|
İmparatorluğun Kara Yüzü
Vahşet İmparatorluğu Roma’ya Özendi
Dünyayı Yok Oluşa Götürecek Serüvenin Başlangıç Noktası
Mehmet ÖZGÜR
İmparatorluk 1990’ların ikinci yarısında alınan ve İmparatorluğun başına George W. Bush yönetiminde ‘neocon’ların iktidara gelmesiyle stardı verilen bir stratejiyi uyguluyor. Bugün dünyada olanca çabasıyla ‘küreselleşmeye’ çalışan, finans- kapital ( yani mali sermaye ) oligarşisinin, tutucu, aşırı sağcı ve saldırgan kanadından söz ediyoruz. Finans merkezli büyük şirketlere imparatorluğu denetimindeki uluslararası iktidarı ‘neocon’ temsilcilerinden yani.
Kapitalizmin başlangıcındaki özgürlük ve eşitlik kavramlarının kendi varlığıyla çelişeceğini 1860 Karl Marx dile getirmişti. ‘Tekelleşen’ ve ‘çokuluslu’ hale gelen finans- kapital olgusunun varlığını ve gelişimini, yirminci yüzyıla girerken Rudolf Hilferding analiz etmişti. Bu verileri bir araya getiren Lenin 1916’da ‘emperyalizm’ adı verilen sistemin nasıl işlediğine ilişkin ilkeleri ortaya koydu.
Emperyalizm bugüne dek ‘geleneksel’ yöntemleriyle denetimi sürdürmeyi başarmış, hatta rakibi sosyalist bloğun çökmesini bile aynı sabırlı stratejilerle sağlamayı bilmişti. O halde, şimdiki bu acelenin nedeni neydi ? Her şey eskisi gibi yürüyemez miydi ?
Yürüyemezdi. Çünkü yakın gelecekte ‘doğa faktörü’ne bağlı olarak ortaya çıkması beklenen gelişmeler ve enerji kaynaklarının kontrolünün kaybedilmesi üstelik elli yıllık bir ömrünün kalması uluslar arası finans-kapital oligarşisinin, yani şirketler imparatorluğunun egemenliğini sarsacaktı.
Üç temel unsura bağlıydı bütün dengeler global kapitalizmde:
1) Malların, emeğin, sermayenin ve likit paranın küresel düzeyde serbest ve şeffaf akışı;
2) Bu akışı güvence altına alacak sürekli ve tutarlı bir ulaşım sistemi ve enerji politikası
3) Son olarak da küresel ve etkili bir iletişim ağı.
Bütün bu sistemin altından bir tek tuğlayı, üzerinde ‘istikrar’ yazanı çektiğinizde, hem diğer üç unsur ciddi bir sarsıntı yaşıyordu, hem de o görkemli imparatorluğun yolları tıkanıveriyordu. Bu durum tıpkı 3650 yıl önce Mısır’da , Minos’ta , Mezopotamya’da ve Harappa’da olduğu gibi yıkılmaz sanılan büyük uygarlıkların yıkılması gibi imparatorluğu tehdit ediyordu. Sümer uygarlığı nasıl Mezopatomya toprakları üzerine kurduğu büyük uygarlığı ve bu uygarlık üzerindeki toprakları çok geniş ve gelişmiş su kanalları ile sulamış çok ürün elde etmişti. Ama sürekli su verilen topraklar suya doymuş, hızla buharlaşan suyun bıraktığı tuz toprakları hızla çölleştirmiş büyük bir tahıl ambarı olan ve gelecek yıllara kullanabileceği tahılı olan bu uygarlık ‘tuz’ yüzünden batmıştı. Çevreyi hunharca yok etmenin nelere yol açacağı o günlerden ders alması gereken kuşaklara bir şey anlatmamış olacak yine nükleer kışın eşiğinde imparatorluk ‘Rita Kasırgasıyla’ bir ders alamamış hale Hindistan’a nükleer enerji üretme izni verirken İran’a saldırıp yeni ‘mantarlar’ yaratma peşinde. Tıpkı Nagasaki ve Hiroşima’da olduğu gibi.
‘Preeptive War’ (önleyici savaş) adı altında ve 11 eylül olaylarını bahane ederek başlatılan, ‘istikrarsız ama kaynaklar açısından zengin’ bölgelerde düzen ve denetimi sağlama alma operasyonunun ardında , İmparatorlukta 2001 yılında yönetimin kilit noktalarını ele geçiren, iyi örgütlenmiş bir kadro var : Kısa adı PNAC olan ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ adlı kuruluşun, kurmayları bunlar: Dick Cheney, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve Donald Rumsfeld başta olmak üzere, bugün imparatorluk yönetiminde söz sahibi olan çoğu ‘neocon’ , PNAC’nin kurucu üyeleri.
Gizli bir örgütten söz etmiyoruz: Göz önünde bir ‘think- thank’ bu. Amaçlarını da, ‘kaoslara gebe yeni bir döneme girerken ABD’nin dünya düzeninin liderliğini eline alması’ biçiminde açıklıyorlar. 2000 yılında İmparatorluğun ‘yeni savunma stratejilerini oluşturmak’ adlı belgede,yapılaması gerekenleri hızlandırmak için ‘Pearl Harbor benzeri’ bir katalizör gerekliliğini vurguluyorlardı. İstedikleri katalizör, 2001’in 11 Eylül’ünde geldi.
Ama elbette, ‘gizli’ bir şeyler de var bu neacon kadrolaşmasının ardında. Üyelerin çoğunun, Başkan Bush dahil, Yale Üniversitesi’nde 200 yıldır varlığını sürdüren ‘Kurukafa ve Kemikler” adlı güç simsarı örgütün üyesi olmaları gibi mesela. Irkçı, faşist ve “şeriatçı” Hıristiyan Evengalist bu elit örgütün kökenlerinin, aslında 1776’da İmparatorluk kuruluşunu ‘belli bir master plana’ göre gerçekleştiren, yöneticileri arasında George Washington ve Benjamin Franklin gibi önemli isimlerin de yer aldığı masonik localarda olması gibi. Hatta Kuzey Amerika kolonilerinini bağımsızlaşıp, düşleri kurulan yeni dünya düzeni’nin lideri , bir başka deyişle ‘Yeni Roma’sı olması için, 1640 devriminden itibaren plan ve hesaplarını yürüten gücün, Britanya burjuvazisine anglo-sakson ait gizli örgütlenmeler olması gibi.
İmparatorluğun Kara Yüzünün Tarihsel Süreçlere Ayrılması
Amerikan istihbaratı ile Savunma Bakanlığı’nın çoğu zaman ortaklaşa gerçekleştirdiği deneylerin başlangıç tarihi 1930’lara kadar uzanır. II. Dünya Savaşı’nın ardından Almanların ve Japonların bu konudaki deneyiminden de yararlanan imparatorluk, Soğuk Savaş sırasında dünyanın en korkunç biyolojik silah deposu haline geldi.
1931 Dr. Cornelius Rhoads, Rockefeller Tıbbi gözetiminde insan derneklere kanser hücreleri aşıladı. Daha sonra Maryland, Utah ve Panama’da ABD Ordusu Biyolojik Silah tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu’na tayin edildi. Buradaki görevi sırasında Amerikan askerlerine ve hastanelerde yatan sivil hastalara radyoaktif madde verilmesini içeren bir dizi deneye başladı.
1932 Tuskegee Frengi Araştırmaları başladı. Frengi teşhisi konulmuş ancak hastalıkları kendilerine bildirilmemiş 200 siyah erkek tedavi edilmek yerine hastalığın seyrini ve belirtilerini izlemek amacıyla kobay olarak kullanıldı. Sonuçta hepsi frengiden ölen bu insanların ailelerine onların aslında tedavi edilebilecekleri asla söylenmedi.
1935 Pelagra Olayı : Milyonlarca insan 20 yıl içinde Pelagra ‘dan (vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık ) öldükten sonra ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri Ajansı nihayet hastalığın kökenine inmek için harekete geçti. Ajansın müdürü en az 20 yıldır Pelagra’nın eksikliğinden kaynaklandığını bildiklerini, ancak ölümlerin büyük kısmı yoksul siyah halk arasında gerçekleştiğinden harekete geçmediklerin itiraf etti.
1940 Chicago’daki 400 tutukluya yeni ve deneysel ilaçların etkilerinin araştırılması amacıyla sıtma mikrobu enjekte edildi. Daha sonra Nürmberg’de yargılanan Nazi doktorlar, soykırımı sırasında kendi yaptıklarını savunmak için bu Amerikan araştırmasını örnek gösterdiler.
1943 Japonya’nın tam kapsamlı biyolojik silah programına karşılık ABD’de Fort Detrick askeri üssünde biyolojik silahlarla ilgili araştırmalara başlattı.
1944 Amerikan Donanması gaz maskelerini ve koruyucu kıyafetleri denemek için insan kobaylar kullandı. Gaz odasına kapatılan bu denekler hardal gazı ve levisit’e maruz bırakıldı.
1945 Ataç Projesi başlatıldı. Nazi bilim adamlarını işe alan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ordu İstihbarat ve CIA, onlara ABD’de çok gizli hükümet projelerinde çalışmaları karşılığında donulmazlık ve yeni kimliklere verdi.
“Program F”, ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından başlatıldı. Bu program, atom bombası üretimindeki en önemli kimyasal maddelerden biri olan ‘florid’in insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran en geniş kapsamlı çalışmaydı. Araştırma sırasında floridin insanoğlunun bildiği en zehirli kimyasallardan biri olduğu ve merkezi sinir sistemi üzerinde büyük hasara yol açtığı anlaşıldığı; ancak elde edilen bilgilerin büyük bölümü atom bombalarının yapımının engelleneceği korkusuyla ulusal güvenlik adına gizli tutuldu.
ABD’nin 34. Başkanı General Dwight D.Eisenhower’ın. Nazi savaş suçlularına çalışmalarını Amerika’da devam etmeleri karşılığında dokunulmazlık verdiği biliniyor. Almanların sayısız insan hayatı ve hayal bile edilemeyecek işkenceler karşılığında elde ettikleri bilgileri edinmek isteyen ABD yönetimi, Nazi toplama kamplarında gerçekleştirilen araştırmalardan “ yararlanılması” emrini vermişti. Daça toplama kampında Yahudiler üzerinde gerçekleştirdiği korkunç deneylerde tanınan Dr.Hubertus Strughold ve onun gibi 34 Nazi “bilim adamı” uzay tıbbı çalışmalarına Amerikan topraklarında devam edebilmeleri için Teksas, San Antonio’daki Radolph Hava Kuvvetleri Üssü’ne getirildi. Ataç Projesi kapsamında toplam 3 bin kadar Nazi savaş suçlusuna ABD ve Kanada topraklarında çalışma izni verildiği tahmin ediliyor. Tarihçiler ve bilim adamları, CIA tarafından Amerikan ve Kanada ( başta MKULTRA projesi olmak üzere ABD’de yapılan bazı deneylerin bir ayağı da Kanada’da sürdürülmüştür.) vatandaşların üzerinde gerçekleştirilen deneylerin çoğunun Nazi ölüm kamplarında yapılan insanlık dışı deneylerin devamı olduğunu ortaya koymuşlardır.
Manhattan Projesiyle Nagasaki’yi yerle bir ettiler. Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelmesiyle Yahudi Kökenlilere yapılan baskılar sonucu, aralarında dünyaca ünlü Nobel Ödüllü fizikçi Albert Einstein’ın da olduğu çok sayıda değerli bilim adamı çareyi ABD’ye sığınmakta buldu. İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken Başkan Franklin Roosevelt’e mektup yazan ünlü fizikçi, Nazi rejiminin yakından atom bombası yapabileceği uyarısında bulundu. Roosevelt, Einstein’ın uyarısını dikkate alarak, atom bombası geliştirilmesini öngören ‘Manhattan Projesi’ni devreye soktu. Ne var ki Einstein, atom bombasının yapımında rol almadığı gibi, buna açık bir dille de karşı çıkmıştı. Ancak Almanya’nın 7 Mayıs 1945’te teslim olmasının ardından, atom bombası yapma işinde korkulduğu kadar ciddiyetle uğraşmadıkları ortaya çıktı. Bu proje çalışmaları sonunda ABD, yaptığı atom bombalarını, Japonya’yı teslim olmaya zorlamak için, Hiroşima ve Nagasaki’ye attı.
1946 Savaş gazilerine hizmet veren hastanelerdeki hastalar,tıbbi deneylerde kobay olarak kullanıldı. Kuşkuları ortadan kaldırmak için ne zaman böyle bir hastanede gerçekleştirilen bir çalışmayla ilgili rapor hazırlansa ‘deney’ sözcüğü yerine ‘araştırma’ ya da ‘inceleme’ sözcüklerinin kullanılması emredildi.
1947 ABD Atom Enerjisi Komisyonu, insan deneklere damardan radyoaktif maddelerin verileceği deneylere başlayacağını bildiren gizli bir belge yayımladı. CIA, Amerikan istihbaratı tarafından silah (zihin kontrol, beyin yıkama aracı) olarak kullanılabilmesi için LSD araştırmalarına başladı. Hem sivil hem asker denekler haber verilerek ya da verilmeyerek bu kullanıldı.
1950 Savunma Bakanlığı, nükleer silahların çöllerde denenmesi ve bombanın etki içinde kalan insanların sağlık problemlerin ve ölüm oranlarının gözlemlenmesi için planlar yapmaya başladı. Amerikan kentlerinin biyolojik saldırı durumunda ne ölçüde zarar göreceğini belirlemek için ABD donanmasına bağlı gemiler San Francisco kentine bakteriden oluşan bir bulut püskürttü. Çok sayıda insan zatürree benzeri belirtiler göstererek hastalandı.
Soğuk Savaş’la birlikte Rusların zihnin kontrolü alanında kaydettikleri ilerlemelere karşılık CIA da zihin kontrol tekniklerine ilgisini ve bu konudaki araştırmalarını yoğunlaştırdı. Dehşet veren araştırmalarda, psiko-tropik ilaçlar kullanılarak beyin yıkama ve insan zihnini kontrol etme deneyleri yapıldı. Vietnam Savaşı sırasında sorgulanan insanları itirafa zorlamak için aynı yöntemler kullanıldı. Belki de tüm bunlar arasında en rahatsız edici olanı, belgelerin büyük bölümü sonradan CIA tarafından yok edildiği için ve ilgili kişilere ulaşılamadığı için insan kobaylar üzerinde yapılan deneylerin gerçek boyutlarının bilinmiyor olması. Zihin kontrolü deneyleri arasında en acımasız ve en geniş kapsamlı olanı 50’li yıllarda başlayıp 70’lere kadar ünlü MKULTRA projesiydi. Üniversitelerde, hapishanelerde, akıl hastanelerinde, yetimhanelerde ve uyuşturucu bağımlıları rehabilitasyon merkezlerinde yürütülen deneylerin yanı sıra kentlerin olası bir saldırıya karşı ne kadar dirençli olduğunu ölçmek için kalabalık yerleşim birimleri de kimyasal ve biyolojik maddelere maruz bırakıldı.
1951 Savunma Bakanlığı hastalığa neden olan bakteri ve virüslerin kullanıldığı açık hava deneyleri başlattı. 1969 yılına kadar süren bu deneylerde geniş kitlelerin bu bakterilere maruz kaldığından kuşkulanılıyor.
1977 Amerikan anayasası vatandaşlar üzerinde gizli askeri deneyler yapılmasına izin veren madde Körfez Savaşı’ndan sonra bazı sivil örgütlerin girişimiyle böyle bir maddeden haberdar olunması sonrası sağlandı. Savunma Bakanlığı ya da bakanlığa bağlı sözleşmeli kurumlara yirmi yıldan uzun bir süre, olanlardan tamamen habersiz Amerikan halkını kimyasal ve biyolojik maddelerin denenmesinde “kobay” olarak kullanma izni verildi. ABD Anayasası’nda “Savaş ve Ulusal Savunma” başlığı altında “Kimyasal ve Biyolojik Silah Programı” adındaki 1520 . maddede şu ifadeler yer alıyordu. “ Savunma Bakanlığı , kimyasal ya da biyolojik maddelerin sivili vatandaşlar üzerinde kullanımını gerektiren deney ya da araştırmaları ancak deneyin gerçekleştirileceği bölgelerdeki kamu görevlilerinin deneyden önce bilgilendirilmeleri durumunda gerçekleştirebilir.”
Bu inanılmaz madde, 30 Temmuz 1977 tarihinden itibaren 20 yıl süreyle yürürlükte kaldı. 1997 yılında Joyce Riley von Kleist adındaki bir hemşire bu konuyu radyoda dile getirince böyle bir yasa maddesinin olduğuna inanmak istemeyen insanların tepkileriyle karşı karşıya kaldı. Halkı uyarmak isteyen sivil kuruluşların dağıttığı broşürlerde, “ Amerikan vatandaşları dikkat ! Geçmişte bilmeden, istemeden Savunma Bakanlığı’nın gerçekleştirdiği deneylerde kullanılmış olabilirsiniz. Yasa maddesinde, ‘Denek olarak kullanılan vatandaşların bilgilendirilmesi gereklidir’ diye bir ifade yer almıyor. Sırf maddede geçen ‘Önce yerel bir görevlinin bilgilendirilmesi ‘ koşulunun yerine getirilmiş olması için, deneyden önce sadece semt çöpçüsüne bile haber verilmiş olabilir” deniliyordu.
Kamuoyunun tepkisinin giderek artması üzerine dehşet verici yasa maddesi Bill Clinton’un başkanlığı sırasında 18 Kasım 1997’de sessizce geri çekildi ve insanlar üzerinde bu tür deneyler yapılması yasaklandı. ( ! ) (1)
Hiroşima ve Nagazaki Unutulmasın !
Birçok ülkeyi ‘kitle imha silahı geliştirmek ‘ ile suçlayan ve bu bahaneyle Irak’ı işgal eden imparatorluk bundan 61 yıl önce tarihin en korkunç kitle silahını saldırılarını gerçekleştirmişti. Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları, yüz binlerce can aldı ve milyonlarca hayatı cehenneme çevirdi.
“Bu bir atom bombası. Bu, tarihteki en önemli, en büyük şeydir.” ABD Başkanı Harry S . Truman, Japonya’nın Hiroşima kentinin radyoaktif ateşle kavrulduğu gün dünyaya böyle sesleniyordu. Turman bu sözlerle, Hiroşima ‘da neler olduğunu anlamaya çalışan dünyaya gözdağı vermekteydi. Tarihin o güne kadar gördüğü en korkunç kitle imha silahı olan atom bombası, üç gün sonra Nagazaki’de patlayacaktı.
Tarihin bu ilk atom saldırısında, her iki kentte yüz binlerce insan hayatını kaybetti. İlk atom bombası, 140 ile 160 bin kişiyi öldürdüğü veya yaraladığı. Radyasyon ve çeşitli biçimlerde yaralanan çok sayıdaki insan da, sonraki yıllarda yaşamını yitirdi. Kentteki simgesel mezardaki listeye bu yıl ölen 5142 ismin daha eklenmesiyle, toplam Hiroşima kaybı sayısı 237 bin 62'e yükseldi.Kentte halen çocuklar sakat doğuyor, yeni kuşaklar kansere yakalanıyor. 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan ikinci atom bombası da, o gün 70 bin can aldı. Nagazaki’deki korkunç radyoaktif etki de, on yıllar boyunca devam etti.
Peki İmparatorluk buna bütün dünya ayağa kalkarken bu vahşete karşı açıklamayla kendini savunmaya çalıştı. “Atom bombasının, Amerikalı askerlerin ölmesini engellemek için kullanıldığı” ve savaşın devam etmesi halinde “20 bin “ imparatorluk askeri ölebileceği söylendi. İlerleyen yıllarda , rakam gederek yükseldi ve “milyonlar” oldu. Truman, 15 Aralık 1945’te “ Çeyrek milyon imparatorluk gencinin ölümündense, iki Japon kentini feda etmeyi tercih ettim” derken 1946 sonlarında bu rakamı 500 bine, Ekim 1948’de “250 bin Amerikalı ve 250 bin japon”a çıkardı. Nihayet 28 Nisan 1959’da , dünya tarihinin en utanmaz açıklamasını yaparak “ Atom bombalarının kullanılması, milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır.”
Bundan iki yıl önce Japonya’da yapılan törenlerde Hiroşima Belediye Başkanı Tadatoşi Akiba, törende yaptığı konuşmada, ABD’nin halen küçük nükleer silahlar geliştirmeye çalıştığını hatırlattı ve “Amerikan hükümetinin bencil dünya görüşü, uç noktaya gidiyor” diye konuşurken 11 yaşındaki Koya Yurino da “ 59 yıl önce 6 Ağustos sabahı, başka bir yaz sabahıydı. Ama tek bir atom bombası, onu insanlığın asla unutamayacağı bir sabaha çevirdi.” diyordu.
Hepimizin çocukluğu Kızılderili’lere düşman olarak kovboyları tutarak geçti. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünyayı Amerikan filmlerinde Amerikan bayrakları kurtarıyordu. Neyse ki ben muhalif bir ailede büyüdüğüm için Mahsuni’nin Amerika Katil ! Katil ! sözleriyle kulaklarım hep doluydu. Dünyayı kurtarırken Nazi savaş suçlularına ülkesinin imkanlarını sunan demokrasi havarisi imparatorluk bir sabah bize Nagazaki ve Hiroşimayı hediye etti. Binlerce insanı öldürdü veya sakat bıraktı. Ayrıca yılarca sürecek hastalıklar, sakatlıklar ve kanserli kuşaklar yarattı.
Bugün İran’a nükleer silah üretmek kaygısı ile saldırmak için yandaş toplamaya çalışan imparatorluk dün neler yaptığını bir gözden geçirmesi tarihten utanması gerekmektedir. Üstelik iki yüzlülük yapıp dünyadaki çok kutuplu bir yapılanmayı oluşturacak Rusya, Çin, İran, Hindistan ve Şangay Beşlisi arasındaki anlaşmaları Hindistan’ın nükleer enerjiyi barışçı yollarla kullanacağı gerekçesiyle destekleyerek parçalamaya çalışıyor. Hindistan’ın İran’la yaptığı anlaşmaları düşünürsek İran’ın elini güçsüz bırakmayı hedeflediği çok ortada. Yeni atom bombaları benzeri etkiler dünyamızı beklediği düşünmek bile korkunç.
Vietnam’daki Vahşet Unutulmasın
Üzerinden 30 yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen, İmparatorluğun ordusunun Vietnam’da işlediği suçlar hala tartışma konusu oluyor. ABD’nin Ohio eyaletinin Toledo kentinde yayınlanan ‘The Blade ‘ adlı gazetenin konuya yönelik yaptığı araştırmalar ajansa düştü. Gazete o tek bir Amerikan müfrezesinin yaptıklarını anlatırken insanı dehşete düşürüyor.
101. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı “Kaplan Birliği”nin Orta Vietnam’daki “Quang Ngai” ve “Quang Nam” bölgelerinde yaptıklarını yeniden gündeme getirdi. Gazetede “Kaplan Birliği”ne bağlı askerlerin, Vietnam savaşının en kanlı sahnelerinin geçtiği belirterek şöyle yazıyor.” 7 ay boyunca ‘Kaplan Birliği’ orta sıradağlar bölgesinde hareket etti ve yüzlerce sivili katletti. Bazılarını da işkence yaparak sakat bıraktılar. Bu kan seli asla Amerikan kamuoyuna duyurulmadı.”
Amerikan ordusunun Vietnamlı gerillaların Vietkong’dan destek almalarına engellemek adına, bölgedeki köyleri yakıp yıktıklarını. Köylerdeki ve tarlalardaki köylüleri kadın erkek genç yaşlı ayrımı yapılmadan katledildiğini yazdı.
‘Kaplan Birliği’nden askerlerle yapılan röportajlarda ise şunları söylemişler. Eski asker ve şu an itfaiyeci olan Ken Kerney, “Güvenli bir bölge yoktu. Her zaman korkuyordunuz, hep kambur halde dolaşıyordunuz. Böyle şeyler yaşandı”derken Vietnam’da çavuş ve tim lideri görevi yapan William Doyle öldürdüğü insan sayısını unuttuğu belirterek “ Hayatta kalmak için güçlü bir iradeye sahip olmanız gerekiyordu. Her koşulda hayatımı kurtarmaya çalıştım. Benim önceliğim buydu ve içgüdülerimle hareket ettim” diyordu.
Askerlerin ortak söyledikleri ise daha tüyler ürpertici , “ Köyleri yakmanın, sivilleri öldürmenin ve sığınaklara el bombası atamanın ordunun o zaman sık sık başvurduğu bir “taktikler” olduğunu” söylüyorlar. Ayrıca o dönem “subayların katlettikleri Vietnamlı sayısına göre terfi ettirildiklerini de hatırlatıyorlar.“Kaplan Birliği” askerleri 1971 yılında ordu tarafından soruşturmadan geçirilmiş ancak hiçbir asker yargı önüne çıkmamış.
17 yaşında Missourili bir gençken sokak kavgasında işlediği suçlar ve cezaları affedilerek Vietnam’a giden Doyle adına bir amerikan vatandaşı ise gazeteye şöyle konuşuyor. “ Benim Vietnam’da gördüklerim yanında, ‘Kaplan Birliği’ kilise korosu gibi kalır. Eğer bir ormanın içinde patika yolunda ilerliyorsanız, tereddüt eden ölür. Öldürdüklerimin hepsini de hayatta kalabilmek için öldürdüm. ‘Kaplan Birliği’nin zalimlik yaptığını söylüyorlar. Bu iltifat gibi. Çünkü benim gördüğüm felaketi kimse anlayamaz.”
‘Kaplan Birliği’ni kuran emekli albay David Hacworth yaşananların bilinenlerden daha vahşi oyduğunu itiraf ederken. “Vietnam baştan sona kadar berbattı. Cephesiz, sinir bozucu bir çeşit savaştı. En baştan olaylar kontrolden çıkmıştı. Yüzlerce My Lai var” diye konuşuyor. ABD ordu sözcüsü Kevin Curry söz konusu yazı dizisindeki ifadeleri incelediklerini yeni bir soruşturma açmaya gerek görmediklerini belirtiyor.
Colombia Üniversitesi’nde doktora yapan Nicholas Turse, hükümet arşivlerindeki çalışmaları sırasında, benzer yüzlerce olayla karşılaştığını söylüyor. New York Times’ın sorduğu sorulara şöyle cevap veriyor . “Bu konu hakkında 1.5 yıl boyunca araştırma yaptım . Söylenenler bilinenlerin dışında şeyler değil. Korkutucu olan bu olayın yüzlerce olaydan bir olması.” Bu konularla ilgili ancak 36 dava açıldığı ve yalnızca 20’sinin mahkumiyetle sonuçlandığını belirtiyor. Gazetede ayrıca ”Vietnam’daki Amerika” adlı araştırma kitabında Guenter Lewy, bu savaş sırasında bir askerin bir sivili öldürmesi durumunda, olayın savaş suçu sayılmadığına dikkat çekiyor ve “kendilerinden ‘kelle sayısı’ sorulan ve birliğindeki askerlerin disiplinsizliğini saklamak isteyen müfreze liderleri genellikle böyle olayı ‘kaçmakta olan şüpheli bir sivil Vietnamlı vuruldu’ diye rapor ediyordu.” Diyerek açıklıyor. (3)
Bizim Rambo filmlerinde gördüğümüz kötü Vietnamlılar Rambo’ya türlü işkenceler ediyorlardı. Sonra işi biraz yumuşatan sinemalar çektiler.‘Günaydın Vietnam’ filminde olaydan habersiz bir spikerin radyo programları ile askerlere moral vermek için Vietnam’a getirilmesi anlatılıyordu. Oradaki genç bir Vietnamlıyla dost oluyordu. Ama çocuk bir gün bir bombalama olayına katılıyor ve spiker (Robin Williams) neden yaptığını sorduğu. Bu en çarpıcı sahnede çocukta ona siz ‘benim amcamı, kardeşimi “ ve ailesinden öldürülen diğerlerini de sayarak “siz bizim düşmanımızsınız” diyerek sebebini açıklıyordu. Bir sürü filmler izledik hepsi imparatorluk askerlerini öyle yada böyle haklı gösterdi veya olaylar habersiz gösterdi. Böylece beşinci büyük üst yapı kurumu olan medyanın devletin ideolojik aygıtı olarak gerçek işlevini yerine getirmiş oldu.
Peki ya gerçek neydi işte yukarıda belirttiğimiz gibi yaşananlar ortaya çıkanlarında yanında herhalde küçük bir noktaydı. Vahşet bu gün Vietnam savaşı resimlerini internette şöyle bir araştıranların görebileceği ya da gazetelerdeki o çok bilinen ‘küçük kız çocuklarının çırılçıplak askerlerinin attığı bombalardan kaçarken amerikan askerlerinin ortasında kaldığı resim ya da ‘diz çöktürülüp kafasına silah dayalı bir gencin’ görüntüsüyle gözler önüne seriliyordu. Ancak bu fotoğraflar yaşanan vahşetin ancak bir karesiydi. Biz bugün Irak’ta İmparatorluk askerlerinin Iraklılara neler yaptığını ya da Guantonumo da yaptığı vahşeti canlı izleyebiliyoruz. İşte gerçekler bunlarken imparatorluk hala demokrasi havarisi olmakla övünüyor. İmparatorluk öncelikle bugün savaş içinde sendromlar geçirerek tedavi görmesi gereken bir çok askerine tedavi yerine biyolojik silahlar üretirken denek olarak kullanarak ne kadar ‘demokratik’ olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Holiwood Artisti Ronald Reagan
İmparatorluğun 40. Başkanı Ronald Wilson Reagan holivood artistliğinden devlet başkanlığına kadar ilerlemişti. Yalnız heyulasında dünyayı da umarım film seti sanmamıştır. Çünkü dünyayı kurtarmak için kötü Kızılderileri yok etmek için uğraşlarını hatırlarsak sanırım yaptıklarını bir parça anlamlandırabiliriz. Yine eline bulaşan kan nasıl temizler bilemiyorum. Ülkesinde hangi atlarla anılırsa anılsın tüm dünya hakları onu şöyle anmakta. Bu konuyu araştıran Dennis Hans (3) biraz da kara mizah örneği ile şöyle toparlamış isimleri;
“Afganistan : ‘Afyon Ronnie’ Afyon çiçeğinin isminin Regan’a verilmesinin sebebi, Reagan’ın Fafganistan uyuşturucu endüstrisinin patlamasına 1980 yılında Sovyet karşıtı şeriatçılara destek verme yoluyla sunduğu büyük katkılardır. Reagan’ın favori militanları, Kızılordu veya sivil uçakları hedef almadıkları zamanlarda, afyon ekip Avrupalı eroinmanların dörtte üçünü, Amerikalı eroinmanların dörtte üçünü, Amerikalı eroinmanların üçte birini besledi. Sonucun üzerinde durmaya gerek yok. Yüz binlerce Afgan’ın ölmesi, iç savaş ve zalim bir yönetimin başa geçirilmesinin ardından Afganların Taliban’ın El Kaide’ye ve Usame bin Laden’e kırmızı halılar sermesi, ki bin Laden .... Hikayenin gerisini biliyorsunuz.”
Bugün senaryonun gerisi malum, beslenilen Laden 11 Eylül sonrası terörist ilan edildi. Afganistan ve Irak işgal edildi. Soğuk Savaşta yaratılan”Yeşil Kuşak” önce Komünizmle mücadelede kullanıldı ve şimdi baş düşman edildi. Bu soğuk savaşta bu militanları destekleyen imparatorluk parasal kaynağını buralarda ekilen afyon tarlalarından elde etti. Afyonları işleyip hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da gençleri zehirleyerek onların parasıyla da demokrasi insan hakları havarisi olarak kendi lanse ediyor. Dünya sahnesine olsa olsa kötü bir senaryo olan bu oyunun çok sürmeyeceği ortada.
Angola : “Tahta Bacak” Bu parlatılmış meşe ağacından bacak, Soğuk Savaş’ın komutanından derin bir mesaja gönderme yapıyor. Bu komutan ki, Güney Afrika’nın ırkçı apartheid rejimiyle işbirliği yaparak Angolalı faşist lider Jonas Savimbi ve onun UNITA’sını korudu. Böylece mezarları bir kenara koyarsak, Angola’da protez bacak ve kol piyasasında bir patlama yaşandı. “
Arjantin: Regan Adaları: Eski Falkland / Malvinas adaları, Arjantin’e bağlı değil. Ama Arjantinliler, Reagan’ın kendi ülkelerinde sivil yönetim kurulmasındaki rolünü onurlandırmak için yeni bir isim bulunmasında oy kullandılar. Onun işkenceye eğilimli generallere ( bu generaller muhalifleri ve onların yakınlarını ‘kaybetme’ yeteneğine sahipti ) verdiği bitmez tükenmez destek, Genelkurmay’ı , eğer adayı alırlarsa Reagan’ın kendi taraflarında olacağına inandırmıştı. Ama yanıldılar.
Kamboçya : “Kafatası Torbası Reagan” bu kullanışlı Kızıl Kmerv torbası, 25 adet kafatası alıyor. Kafatası Torbası , Reagan yönetiminin Pol Pot’un 1981- 1989 yılları arasında Kamboçya’da yürüttüğü katliamlara verdiği biraz desteği ve Reagan’ın BM’de Kızıl Kmer ‘i Kamboçya’nın yasal hükümeti olarak tanımasından esin alınarak konuldu.”
Kosta Rika: “El Ranzko Reagan” Bir CIA ve kontra işbirlikçisinin elinde olan Kosta Rika ya El Rancho Reagan (Reagan Çiftliği) denilirdi. Kontracı katiller arka planda keyif çatarken, kasalar, Kosta Rika yetkililerine hak ihlallerini görmezden gelmeleri ve kilolarca kokainin ABD’ye gönderilmesi için verilen rüşvetlerle doldu taştı.”
Bugün İmparatorluk koka üretimiyle suçladığı ve neoliberal politikaların baş düşmanı “ABD’nin kabusu “ diye adlandırdığı Bolivya’nın ilk yerli Devlet Başkanı Evo Moroles’e ateş püsküren açıklamalar yapıyor.(15.03.2006 AHT) Latin Amerika’da muhalif hareketlere karşı beslediği “kontra çetelere” beslemek için Kosta Rika’da kokain üretilmesine karışmazken bugün birden doğruları hatırlıyor. Öyle ya Tanrı’dan yine mesajlar almış olabilirler çünkü Irak’ı işgal etmesini Bush’un Tanrı istemişti.
El Salvador: “Reagan Misyoner Pozisyonu” Sakın yanlış anlamayın üst düzey yetkililer Alexander Haig ve Jeane Kirkpatrick tarafından oluşturulan Reagan Misyoner Pozisyonunda, üç rahibe ve yanlarındaki işçi, birer Marksistti ve bu nedenle masum olamazlardı. Ayrıca onların kontralar tarafından öldürülmesi planlı bir infaz değil, bir kazaydı. Haig, rahibelerin çıkmaz yola gittiğini ve gerilla ‘çatışmasında’ öldüğünü söyledi. Bu çapraz ateşte de ırzlarına geçilmiş miydi ? Reagan Misyoner Pozisyonunda ağzı hayır diyor ama gözleri evet.
O yıllarda rahibeler muhaliflere destek verdiği için kontralar tarafından önce ırzlarına geçilmiş sonra öldürülmüşlerdi. Bugün bundan daha da kötüsü var. Binlerce kadın savaş sırasında ırzına geçildiği ve istemedikleri halde doğurdukları çocuklarıyla yaşam mücadelesi veriyor. Bunu en güzel “ Kaplumbağalarda Uçar” filminde tecavüze uğramış bir genç kadının istemeden doğurduğu çocuğu bir su birikintisinde her seferinde boğmak isteyip ana yüreğiyle boğamayışını geçirdiği ruhsal tranvaları çok güzel anlatıyordu. İnsanın nasıl bir çağa uyandığımızdan utanmaması elde mi?
Honduras: “Reagan’ın Haydutları” 316. Tabur, CIA destekli işkenceci ve katillerden oluşuyordu. Onlar Honduras’ı isyancılardan ve muhaliflerden temizledi. Reagan’ın sevgili kontralarına yardım ettiler ve sivil görünümlü askeri yönetimin devamını sağladılar. “
Haiti: “Dr.Ronnie” : Diktatör Duvalier yandaşları, Regan’a Haiti’nin en büyük ünvanını verdiler. “Kleptokrasi Doktoru” Baba Doktor Reagan ve Bebek Doktor Duvalier buluşurken, Reagan’a verilen onur şu anlama geliyor: “Sen, cahil Haiti halkı gibi, Bebek Doktor’un savurganlıklarını asla kınamadın.”
İmparatorluk yanlısı Haiti Diktatörü Dualler halk tarafından gereksiz harcamaları yüzünden sürekli protesto ediliyordu. İmparatorluk ise sonsuz desteğini sunduğu bu diktatör tarafından Başkanına en büyük onur ünvanı verilerek ödüllendirildi.
Kuzey Irak: “Hardal Regan” Hardala bulanmış insan etinden daha iştah açıcı ne olabilir ki? Ya da hardal gazına ? Iraklı Kürtler, Reagan Acı Biber’e kendilerine hardal gazına bulanırken Saddam’a verdiği destekten dolayı minnettar.
İmparatorluk İran ve Irak savaşında Irak’a destek olmuştu. Saddam’ın kendisine muhalif olan Kuzey Iraklı Kürtlere hardal gazı atmasına göz yummuştu. Bugün Ortadoğu’da İmparatorluğun en büyük müttefiki Kürtler ve Saddam’ı yıkmada en çok onlara güveniyor Irak’ı ve Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmada en çok onları kullanmayı düşünüyor. Peki ya dün hardal gazı yiyen Kürtler ya bizim Kürtler neye güvenip İmparatorluğun Ortadoğu’yu şekillendirmesinde rol almayı düşünüyor. Bunları anlamak çok zor değil mi? Geçen yazımda belirtim İmparatorluğun Ortadoğu Halklarının her biri için ayrı bir politikası var. Satrancın hamleleri gibi bizle oynuyor biz uyuyoruz. Üzücü olan bu !
Lübnan: “ Göz Kırpan Reagan” Lübnan Falanjist militanlarından birinin evinin girin, mutlaka Ronnie’nin tek gözünü kırptığı bir fotoğrafını görürüsünüz. 1982 yılında Reagan , Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gerillalarının Beyrut’tan çekilmesinin karşılığında, geride kalan Filistinlilerin güvenliklerini sağlama teminatı verdi. FKÖ çekilir çekilmez Reagan da ABD barış gücünü geri çekti. İsrail askerleri de, Sabra Şatilla kamplarını falanjistler, binlerce savunmasız kişiyi öldürdü. Reagan’ın kime göz kırptığı anlaşılıyor değil mi?”
Yıllar önce İstanbul’da “Beyrut’a Veda” filmini izlemiştim. Beyrut’un o güzel günlerinin son zamanlarını ve çatışmaların başlangıç noktalarını bir gencin gözünden anlatıyordu. Ortadoğu’nun İsviçre’si denen Lübnan, geçmişte bütün Ortadoğu’nun paralarının bulunduğu bankaların olduğu ve sahilleri ile turizmin cenneti olan gelişmiş modern ülke hüviyetinde idi. Sonra malum İsrail’e destek adı altında Filistin Kurtuluş Örgütü’yle Hıristiyan Falanjistlerin karşı karşıya getirilmesi. Müslüman ve Hıristiyan halkın bir arada yaşadığı Beyrut’un önce çatışmalarla kan gölüne dönüştürülmesi ve sonra ikiye bölünmesi. Filmin kareleri ve okuduklarımı birleştirdiğimde belki de ömrümce beynimden çıkmayacak sahneler oluştu.
Nikaragua: “Reagan Duvarı” Vietnam’da ölen Amerikalıların anıtından model alınan Reagan Duvarı’nda, ”ahlaki yönden Kurucu Atalarımızın eşdeğeri “ olan kontraların binlerce sivilin adı yazılı.”
Güney Afrika “Reagan’ın Beyaz Sarayı” Bizi, Reagan’ın zevkten dört köşe olduğu Pretoria’da beyazların güç kazandığı zamana götüren bir konak. 10 rant öde ve sana siyah hizmetçilerin hizmet etmesini veya Nelson Mandela ’nın bordum da sorguya çekilmesini iste. Afrika Ulusal Kongresi’nin Sovyetler’den yardım aldığını söyle ve onları terörist ilan et. Aynı Reagan’ın yaptığı gibi. Güney Afrika Savunma Bakanı ve CIA şefinin hayaletiyle komplolar hazırla. Namibya’yı nasıl ele geçireceğini, Angola ve Mozambik’i nasıl karıştıracağını düşün .Elbette yüz binlerce kişi ölecek ama omlet yaparken birkaç yumurta kırılacak elbet....”
Bu meşhur söz o zamanlar Reagan’ın ağzından çıkmıştı. İnsanları yumurta kabuğu kadar görmeyen bu insanlar dünyayı yönetmeye kalkıyor. Yıllarca Güney Afrika’nın zümrütlerini sömüren doğal kaynakları sömüren imparatorluk bugün bir avuç beyaza yıllarca yönettirdiği ülkeden elini çeker gibi gözüküp Mandela’yı ilk yerli devlet başkanı yapan sürece ses çıkarmasa da ilerde nasıl kefenler biçer Afrika halklarına bunu kimse bilemez. Ama bildiğimiz gelecekte böyle bir sürecin Afrika Halklarının zararına İmparatorluğun ulvi çıkarına olacağı çok açık.
Zaire: “Reagan Sopası” Sürgüne gönderilmeden önce Başkan Mobutu Sese Sek, altın kaplama bir bastonla dolaşırdı. O zamanlar, Reagan sopası bir muhalifi yola getirmek için bire birdi. O baston şimdi Kinsaşa müzesinde. Mobutu’nun Reagan doktrininden bir servet yaptığı ABD-Zahire-Güney Afrika işbirliğinin simgesi olarak duruyor.”
“Tabii Endonezya, Doğu Timor, Filipinler, Brezilya ve Şili’den de Reagan’a verilmiş birçok onur var. Ama bu günlük bu kadar yeter ! “ (4)
O dönem biliyorsunuz meşhur ikili vardı. Reagan – Teacher . Bizde de sayın bu üçlüye konulan isimler vardı. Sanırım biraz hafızanızı zorlayıp bunları bula bilirsiniz.
Dünyayı Yok Oluşa Götürecek Serüvenin Başlangıç Noktası
Asıl anlatmak istediğim bütün bu olanların hızlı silahlanma getirdiğidir. İmparatorluk bütün dünyaya hakim olmak ekonomisi ayakta tutmak için hızla silahlanmakta ve silahsızlanmayı öngören anlaşmalara yanaşmamaktadır. Tabii ki teknolojik gelişmeler bu büyük ekonominin çevre kirliliği ile sera gazlarının etkisi gibi faktörleri yaratarak yaşayan dünyamızı yok oluşa götürmesi gerçeğidir. Geçen yazımda da belirttiğim gibi İmparatorluk Roma İmparatorluğuna özenmiştir. Ama unutulmasın Roma İmparatorluğu ne kadar egemenlik kurarsa kursun ABD İmparatorluğunun dünyaya üzerinde kuracağı hakimiyet karar olamayacağı gerçeği. Bu gerçeğin bizi bekleyen sonucu ise küresel ısınmadır. “Küresel ısınma nasıl oluşmakta?” ve “dünyamıza neler getirmekte?” sorularının cevabını şöyle verebilirim.
Öncelikle dünya en çok kim silahlanıyor ? SIPRI’nin (ünlü bir araştırma şirketi) yaptığı bu araştırma da; ”2004 yılında, soğuk savaştan bu yana ilk kez küresel silahlanma harcamaları 1 trilyon doları aştı. Irak ve Afganistan işgalleri devam ederken, dünya çapındaki askeri harcamaların 2004’te , yüzde 5 artarak 1 trilyon 32 milyar dolara çıktığını açıkladı. Bu rakam, küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 2.6’sını oluşturuyor. ABD’nin tüm askeri harcamaların yüzde 74’ünü tek başına gerçekleştirdiğini (455.3 milyar dolar) ortaya koyuyor. ABD’nin askeri harcaması, kendisinden sonra gelen 32 ülkenin askeri harcamalarının toplamından daha fazla. Elbette bu tablo ABD’nin askeri harcamalarından ibaret değil. Silah satışları olmadan bu tablo eksik olacaktır. Araştırma ABD’nin 2003’teki tüm silah satışlarının yüzde 63’ünün gerçekleştirdiğini gösteriyor. SIPRI’nin yaptığı bu araştırma da en çok silah satan 100 şirketin satışlarını yüzde 25 artırdığını, bu şirketlerin 2002’de 188 milyar dolar olan silah ve mühimmat satışlarının, 2003’te 236 milyar dolar tutarına eriştiğini bildiriyor. Ayrıca tablo da ABD’yi, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ardından da Rusya ve Çin geliyor. (5)
Ayrıca ABD ve İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na ( NPT) imza atmamış olması da başka bir gerçek . Şaron’un “barış içinde Ortadoğu” için 75 nükleer başlıklı olan silahlarını 300 kadar çıkardığı, bunların kitle imha silahı (biyolojik, kimyasal ve nükleer) olduğu ve yalnız Ortadoğu’yu değil bütün dünyayı birkaç kez yok edecek güçte olduğu biliniyor. Ama şu unutulmasın ki ABD’nin bugün en çok suçladığı İran ve Kuzey Kore bu anlaşmayı imzalamıştır. (6) Buna rağmen Uluslar arası Atom Enerji Araştırma Kurumu Başkanı El Baradey ‘in verdiği raporlar da Hindistan’a nükleer güç konusunda onaylayıcı desteklerler veren açıklamaları ne kadar samimidir.
Görünen o ki daha önceleri “Soğuk Savaş” bahane edilirken şimdi de “uluslar arası terörizm” bahane edilerek silahlanma süreci hiç durmadan devam ediyor. Yeni Bloklaşmalar ortaya çıkıyor ve daha büyük hesaplaşmalara doğru gidiyoruz dolu dizgin. Peki dünyanın bu süreçte daha ne kadar biz insan oğlunun tahrifine katlanacağını hiç düşünmeden nereye gidiyoruz? Asıl sorun budur işte.
Küresel ısınmaya karşı, atmosfere sera gazı salınımını engellemeyi öngören Kyoto Sözleşmesi, şubat 2005 ‘te Fas’ın Marakeş kentinde bir araya gelen 167 ülkenin çevre bakanları ve temsilcilerinin büyük çoğunluğu tarafından benimsendi. Kyoto Sözleşmesi’nde, 39 sanayi ülkesinin karbondioksit başta olmak üzere sera etkisine yol açan gaz emisyonlarını 2010 yılında 1990 yılındakine göre yüzde 5.2 azaltmaları öngörülüyor. Fakat ortada ciddi bir sorun var: Tüm dünyada atmosfere salınan karbonunu yüzde 36.1’inden sorumlu olan ABD, bu sözleşmeye uymayı reddediyor. Bununla kalmıyor, iktisadi büyüme hedefiyle bu oranı daha da artıracağını alenen açıklıyor. Dediğini de yapıyor son on yılda ABD’nin ulaştığı atmosferi kirletme payı dev boyutlara ulaştı, yüzde 22.9’dan yüzde 36.1’e yükseldi. Hal böyle olunca, en büyük atmosfer kirleticilerinden Japonya ve Avustralya’da sözleşmeyi onaylama konusunda direniyor. Bu durumda Kyoto sözleşmesi bir iyi niyet sözleşmesi olarak işlevsiz olmaktan öteye geçmiyor.
Doğal felaket olarak adlandırılan ama günümüzde artık doğal felaket olmaktan çıkan felaketlerle karşı karşıyayız. Dev kasırgalardan, ciddi kuraklıklara kadar pek çok hadise küresel ısınmayla yakından ilgili; kürsel ısınma ise atmosfere salınan sera gazlarından, daha ziyade de karbondan besleniyor.
Küresel ısınma, pek çok canlı türünün ayak uyduramayacağı bir hızda gerçekleştiği için, eko-sistemler bozuluyor, canlı türleri ortadan kalkıyor, doğal denge bozuluyor. Böyle giderse 2100 yılına bile gelmeden dünyadaki ortalama sıcaklığın bugüne göre 5- 8 derece yükselebileceği belirtiliyor, ki bu canlıların uyum sağlayamayacağı kadar ‘ani’ bir ısınma anlamına geliyor. Dolayısıyla, doğadaki türlerin çok önemli bölümünün ortadan kalkması bekleniyor. Ama hiç merak etmeyin zaten bu doğal kaynakların mevcut sorumsuzlukla kullanılması halinde , gezegenimiz bizi ancak 2050’li yıllara kadar idare edebilecek. İnsan neslinin pek azı oda belki 2050’li yılların sonrasını görebilecek.
Çevre uzmanları, Akdeniz’de su sıcaklığının son 3 bin yılın en yüksek düzeyine ulaştığını açıkladı. Su sıcaklığının ortalama 27 dereceye kadar çıktığı belirlendi. Bu sıcaklık Akdeniz’de yüzyıllardır belli bir ısı istikrarına göre yaşayan canlılar açısından bir tehlike sınırı oluşturuyor. Deniz sıcaklıklarının Akdeniz’de normalde ağustosta 24 dereceye ulaştığını, ancak sera etkisi nedeniyle son yıllarda bu sıcaklığın 25- 26 dereceye çıktığını belirten uzmanlar, 2004 yılında sıcaklığın Adriyatik kıyılarında 28, Hırvatistan kıyılarında 29 derece olduğunu vurguluyor.
Deniz yüzeyindeki suyun ısınması, rüzgarları, özellikle de okyanus bölgelerindeki büyük kasırgaları yakından etkiliyor. Bir tahmine göre, deniz yüzeyi ısısındaki 3-4 derecelik bir artışın, şu andakilerden yüzde 50 yıkıcı bir güce ve saatte 350km hıza ulaşan hortumları açığa çıkarması mümkün. Böylelikle sadece dev okyanus kasırgaları değil, son yıllarda Ege ve Akdeniz’de yaşanan ve ciddi tahrip gücüne ulaşan fırtına ve hortumların sebebi de anlaşılabilir.
Mevcut rüzgarların tahrip gücünde meydana gelebilecek yüzde 50’lik bir artışın, deniz kıyılarında ve adalardaki ormanları büyük ölçüde tahrip edeceği hesaplanıyor. Ayrıca, meşhur El Nino kasırgası sırasında değişen yağış düzenleri, Kosta Rika’nın yüksek bölgelerindeki sisli ormanlarda yaşayan ve yavrulamak için bahar yağmurlarının oluşturduğu gölcüklere ihtiyaç duyan altın kurbağalarının yol olmasına yol açtı.
Küresel ısınma, pek çok canlının üreme zincirini dağıtıyor. Sorunu bir örnekle açıklamak faydalı olabilir. ABD’nin Delawera Körfezi, Doğu Sahili’ndeki ‘uçuş yolu’ üzerinde en önemli mola bölgesidir. Tropik bölgelerden Kuzey Kutbu’na doğru uçan ve sayıları milyonları bulan göçmen kuşlar mayısta körfeze varıyor. Bu sırada, nal yengeçlerinin çiftleşmeye ve yumurta bırakmaya başlaması için sular yeterince ısınmış oluyor. Yengeçler ve yumurtaları ise kuşların yollarına devam edebilmesi için zorunlu bir besin kaynağı oluşturuyor.
Haziran başında kuşların Kuzey Buz Denizi’ne ulaşmaları ise diğer bir önemli besin kaynağı olan böcek türlerinin ortaya çıkmasından hemen önceye denk geliyor. Fakat Kuzey Kutbu’ndaki ısınma, böceklerin daha erken ortaya çıkmasına, dolayısıyla göçmen kuşların beslenme ve üreme zincirinin bozulmasına yol açıyor. Burada bahsedilen her bir canlının doğal bir işlevi var. Örneğin bitkilerin polenlenmesi ... Çiçek açan çeyrek milyon bitki türünün yüzde 90’ından fazlası hayvanlar tarafından polenleniyor. Bu işlevi gören 120 bin ile 200 bin civarında hayvan türünün olduğu biliniyor. Arılar, kınkanatlılar, kelebekler, pulkanatlılar, karınca ve sinekler gibi böcek türlerinin yanı sıra, kuşlar,yarasalar, torbalılar, lemurlar ve hatta kertenkelelerden oluşan binin üzerinde omurgalı türü bu polenleme işlevini görüyor.
Dünyada ekilen 1330 tohum türünün yüzde 80’i, ki bunların arasında meyveler, sebzeler, fasulye ve baklagiller, kahve, çay, kakao, ve baharatlar da bulunuyor. Yabani ve arılar gibi yarı yabani polenciler tarafından polenleniyor. Yani, küresel ısınmanın beslenme ve dolayısıyla üreme zincirinde yaratacağı tahrikat, sadece bir canlıyı değil, birbirine bağlı binlerce canlıyı etkiliyor. Bir bakıma, sanayileş ‘homo sapiens’in etrafa yaydığı sera gazları milyonlarca canlı türünün yok oluşa gitmesini sağlıyor ki buna hiç mi hiç hakkı yok.
Bugün de dünyanın çeşitli bölgelerinde bilinçsiz sulama geniş tarım alanlarının niteliği bozuyor, verimli topraklar çölleşmeye başlıyor. Asya da tahıl alanlarının 123 milyon hektarla en geniş haline ulaştığı 1979’dan sonra, toprak kayıpları artmaya başladı ve etkili tahıl alanı 1995’te 91 milyon hektara geriledi. Çin’deki meşhur Sarı Nehir, sulama nedeniyle büyük miktarda su çekilen kaynaklardan biri. İlk kez 1972’de denize ulaşamadan bütün suyu çekilen ve her yıl daha fazla süreler denize ulaşamadan kuruyan Sarı Nehir, 1996 baharı sonunda Çin Denizi’ne doğru yolculuğundaki son eyalet olan Shandong’a bile varamadı.
Halbuki Shandog, o dönemde Çin’deki buğdayın beşte birini, mısırın ise yedide birini üretiyor ve sulamada kullandıkları suyun yarısını Sarı Nehir’den çekiyordu. Güneybatı ABD’nin en büyük nehri Colorado da artık Kaliforniya Körfezi’ne nadiren ulaşıyor. Nehir genelde Arizona’da yitip gidiyor. Orta Asya’daki Amu Derya ve Aral Gölüne dökülen diğer nehirlerden aşırı su çeken Türkmen ve Özbek pamuk yetiştiricileri kendi topraklarının kalitesini düşürdüğü gibi, Aral Gölü’ne yeterli suyun gitmesini önlüyor ve gölün küçülmesine yol açıyor, nihayet küçülen gölde bir zamanlar 44 bin ton kapasiteye ulaşan balıkçılığı bitiriyor. Bugün Aral7ın sığlıkları kurumuş , çölleşmiş, eski tekne ve limanlarıyla ölü topraklar haline gelmiş durumda. Küresel ısınma su sorununu derinleştiriyor ve kalitesi düşen tarım alanlarını çölleştiriyor. Dünyada çöller her geçen yıl artıyor. (7)
Ülkemizde Harran Ovası aşırı sulama ile çölleşmeye giderken kurulan barajlarda ancak yüzde 12 elektrik üretiliyor. Gereksiz bir şekilde yapılan o barajların sularının altında insanlığın koca tarihi sular altında bırakılıyor. Bilinçsiz bir kaç çevrecinin çırpınışları ve çözümsüz sistematik olmayan politikaları ile bu sorunlar halledilemez. Ülkemizde kullanılan elektriğin yüzde 80’i petrol ve doğal gazdan üretiliyor. Yoğuymuş dinozor ve büyük hayvan kalıntılarının büyük kaya kütlelerinin altında kalması sonucu milyonlarca yılda oluşan petrol sınırlı ve belli bölgelerde bulunuyor. Üstelik tek kutuplu dünyada geçen yazımda da belirttiğim gibi imparatorluk ve diğer bütün gelişmiş ülkeler teknolojilerini petrol ve doğal gaz enerjisine bağlamış durumda. Bugün başta imparatorluk olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkeler enerji koridorları için birbirleriyle kıyasıya yarış halindeler. Büyük bir savaş çıkmasa bile teknolojilerini ve ekonomilerini bağladıkları bu enerji tükenirse içine girecekleri kriz yalnız kendilerini değil bütün dünyayı toplu bir kıtlık içine sürükler. Dünyamızı enerji krizi ve yaşam için elzem su ve yiyecek sıkıntısı bekliyor. Aralarında çıkacak bir savaşta da dünyayı birkaç kez yok edecek nükleer silahların olması dünyayı tamamen yok oluşa götürecek durumda. Bugün alternatif enerji kaynakları üretilmezse dünyamızda 50 yılık petrol stoku var Ayrıca dünya sırf emperyalist ülkelerinin bir birlerine karşı rekabet için ürettikleri bu gereksiz teknolojik yapılanmayla havaya bırakılan karbon ve sera gazlarının etkisiyle zaten 50 yıl bile bize katlanıp katlanmayacağı gerçeğiyle yüz yüzeyiz.
Mezopotamya , insan medeniyetinin beşiği sayılıyor. Sebebi ise, bundan 4400 yıl önce yerleşik tarıma ilk kez bu bölgede geçilmesi ... Tarihte Mezopotamya’nın sulama kanallarını, Dicle ve Fırat’ın bölgeye nasıl hayat verdiğini biliyoruz. Peki bu uygarlığın bizzat su yüzünden çöktüğünü biliyor muyuz. İleri sulama teknikleri geliştiren Mezopotamyalılar, tarım alanlarını aşırı sulama yapıtılar. Bitkiler çoğaldıkça çoğaldı. Ne var ki, bölgenin sıcaklığı buharlaşmayı sağlıyor. Buharlaşan suyun bıraktığı tuzlar zengin tarım topraklarını zehirliyordu. Toprak kıraçlaştıkça yeni topraklar tarıma açılıyordu. Sonunda bu topraklarında sonuna gelindi. Milattan önce 1800 yılında Sümer tarımı çöktü ve bu güçlü uygarlık tarih sahnesinden silindi.
Dünyamız milyarlarca yıl süren biyolojik evrim sonucu olmuştur. Kapitalizmle birlikte ömrü ne yazık ki birkaç yüzyıllık süreye indirilmiştir. Küreselleşme ve tek kutupluluk ise dünyanın bir yüzyıllık süreçte yok oluşa götürmektedir. İnsanlık bu gidişe dur demezse kendini Dünyanın hakimi görüp Roma İmparatorluğuna özenen ABD İmparatorluğu dünyamızı önümüzdeki 50 ile 100 yıl içinde yok edecek politikalar geliştiriyor. Başka bir bir dünyanın mümkün olduğunu biz biliyoruz.
Bu gün insanlığı bu bilimsel ve teknolojik gelişime götüren Sümer uygarlığıdır. İnsanlığın en büyük çabası milyonlarca yıl açlık tehlikesi çekmeden tek bir gün geçirmek isteği olmuştur. Dünyanın en eski uygarlığı Sümer uygarlığı tarımdaki gelişmiş teknoloji ile ilk defa insanoğluna gelecek kaygısı gütmeden yarını düşünme şansı vermiştir. Biriktirilen buğday stoklarıyla insanlık boş vakit bulmuştur. Bu da Bilimsel ve Teknolojik üretimin için kullanılmış ve bugüne gelen süreç başlamıştır. Bu bilgi birikiminin kuşaklar boyu aktarılması bilginin kavşak noktalarında sıçraması bizi uzaya kadar götürmüştür.
Ancak şimdi orayı bile radyoaktif çöplük haline çevirmemiz biz insanoğlunun dünyayı en çok tahrif eden bir canlı haline gelmemiz gerçeğidir. Tabi ki bunu kapitalist sistemin yarattığı kendine çevresine yabancılaşmış insanın modeli sağlamıştır. Bu gün biz Sosyalistlerin artık daha ektin bir çevre politikası geliştirmesi gerekmektedir. Sorunun ana sebebi olan kapitalist sistemle yüzleşmek istemeyen anarşist, otonom ve çevreci unsurların politikalarıyla çözüm üretilemeyeceği ortadadır. Teknolojiyle birlikte sanki musluğu açınca su , elektrik düğmesine basınca elektrik ve markette gidince her türlü yiyeceği bulacağını sanan insanlık bütün bu kaynaklar tükenince gerçekleri görecek ve bütün bunların bize Doğanın armağanı olduğunu anlayacaktır ama geç olacaktır. Çözüm diyalektik materyalizmin ışığında evrim teorisini yeni bilimsel gelişmelerle daha donanımlı hale getirmektedir. Çevresiyle barışık dünyadaki bütün canlılarla evrimin kollarında kardeş olduğumuzu unutmayan doğanın çocukları olarak bizi türeten bu canlı organizmaya saygı göstererek teknolojik gelişmelerin sadece meta üretmek için gelişmesi yerine doğaya zarar vermeden bütün insanlık için gerekecek kadar canlılar içinde zarar vermeyecek şekilde geliştirilmesini sağlamak.
Dipnotlar: 1) Aze Marşan , Amerika’nın Kirli Yüzü 06.04.2005 Ajans Haberleri Taraması
2) 07.08. 2004 tarihli (aht)
3) 02.01.2004 tarihli ( aht)
4) Dennis Hans ,Ronald Reagan’ı Nasıl Bilirsiniz ? 14.06.2004 Znet (aht)
5) 09.06.2005 tarihli (aht)
6) 12.07.2004 tarihli (aht)
7) Hakan Gülseven Küresel Cehenneme Doğru Gidiyoruz 26.03.2005 (aht)
|