğin devrimci, kutsal Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.”
Ülkemizde Mustafa Kemal Paşa, Kuvva-i Milliye, Kurtuluş Savaşı ve de Cumhuriyet Devriminin yerli yerine oturtularak yorumlanabilmesi için, III. Selim (1789 - 1807) döneminden itibaren başlatılmış olan modernleşme hareketinin, sosyal sınıf diyalektiğinin karmaşık çelişkileri içinde, kavranması gerekmektedir. O zaman karşımıza, Türkiye'ye özge, karmaşık çok yanlı burjuva devrimleri içinde, toplumumuzun ilkel komine yapısından kalma aydın gerçekliği (Seyfiye+İlmiye) geleneği çıkmaktadır.”
(Sarp Kuray / Yeniyol Cumhuriyet Devrimi Kürt Demokratik Hareketi / Yeniyol e- gazete)
Gerek Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Nutkunu kendisine şiar edinen ve Mustafa Kemal Yürüyüşüyle yola koyulan 68 kuşağı gençlik önderleri; gerek onları kendi önderleri olarak görerek onların yolundan giden 78 kuşağı devrimcileri; Nihat Genç’in “Batı” görünümlü “uzun saçlı” kafasıyla algılayamayacağı kadar “bizden”, Şarklı ve bu topraklara ait bir “ilkel komüna gelenekselliğinin” ürünüydüler. Yazıda kendisinden alıntılar yapılan Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise, bu ülke orjinalitesini; yaşamının son soluğuna dek 50 yıl boyunca 25 yılını mapuslarında geçirdiği bu ülke zindanlarında kahırlı emekle santim santim inceleyip araştırarak, bu çabalarından asla Sayın Genç’in kolayca üst üste dizdiği kitaplardan edindiği hiçbir türden “rant”ı da edinemeyip, edinmeyi de asla hedeflemeksizin yaşamış – savaşmış bir tarihi şahsiyettir.
Bu satırları okuyana dek sayın Genç’i, 12 Eylül Amerikancı işgalinden sonraki “kuşak kopukluğu”nun kadrine uğramış, genç bir yazarımız sanma ve bu nedenle “anti – emperyalist söylemi”nden ötürü kendisine toleransla bakma eğilimindeydim. Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde bu nedenle öncelikle yaşını öğrendim. Sayın Genç; bizim kuşağın, 78 kuşağının bir insanı… 78 kuşağı devrimcileri, sonu yenilgiyle de bitse, 68 kuşağı ağabeylerinden aldıkları bayrakla ve aynı gelenekselliğin ürünü olan aynı ruhla, onların izinden giderek kendilerince ülkelerini emperyalist işgalden kurtarmaya soyundular. Ama sonuçta onlar o yıllarda yalnızca “genç”; Nihat Genç gibi soyadı “genç” değil, harbiden “genç” idiler. Sokağa hapsedildiler, provokasyondan provokasyona düşürüldüler ve yanıldılar – yenildiler.
Çatışmalar, 90’ar günlük amansız işkence süreçleri, idamlar, katliamlar,10’larca yıl süren mapushaneler, halen daha her anlamda süregelen engelleme ve yasaklarla ezildiler, biçildiler. Peki aynı kuşaktan olan Nihat Genç; kendi kuşağının gençleri topyekun bunları yaşarken neredeydi ve ne yapıyordu? Bu denli ağır saldırılarda bulunabildiğine göre daha doğru bir şeyler yapıyor olmalı!!! Ya da o günü kendini koruyup kollayarak yaşamış, bugün de masa başından ahkam keserek, kendisinin asla taşımadığı bir “ruh”un yeni istismarcılığına soyunmuş, soyundurulmuş olmalı!!!...
“Nihat Genç, 1956 yılında Trabzon’da doğdu. 20 yaşında Ankara’ya yerleşti. Sağlık Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nda 9 yıl memurluk yaptı. Gençlik yıllarında gazete ve dergilerde teknik eleman olarak çalıştı. Gençlik yıllarından bugüne, siyasi dergiler, edebi dergiler ve son olarak Leman dergisinde yazmayı sürdürüyor. Bir ara Akşam gazetesinde yazdı. Skyturk isimli televizyon kanalında Serdar Akinan ile program yapmaktadır.” (www. Biyografi. Net)
Ne tuhaf? Geçmiş süreçlerin topyekun tüm devrimcilerini “tükürük yağmuru”na tutan Nihat Genç’in yaşam öyküsü, ne kadar da kendisinin “seçici” mantalitesinden geçebilmeyi başarabilen “Ali Şükrü Bey”inkine benziyor. Hani ne demişler: “Kişi, kendinden bilir işi!”
“Ve sonra, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, Mustafa Suphi’yi kim öldürdü diye ateşli bir konuşma yapar mecliste. Ve sonra Mustafa Kemal’in koruması Topal Osman sen kimi ima ediyorsun deyip boğazlayarak öldürür Ali Şükrü’yü…” (a.g.e. / s. 34)
Ne kestirmeci ve ne uyanıkça bir yaklaşım bu böyle? Bu anlatımdan yola çıkarsak sanki Ali Şükrü Bey, milli ve dini değerlere, Mustafa Suphi’ye “samimiyet”le sahip çıkan bir “Doğu devrimcisi” ve ama Mustafa Kemal ve arkadaşları Fransız İhtilalinin kuyruğuna takılmış “batı”cı bir çizgide hareket etmekte oldukları için yanılıyorlar. Üstelik de despotlar ve kendilerine muhalefet eden herkesi kesip biçiyorlar.
Bu tam da “sivil toplumcu” luğun kendi toplumsal değerlerimizi “yok etme” bilinci oluşturma çabasına denk düşen bir yaklaşım tarzı. Gerçekte böyle mi olmuş, Ali Şükrü kimdir, muhalefet ettiği Meclis’in kuruluşundaki katkısı nedir? Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal ve arkadaşları derekesinde mücadele vermiş midir, yoksa onların önderliğiyle canları, yaşamları pahasına açtıkları yoldan kurulan mecliste mi onlara muhalefet mevzuu edebileceği her konunun üzerine gitmekten geri durmamaktan başka hiçbir özelliği olmayan, asla devrimci olmamış, saltanat ve hilafet yanlısı bir tarihi şahsiyet midir?
“Ali Şükrü Bey, deniz yüzbaşı rütbesindeyken askerlikten istifa ederek siyasete atılmış, İttihat ve Terakki'ye muhalif bir çizgi izlemişti. İngilizlerce İstanbul'un işgalinden son Osmanlı Meclisi Mebusan'ının Misakı Milli kararını almasında rol oynamış, ardından Mustafa Kemal'in çağrısına uyarak Ankara'ya gelmişti.
Dini hassasiyetleri ve karşı çıktığı konularda sözünü sakınmamasıyla dikkati çeken Ali Şükrü Bey, bu özellikleri dolayısıyla Mustafa Kemal'e muhalif milletvekillerinin çevresinde kümelendiği kişi oldu. Mustafa Kemal'in 'Hakimiyeti Milliye Gazetesi'ne karşılık 'Tan Gazetesi'nı neşretmeye başladı. İngilizceye hâkimiyeti sayesinde Ankara'nın izlediği siyasetin uluslararası alandaki yansımalarını dış basından takip ediyor, özellikle Lozan müzakerelerinin gidişatıyla ilgili olarak zaman zaman TBMM'ye verilen resmi bilgiyle dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri gündeme getiriyordu. İsmet İnönü'nün Lozan'da, 'hariciyeci olmaması sebebiyle' acemice davrandığı, daha ötesi TBMM'nin verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri yürüttüğü kanısındaydı. Müzakerelerin kesilme ile sürme arasında kaldığı dönemde ortam iyice gerginleşmişti.” ( Vikipedi)
Ali Şükrü Bey’in yaşamını inceleyecek olursak, görürüz ki tüm Kurtuluş Savaşı boyunca tek bir kurşun bile atmamış, gazeteci koltuğundan hiç kalkmamış, asla saltanatın ve hilafetin kaldırılmasından yana olmamış, asla “devrimci” de olmamıştır; tıpkı Mustafa Kemal’i Batıcı bulan Nihat Genç gibi… Buna karşın saltanat ve hilafeti kaldırmasını hazmetmediği Mustafa Kemal’e sürekli muhalefet etmekten de asla geri durmamıştır. Kısaca; bugünkü kendine çok benzeyen versiyonunun Nihat Genç olduğu aşikar olan Ali Şükrü tipolojisinin Mustafa Kemal karakterine gerçek muhalefeti; Lozan, ya da Mustafa Suphi olayı ile ilintili “daha devrimci bir çizgi” gerekçesi ile ilintili değil; “saltanat” ve “hilafet”in kaldırılmasına yönelik “gerici” bir çizgidedir. Lozan, Mustafa Suphi; bu tipolojinin kendi gericiliğine takındığı devrimci maske malzemesi olarak “kullanıma tabi” konulardır. Tıpkı Ali Şükrü karakterinin bugünkü versiyonu Nihat Genç’in 1919 devrimciliğine ve daha önceki, daha sonraki devrimciliğe saldırırkenki gerçek niyetinin Türk – İslam sentezi formülasyonlarının güncel versiyonunu üretmeye ve bu yoldan “Cumhuriyet”i, ona sahip çıkma dinamizmine sahip her türden kesime seviyesizce saldırırken Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi gibi devrimcileri kendisine “maske” olarak kullanmaya yönelmesi gibi…
ULUSALCI KIRILMA
Son zamanlarda kimi zaman Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Fiedel Castro, bunlar tutmadı mı; öyleyse Mustafa Suphi, Mir Sultan Galiyev, Neriman Nerimanof’un da maske argümanları olarak kullanıma sokulduğu “Türk Solu” adlı bir çizgi; Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nde toplanan samimi Mustafa Kemal sempatisini, 1919 devrimciliğine duyulan doğal, geleneksel ve emperyalist – kapitalizmle tefeci – bezirgan pre – kapitalizm azıttıkça doğal tarihi refleks olarak ivmelenen geleneksel devrimciliğimizi eski bildik “Kadro’cu – Yön’cü” sapıtma ve Amerikancı Neo – con kuşatmasına “güncellenmiş” haliyle uğratmak üzere neo – Turancı Kızılelmacılığı prezante ederek Amerikancı çizginin “şahin” versiyonunu; bu kez de soğuk savaşın bitişinden yararlanarak “sol”dan, üstelik de “sosyalist sol” dan devşirmeye çalışmakta… Çünkü bilmekte ki en diri ve en hesapsız ilkel komüna dinamizmi ve refleksleri; her ne kadar 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancılığı’yla üstüne çöreklenilmiş ve yenilgiye uğratılmış da olsa; gene de orada var! Ve Amerikancı çizgi, çok da iyi bilmekte ki; bu dinamizmle buluşmamış kesimler, ne söylerlerse söylesinler; yalnızca “hikaye” okurlar.
Sayın Nihat Genç de söylemini, Fransız ihtilalinin burjuva devrimcilerinden tutun da Marx, Lenin, Mustafa Kemal, 68 ve 78 sosyalist devrimcilerine de iyice saldırdıktan sonra, Mustafa Suphi ve Mir Sultan Galiyev gibi Çarlık Rusyasının Sovyetik Cumhuriyetlere, Osmanlı İmparatorluğunun da Türkiye Cumhuriyetine doğru “devrim”le dönüşme sürecinde “sosyalist” fikirlerle bu devrimci faaliyetlere katılmış iki sosyalist devrimciye bağlıyor. Yazısının içeriğinde hiçbir ülke içi “sınıf” tahlilinin bulunmayışı bir yana, ezilen emekçi kesimlerden de bahsedilmiyor. Sanki yalnızca “dış” bir takım (gene sınıftan başka her şeye benzeyen) işgal kuvvetleri var ülkeyi istila eden ve bu istilaya karşı “milli ve dini” değerlerimizi korumalı, bir an evvel Şark Partisi kurmalı ve Şark enternasyonalizmine yönelmeliyiz.
Sayfa 33’te şöyle ifade ediyor bu konudaki fikirlerini Nihat Genç:
“Şark topraklarının henüz internasyonel bir dergisi, gazetesi, partisi yok. Bu nasıl ‘küreselleşme’, herkes küreselleşiyor biz kendi dinimizden, milliyetimizden olanlarla bir türlü konuşmaya geçemiyoruz. Hızla, Şarkın Partisi. Şark Halklarının Partisi… Şark Partisi…Ve benzer başlıklar altında, şark topraklarının, milliyetçisi, İslamcısı, solcusu, çevrecisini aynı anti – emperyalist beraberliğe götürecek yazışmalara, toplantılara girmeliyiz.
Farslar, Türkler, Araplar arasında Mustafa Suphi ne yapmak istiyorduysa, bugün aynı şeyi yapacağız. Doğu halkları konfederasyonu, Müslüman halklar federasyonu diyerek, sömürgelerin enternasyonalizmi derken, Sultan Galiev neyi kastediyorduysa, bugün aynı davayı sırtlanmaktan başka şansımız yoktur!..”
Ne kocaman, ne parlak laflar!... Ancak sayın Genç’e önce herkesin bildiği bir gerçekliği hatırlatmakta yarar görüyorum:”Lafla peynir gemisi yürümez!”
Her şeyden önce hem Mustafa Suphi, hem de Mir Sultan Galiev; son nefeslerine kadar sosyalist – enternasyonalist tarihi şahsiyetler idi. Dünya literatürüne “kapitalizmin bir üst evresi olan emperyalizm” tahlilini ve bu içeriğiyle birlikte “emperyalizm” kavramını kazandıran Lenin ile; bu anlamda hiçbir çelişkileri yoktu ve tam tersine bu anlamda bir fikir ve gönül beraberlikleri de vardı. Kapitalizme “Kapital” adlı kitabı da yazarak en derli toplu eleştiriyi açan ve bu olguyu en iyi analiz etmiş olan Karl Marx’la da herhangi bir problemleri yoktu ve bu konuda da tam tersine bir yaklaşımları vardı. Her ikisinin de örgütlendirilmesine emek verdikleri Doğu Halkları Kurultayı da; bu gerçeklik temelinde toplanmış ve halkların emek eksenli komünal bir beraberliğini, dayanışma, hatta emperyalist kapitalizme karşı savaşımını gerçekleştirmeyi hedefleyen bir toplantı idi. Yoksa yazarın yazısındaki gibi; bu gerçekliği atlayan soyut bir “milli ve dini değerler” temelli bir örgütlenme değildi. Zaten de olamazdı.
Çünkü; her şeyden evvel “milli” kavramı, direk olarak kapitalizme ait, “sınıfsal” bir kavramdır. Burjuvazinin kendi burjuva devrimlerini yaparak kendi iktidarlarını kurdukları emperyalizm öncesi kapitalizm çağında ve yazarın beğenmediği Fransız, İngiliz, vb. burjuva devrimlerinin ve devrimcilerine ait bir kavramdır. Şark’ta ise ne o dönemde, ne de şimdi bu anlamda burjuva devrimlerini gerçekleştirecek bir burjuva sınıfı hiçbir zaman oluşmamıştır. Dolayısıyla Şark’ta “milli” kavramının bizzat kendisi “ithal” kalmış, Kurtuluş Savaşı sonrası karma bir ekonomik sistem içerisinde devlet eliyle “milli burjuva” yaratıp geliştirme çabaları ise; meyve vermemiş, tam tersine hem dışarıya bağımlılık açısından, hem de toplumsal olanı çalıp – çırpmak açısından daha da asalak ve tefeci – bezirganlıktan moderniteye sıçrayamamış bir burjuvazinin egemen olmasına neden olunmuştur. Bu türden bir dışa bağımlı burjuvazi ne kadar “milli” ise, bunların üst yapısına tekabül eden her tür kavram da o kadar “milli”dir. Zaten yazarın bahsettiği 1919’lu yıllara gelindiğinde ise Batı burjuvazisi “emperyalist” aşamaya geçmiş olduğu için; kendi iç sınıfsal devrimini yapamamış ve emperyalizme bağımlı bir “burjuvazi” haricinde bir burjuvazi de yoktu. Kapitalizm öncesi dönemin iki dünya devi Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu Batı’ya nazaran tam tersine geri bıraktıran ve aynı yıllarda çökmelerine neden olan da bu gerçeklik olmuştur.
Bakın bu konuyu Mustafa Kemal Paşa nasıl bir otokritiğe tabi tutmuş zamanında:
“Şimdi itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, bu kıyam ve bu isyan vuku bulduğu dakikada biz Rusya’da olduğu gibi, emperyalizmin ve kapitalizmin manasını düşünmemiştik. (…) Vaziyet geliştikten sonra bizi de tehdit eden kuvvetlerin, Rusya’da inkılaba sebebiyet veren mevcudiyetler olduğu anlaşıldı.”
(Aralov Yoldaş’ın nutkuna cevaptan./ Atatürk’ün Bütün Eserleri/ c.12 / Aralık 2003 / s. 299)
Bu çöküş; birisinde ezilen sınıf – tabaka ve halklara dayalı bir iç savaş ve “devrim”le ; diğerinde önce Dünya Savaşı sonrası emperyalist sömürgeci fiili işgale karşı verilen bir savaş ve ardından saltanat ve hilafete son veren bir devrimle sonuçlanmıştır. Her ikisinde de bu devrimleri yapan; “milli bir burjuva sınıfı” değildir. Zaten her ikisinde de devrim yapabilecek kapasitede böyle bir burjuva sınıfı da, anti –tezi olan bir işçi sınıfı da yoktur. Her ikisindeki bu “yok” luğun” da benzer ortak tarihsel nedenleri bulunmaktadır. Özetçe; her iki öncesinin “süper gücü”nü aynı yıllarda çöküşe götüren sebepler de, sonrasında her ikisinde de devrimsel dönüşümlerle Cumhuriyetler kurulmasına öncülük eden güçler de benzerlikler, paralellikler taşır.
Doğu toplumlarını Batı’dakilerden farklı kılan bu tarihi özellikler, bu özelliklerden kök alan Doğu’ya özgü “dinamikler” yeterince ele alınıp irdelenmeden yapılacak her türden kestirme formülasyondan, bu türden kolaycı, rantsal eğilimden karlı çıkacak ise yalnızca bir tek yer vardır; o da emperyalizmdir. Emperyalizmin bugün kendi çıkarları doğrultusunda bu türden suni milliyetçilikleri de, dini söylemleri de, mezhepleri de kullandığı, kullanma potansiyelini fazlasıyla taşıdığı da aşikardır. Bu durumu tersine çevirmenin tek yolu öncelikle gerek Marx – Engels, gerek Lenin, gerek Mustafa Suphi, gerekse de Mir Sultan Galiyev döneminde de henüz tam olarak çözümlenememiş olan, ancak Marx – Engelsce sezilerek çözümlenmesi devrimcilere vasiyet edilmiş, 1960’lı yıllara gelindiğinde bu kez de Türkiyeli bir devrimci olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından ele alınmış olan bu Doğu’ya ve Türkiye’ye özgü gerçekliğin bilince çıkartılması, tartışılıp değerlendirilmesidir.
Bu perspektiften bakıldığında; her gün daha fazla göze batmakta olduğu gibi, Doğu’nun devrimci dinamizmi, Batı’daki gibi modern sınıflardan ziyade çözülerek kapitalizme evrilememiş olan ilkel komüna geleneğinde yatmaktadır. ancak;Batı devrimcilerinin ve Batı devrimcilerinden aktarma formülasyonlarla izah edilebilinmesi mümkün olmayan, Lenin ve Bolşevik devrimcilerin de dayatan canlı pratik içerisinde yakalayamamış oldukları, sonrasında “tek ülkede sosyalizm” mantığındaki Stalin’in hem uluslar arası alanda, hem de Sovyetler iç bünyesinde çözümleyemeyerek sapmaya uğranılan konunun kilit noktası tam olarak budur. Bu yeterince tartışılıp anlaşılamadan yapılacak hiçbir formülasyon; ya sivil – toplumcu tezler gibi devrimci dinamizmden yoksun kalacağı, ya da ulusalcı – kızıl elmacı tezler gibi özünde aynı ilkel komünadan kök alan farklı dinamikleri birbirine kırdırtıp, bezirganlığın, bezirganlaşmış emperyalist – kapitalizmin yolunu açmak, ona Rönesans yaptırtmaktan başka hiçbir işe yaramayacağı için; yaraya merhem olamayacaktır. İkinci formülasyon;tam tersine, gelenekleri birbirine kırdırtmanın ardından toplum olarak bizleri topyekun emperyalizmin altına daha da düşürtmekten, emperyalist kapitalizm ve pre – kapitalizmi beslemekten başka hiçbir işe yaramayan bir demagojiklikten öte geçmediği ve geçemeyeceği gibi, çok daha kritik mecralara sürükleme potansiyeli de en çok bu türden yaklaşımın bünyesinde bulunmaktadır.
Özellikle İngiliz - Amerikan emperyalizmi; neredeyse kapitalistleşme sürecinin başlangıcından bu yana en bariz olarak da kıta Amerikası’nın Kızılderili yerlileri üzerinde yaptığı talimlerle; bu türden ilkel komüna geleneğiyle başa çıkmanın da, kabileleri birbirine kırdırmanın da yol ve yöntemini çok iyi bilmektedir ve geçen yıllar içerisinde bunu daha da net olarak kavramış, adeta refleksleri ezberlemiş ve bir yanıyla bunlarla baş etmenin, diğer yanıyla kendisine altlık etmenin ilmini yazar, filmini yapar; icraatini ise neredeyse benzer senaryolar misali sahneye koyar olmuştur. Ancak bir gerçeği o da çok iyi bilmektedir ki; kendisine dünyada halen daha direnmekte olan güç; ilkel komüna gücüdür. Latin Amerika’da da bu böyledir, Orta – Doğu’da da, Türkiye’de de… Tıpkı Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Allah – Peygamber – Kitap” adlı eserinde ifade ettiği gibi:”… insanlık tarihi, komün çekirdeğinin kendisini yeniden üretişinden ibarettir. Devrimcilik, üretici güçler kadar, komünün de eseridir.” (s. 99)
Bugün dünyanın, ülkemizin, bölgemizin geldiği noktada yazarın çözüm arayışlarını 1919’lara yöneltmiş olması dahi tesadüfi değildir. Zira 1919’lar; iç bünyesinde eksiklikler, hatalar ve çelişkiler taşısa da; emperyalizmin ilk Dünya Savaşı boyutlu saldırganlığı karşısında; Şark’ın bu saldırganlığa karşı topyekun gösterdiği en büyük ve diri ilkel komünal reflekstir. Bu hem Sovyet devrimcileri, hem bizim devrimcilerimiz, hem de her ikisinin dayanışması açısından böyledir. Bu nedenle 1919’lar tartışılır ve güncelleştirilirken; devrimleri ve devrimcileri “karalamak”, üzerlerine kolayca çizgiyi çekivermek, Soğuk Savaş Dönemi’nin şartlı refleksleriyle olaylara yaklaşımı sürdürmek; bugün en kaçınılması gereken yaklaşım tarzı olmalıdır. Hele olayları sayın Genç’in yaptığı biçimde “şahsi”leştirerek çözüm arayışına yöneldiğini sanmak ise tarihi çarpıtmaktan ve gündelik politika malzemesi, ya da rantsal bir meta olarak kullanmaktan başka hiçbir öz taşımayan bir yaklaşım tarzıdır.
Tarih; üretici güçler – üretim ilişkileri ilişki – çelişkisi, komünün derlenip - çözülmesi temelinde ilerleyen; olaylar ve olgulara dayalı “bilimsel: diyalektik tarihi materyalizm yöntemiyle” izah edilmesi gereken, özellikle de “teknik” üretici gücün Batı’daki gibi gelişmemiş olduğu bizimkisi gibi Şark toplumlarında fazlasıyla önemli bir “üretici güç”tür. Bu önemli üretici güç’te yapılmakta olan ve yapılacak olan her “kırılma”; yalnızca emperyalist – kapitalizmin yararına, toplumun ise zararına olmuştur, olmaktadır.
“7 Kasım 1927’de Ekim Devrimi’nin 10. yıldönümü dolayısıyla Sovyet Büyükelçiliği’nde bir tören düzenlenir. Mustafa Kemal, hasta olmasına rağmen bu törene katılır ve burada Surits’le bir görüşme yapar.(Belge 19). Bu görüşmede Mustafa Kemal, kendisinin aslında ‘Ekim Devrimi’nin fikirlerinden uzak olmadığını’, daha yavaş ve başka yöntemlerle Türkiye’nin durumuna özel, uygun hareket ettiğini söyler. Mustafa Kemal, milliyetçi olmadığını, ‘milliyetçiliği dinden daha ileri bir adım olduğu’ için benimsediğini vurgular ve esas sempatisinin emekçilerden yana olduğunu belirtir.”
(Mehmet Perinçek / Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri / s.175)
Demek ki Mustafa Kemal Paşa; adım adım ilerleyecek sürekli bir devrim öngörüyor ve hedefliyordu. Ancak enine – boyuna irdelenmesi gereken pek çok nedenle bu gerçekleşemedi, tam tersine gitgide geriye doğru evrilindi. Bunun gerekli tespit ve çözümlemeleri de bu süreçte ele alınmalıdır.
1919’lar, bu perspektif ışığında emek eksenli olarak güncellenmelidir ve bu güncelleme sürecinde Doğu Halkları Kurultayı’nın da, Sovyet Devrimlerinin de, aralarında Mir Sultan Galiyev, Neriman Nerimanof,’un da bulunduğu Sovyet devrimcilerinin de, Mustafa Suphi’nin de, Kurtuluş Savaşı ve sonrası evrelerin de irdelenmesi, ancak irdelenirken bilimsel bir metodla ele alınması gerekmektedir. 1919’ları yazarın yaptığı gibi tersinden güncellemek ise; anti – emperyalist kültür oluşturmaya hizmet etmek bir yana, geleneksel dinamizmi emperyalist – kapitalizme altlık ederek heba etmekten başka hiçbir yere açılmayacak bir çıkmaz sokaktır.
Bu nedenle bu güncelleme yapılırken, konuları ele alışımızın “metodu” ve “ahlakı” çok önemlidir. Çünkü emperyalizme “demagojik” olarak değil de gerçekten karşı olmanın kendisi; devrimci bir metod ve ahlak gerektirir. Bu devrimci metod ve ahlakın ne olması gerektiğini gene 68 kuşağı geleneksel devrimciliğinin son temsilcisi Sarp Kuray’dan alıntılayarak yazımızı sonlandıralım:
“Hayatın dinamizmini teşkil eden yeni kuşaklar, durmuş, yanılmış eski kuşağı yıkmak için yıkmazlar. Yıkılan sakat ve bayağı eğilimler derinliğine teorik araştırmalarla doldurulur… Her gelen kuşak, kendinden önceki kuşağın savaşları ve bilimsel araştırmalarını, sırf her şey bizimle başladı demek için yok sayarsa, sosyalizm bilimi nasıl birikir? Her ülkenin kendi orijinal ekonomik ve sosyal ilişki ve çelişkileri iyice işlenmezse, sırf dünya sosyalizminin genel formüllerini tekerlemek bir ülkenin düşünce ve davranışlarını nasıl sosyalizm bilimi payesine yükseltebilir?”( Sarp Kuray / Paris Konferansı / s.6 / Ekim 1988)