left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Celal Özcan arrow Ortadoğu- Medeniyetler Çatışması
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Ortadoğu- Medeniyetler Çatışması Yazdır E-posta
Yazar Celal ÖZCAN   
Monday, 01 January 2007

 

Tarihte cennet, bugünlerde cehennem olan Ortadoğu.

Medeniyetin başladığı yer olan Ortadoğu.

Herkes için, her açıdan en önemli yer olan Ortadoğu.

Müslümanlar için kutsal topraklar, Hıristiyanlığın doğduğu yer, Musevilerin adanmış toprakları…

Ticaretin doğduğu, halen de en önemli geçim kaynağının ticaret olduğu yer.

Aynı kavimden gelen, kardeş çocukları olan Araplar ile İsraillilerin paylaşamadığı yer Ortadoğu..

Nereden, hangi açıdan bakarsan bak önemli bir yer Ortadoğu.

Evet, tarihi, altüst oluş, yıkılış ve yeniden doğuşlardan ibaret olan Ortadoğu, bir kez daha yıkılış yaşıyor. Yeniden doğabilecek mi acaba?

Çok kısa olarak özetmekte fayda var. Engels’in; “Devletin Ailenin Özel Mülkiyetin Kökeni” adlı kitabında, metodolojik olarak ulaştığı sonuç gereği, insanlığın İlkel komünal toplumdan(Kan Kardeşler Toplumundan) sınıflı topluma geçebilmesi için tarımın keşfi olmazsa olmaz ön şarttır. Ama, insanlık  tarımı; Engels’in belirttiği gibi demirin keşfinden sonra, toprağı eşeleyerek değil, aksine bataklık alanları kurutarak keşfetmiştir.

 Demirin keşfinden sonra nispeten daha dar, hatta bireysel çaba ile bile yapılabilen tarım, İlkin Mezopotamya’da sonraları ise ırmak kenarlarında mutlak surette toplumsal kolektif emeği gerektirmiştir. Tarımın o zamanlar gerektirdiği toplumsal kolektif emek toplumun örgütlenme biçimi olan komünal yapısına da ters düşmemiş, aksine komünal yapı tarımsal üretimin itici gücü olmuştur.

Tarım doğal olarak, ihtiyaç dışı fazla ürünü yaratınca toplumsal zenginlik doğmuştur. Toplumsal zenginlik de çevre toplulukların iştahını ve talan duygusunu körüklemiş, kendi içerisinde yaratılan zenginliğin idaresi ve paylaşımı kavgasına tutuşan, aynı zamanda da tarım toplumu olma nedeniyle savaşçı özelliklerini kaybeden eski toplum gelen çevre akınlarına direnemeyerek yıkılmıştır.

 Yıkılıştan sonra kurulan yeni toplum da, artık eski komünal toplum değil, yeni sınıflı toplum olmuştur. Bir kez kan kardeşler  yerine alt-üst kişiler oluştuktan sonra medeniyet(Sınıflı toplum) kurdu hızla komünal toplum kozasını yırtmaya başlamıştır.

      Yırtılan kozadan çıkan “kelebek”  ticaret olur. Ticaret; toplumsal zenginliğin diğer toplumların zenginlikleri ile  değiştirilmesi. Önceleri; toplum adına toplum görevlilerince, sonraları “bal tutan parmağını yalar” misali şahsı rahatına kayırmalar, sonraları da düpedüz şahsı adına yapılır.

      Dört bir yanı saran ticaret kendi düşünselini de yaratmakta gecikmez. İlk kanunlar hep ticareti engelleyenlere verilecek cezalar üstüne olur. Bu düşünce zirveye “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” deyişi ile ulaşır.

      Bir kez doğmuş olan medeniyet(sınıflı toplum) suya atılan taşın dalgaları misali, önce medeniyetin çevresini istilası, sonra çevrenin (sınıfsız toplumun-barbarlığın)medeniyeti yıkması, (zenginliği talan etmesi)ama alt-üst oluşu öğrenmesi nedeniyle kendisinin de sınıflı toplum ayrışmasına uğraması nedeniyle yerkürede genişler ve sınıflı toplum aşamasına ulaşan her eski komünal toplum, kendi tarihi-coğrafi koşulları ile çevrelenirken, doğum yeri olan “Ortadoğu’dan” da izler taşımamazlık edemiyordu.. Bu izler,  merkezden uzaklaştıkça silikleşiyor ama en dış dalganın bile merkeze dönme, merkeze egemen olma dürtüsü kaybolmuyordu.

      Merkez güçlendikçe (Sümer-Mısır-Romalılar-Emevi’ler vs..) doğu-batı-kuzey her yana yayılıyor, çevre güçlendikçe (Farslar-Türkler-Moğollar-Cermenler- vs....) merkeze saldırıyorlardı.

       Kuralı bozan “Osmanlılar” oldu. Önce,kangrenleşmiş toprak ve ticaret ilişkileri nedeniyle çürümüş olan Doğu Roma’ya, yani Bizans’a, yani batıya saldırdı. Bizans’ı yıkıp İstanbul’u fethederken, kendisi de Bizantizmi öğrenmiş oldu. Batının toprak genişliği sağladığını ama “egemenlik” sağlamadığını görünce dönüp doğuya saldırdı.

      Doğu dişli çıktı. Bir türlü başa çıkamadı.

       Sonunda başa çıkamadığı doğu ile (İran-Kasr-ı Şirin anlaşması)  sınır anlaşması yaptı(halen geçerli).  

       Asıl iktidarın güneyde olduğunu keşfetti. Tarihsel orijini ile birlikte kabul etmiş olduğu İslamiyet’in iktidar asası olan halifeliği ele geçirdi. Rüşt’ ünü ispat etti.

       Artık tekrar kafir Batı’ ya dönebilirdi.  

      Ama “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş”ti.

       Sınıflı toplumun en uzak dalgasında olan,(sınıflı topluma en son bulaşmış olan) Kara Avrupası’nın bile dışında olan İNGİLTERE’DE, SOSYAL DEVRİMLER ÇAĞI AÇILMIŞ;

       ESKİ ÜRETİM BİÇİMİ OLAN FEODALİZMİN BAĞRINDAN KAPİTALİZM DOĞMUŞTU.

      Nasıl ki, bir kez doğan medeniyet,(sınıflı toplum)yok olmadıysa, eski toplumun YIKILMASI değil DEĞİŞTİRİLMESİ esasıyla doğan yeni toplum biçimi de, yok olmak bir yana,  hızla kendi kurallarını tüm insanlığa dayattı.  

      İnsanlık tarihi bundan böyle KIYAMETLERLE (yıkılışlarla) değil, DEĞİŞİMLERLE ilerleyecekti.

      İlerledi mi?

      Evet. İlerledi.

      Hatta, yeni doğan sosyal düzen kendi zıddını bile yarattı. Paris Komünü deneyinden sonra, ustalarca öngörüldüğü gibi  Çarlık Rusyası’nda iktidar bile oldu. SOSYALİZM doğdu.

     ÇÖZÜM!


      Çözüm yok.

      Çözüm; her zaman için çevrede değil merkezdedir.!.

      Merkez her iki sosyal çözüme de direndi ve direniyor.

      Merkez(Ortadoğu) sosyal devrime(Kapitalizme de - Sosyalizme de)  direniyor.

      Merkez (Ortadoğu’nun) en iyi bildiği şey DİRENME ve DEĞİŞMEME.

      Ortadoğu’da son muhteşem değişim Müslümanlığın doğuşu ile yaşanmıştı. Müslümanlığın toplum biçimlendirmesi, içinden süzülüp geldiği Ortadoğu tarihine denk düşmüştü. Özellikle toprak mülkiyetini Allah’a bırakmış olması tarihsel yapısına uyum gösteriyordu.  Toplum biçimlendirilmesinde öne çıkarılan paylaşımcılık ve dayanışma duygusu  sanki çok eski zamanlara duyulan özlemi dile getiriyordu.

       Ortadoğu’nun bundan sonraki tarihi Müslümanlığın değişim-dönüşüm, iç çatışmalar tarihi olagelmiştir.

      Ortadoğu tarihin her aşamasında kıyamet ve yüzyılların aşındırıcı-değiştirici etkisine direnme yollarını     bulmuştur.  

      Bir kez daha, dünya tarihinin-İnsanlık tarihinin en yoğun saldırısına direnebilir mi?

      ZOR.

      GERÇEKTEN ZOR.

      ÇÜNKÜ: Saldıranlar; tüm tarihten süzülmüş deneylerle saldırıyorlar. Saldıranlar sadece Ortadoğu’nun zenginliklerini sömürmek, Ortadoğu’da kendisine direnen ulus – topluluk ya da iktidarlara karşı değil ; Ortadoğu insanının yaşayışına, düşüncesine, toplumsal varoluşuna saldırıyorlar.

      Tek amaçları, ORTADOĞU İNSANININ RUHUNU YOKETMEK. KAPİTALİZMİN KURALLARINI, DÜŞÜNÜŞÜNÜ,YAŞAYIŞ BİÇİMLERİNİ geri dönülmezcesine yerleştirmek.

      “MERKEZ”E (0rtadoğu’ya)  GERİ DÖNÜLMEZCESİNE EGEMEN OLMAK.

         ORTADOĞU, YANİ  MERKEZ, YANİ MODERN TOPLUMUN (SINIFLI TOPLUMUN)  BEŞİĞİ, gözünü ar değil kar dürtüsü bürümüş kapitalizmin, TARİHSEL ÇÖZÜMÜNE bırakılabilir mi?

       Bırakılsa çözüm olabilir mi?

        A S L A !!!

      ABD Emperyalizminin bölgede kudurmuş köpek misali sağa sola saldırması kendi sonunu hızlandırmaktan başka bir şeye hizmet etmez.

      ABD’nin jandarmalığında somutlaşan küresel sermayenin bölgede uygulamaya soktuğu yeni politikası; 1.Dünya Savaşından sonra ulus devlet esasına göre şekillendirilmeye çalışılan bölgenin, kendisine sorunlar çıkarmış olması nedeniyle artık etnik ve mezhepsel açıdan olabildiğince bölünmüş küçük devletçik ve bölgeler esasına göre yeniden düzenleyerek bir daha sorun yaratamaz hale sokma politikasıdır.

      1.Dünya Savaşından sonra Anadolu’da  başlayan Ulusal bağımsızlık savaşları, 2.Dünya savaşından sonra hızla yayıldı. Ortadoğu-Çin Vietnam-Hindistan-Küba. Geri kalmış ya da bıraktırılmış olmalarından başka hiçbir önemi olmayan uluslar hızla “ya bağımsızlık ya ölüm” diyerek kalkınmanın KAPİTALİST OLMAYAN YOL’unu aramaya başlıyorlardı.

Çin’e müdahale etme şansını tarihsel olarak yitiren yeni emperyalist egemen güç ABD Küba’da şansını denemeye kalkınca SOVYETLER engeline takıldı. Yaşlı emperyalist Fransa’dan devraldığı Vietnam savaşında da mağlup olunca  artık bölgesel savaşlarda yerini soğuk savaşa bırakmış oluyordu.

 Soğuk Savaş döneminin politikası ise Ortadoğu ve balkanlar için yıllar öncesinden çizilmeye başlanmıştı.  Sovyetler’i sadık müttefiklerle kuşatmak. Bu politikanın yeni biçimi “YEŞİL KUŞAK” projesi oldu. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Hem Sovyetler kuşatılmış olacaktı, hem de “dinsiz komünistlere karşı cihat” retoriği ile Sovyetler’in Müslüman halkları kışkırtılmış olacaktı. Başarılabildi mi?

 Evet başarıldı. Hem de umulanın da ötesinde bir başarı sağlandı. Bu başarının sağlanmasında Sovyetlerin, Yeşil Kuşak politikasına karşı İslamiyet ve Sosyalizm izahını yapamamış olması bir yana , doğduğu tarihsel sürecin determine etmesiyle, son tek tanrılı din ve son peygambere sahip olan Müslümanlığa, yaratılan retorik de uygun düşmüştü. Müslümanlar, dinsiz Komünizme karşı savaşmaya gönüllü oldular. AMA....

     Tarihsel Materyalizmin diyalektik kuralı çalışmaya devem ediyordu. Her şey kendi içerisinde zıddını yaratırdı. Emperyalizmin petrodolarlarla teşvik ettiği Müslümanlık Sovyetlerden önce, ABD’nin en güvendiği kale olan Pehlevi hanedanını yıkarken, Türkiye-İsrail-İran cephesi de çökmüş oluyordu.

Sovyetler , Gorbaçov’un ağzından tükenmişliği ilan ettiğinde ise Müslümanlık artık dünyaya çeki düzen verebileceği düşüncesine iyiden iyiye inanmış bulunuyordu. İnanmasının objektif koşulları da mevcuttu. Dinsiz komünizm Afganistan’da çökertilmiş, Çeçenistan’da ise kök söktürülüyor vaziyetteydi.! Komünizmi çökerten şahadet silahı emperyalizme döndürüldüğünde emperyalizmde kolayca yıkılabilirdi.

       Toplum gelişimleri tarihinin klasikleşmiş diyalektik kuralı devreye girdi. Düşmanı (Komünizmi) yenen eski dostlar düşman oldular. ABD öncülüğündeki emperyalizm Müslümanlığa karşı cephe açarken, cepheyi küçültmek için  bulabildiği tek yol  Ilımlı İslam-Radikal İslam ayrımı oldu. Yeni retorik ise; Radikal İslam= TERÖRİZM oldu. Kendisi İslamiyet’le değil terörizmle savaşmaktaydı. Önce, son çatışmanın yaşandığı Afganistan’a saldırdı, halletti. Çoluk-çocukla, ÖĞRENCİ lerle mi uğraşacaktı.? Asıl hedef merkez ( Ortadoğu) olmalıydı. Tarihsel konjektür Irak’ı gösteriyordu. Irak’a saldırdı. BOP’ un ilk adımı Irak olacaktı.


     Oldu mu ? Ne gezer. Yedi bin yıllık tarihi ile Ortadoğu, ürettiği tüm paradoksları emperyalizmin önüne serdi. Ortadoğu’nun tarihsel paradoksları emperyalizmin elinde, çözdükçe düğümlenen yumağa dönüştü.

    2.Dünya savaşı sonrasındaki süreç, küçük devlet ve beyliklere yemleme yoluyla hükmedilebileceğini göstermişti. Körfez ülkelerinde problem yoktu. G.Yemen çıbanı da Sovyetlerin çöküşünden sonra zapturapt altına alınmıştı. Ama, etnik ve mezhepsel esasa dayanan bölme politikası çok tehlikeliydi.  Tutarsa, kaymaklı kadayıf olurdu. Tutmazsa Vietnam’dan beter başa bela olurdu. Tutar mıydı acaba?

Tek global güç kendisi (ABD) değil miydi? Kabul ettiririm zannetti. Kuzey Irakta Kürt bölgesini kurdu. Stratejik olarak önemli bir adımdı. “Apo belasını” da Türkiye’nin üzerine yıktıktan sonra, Barzani-Talabani ikilisi ile Kürt Bölgesini, sadık koç başı İsrail’e yedek güç yazabilirdi. Bu adım Türkiye-İran-Irak-Suriye’yi karşı cepheye itti.

Hadi Türkiye’yi boş ver, yıllardır eli kolu bağlanmış kıpırdayamaz  halde,  Irak’ta da durumu kotarmak için  Sünni- Şii çatışması çıkarılabilir. Ama, Şiiler desteklense: Saddam’ın Baas İktidarıyla özdeşleşen Sünnileri bir kaşık suda boğarlar, daha güneydeki Sünni sadık müttefiklerde homurdanma başlar, Bir de Şii İran’ la  dirsek teması sağlarlarsa hiç baş edilmezler.

Sünni’ler desteklense hiç olmaz. Adama eski düzeni niye yıktın diye sorarlar. En iyisi Irak’ı 3 parçaya bölmek. En kuzeyde Kürtler, Ortada Sünniler, güneyde de Şiiler. Hem böylece Şii’lerin İran’la fiziki temasları da kesilmiş olur. Olmasına olur da, daha güneydeki Şeyhlik-Emirlikler-hanedanlıkların başına yeni bir bela mı yaratılmış olur acaba.! Hadi bir şekilde Irak  halledildi.

Peki eski Sovyetçi  Suriye’yi ne yapacağız. Uzlaşalım desek olmaz. Şart olarak İsrail’den, 1967 savaşında kaybettiği Golan tepelerini ister. Oraya da “Demokrasi” götürelim! İyi de, orada Sünni çoğunluğa karşı Şii iktidarı var. İktidara karşı Sünni’leri desteklesek, Irak’taki Sünni’lere yardım ederler, baş edemeyiz. Şii iktidarı tecrit etmeye çalışsak? Hiç olmaz. Üstelik de adamları Lübnan’dan çıkarttık ama halen Lübnan’ı da kontrol ediyorlar. İyisi mi biz önce Lübnan’ı iyice bir halledelim.

İyi de; 1982 de Filistin sorununu çözmek için, FKÖ’yü Lübnan’dan kovduğumuzda, FKÖ ile beraber direnen EMEL örgütüne de darbe vurmuştuk, geriye en güçlü örgüt olarak İran destekli Şii Hizbullah örgütü kaldı. Onu ne yapacağız? Üstelik  adamlar artık Lübnan hükümetinde de temsil ediliyorlar. İç savaş çıkarsak! Karşı güç kim olacak?  Falanjistler? Geç onları, onlar  artık bir nostalji. Mümkün değil. Dürziler? Hayatta kıpırdamazlar. Maruniler! Onlarla Ticaret yapılır. Savaş değil  Öne sürüp ezdirmeyelim. İlerideki Ticari partnerimizi de kaybetmeyelim. Eee. Bu durumda İş başa düşer.

İsrail vursun. İyi de savaşın Lübnan’da olması Suriye’yi rahatlatır. Cephe Suriye’den uzakta kurulmuş olur. Üstelik de İsrail’e karşı savaş söz konusu olunca Müslümanlar iç çekişmelerini bırakarak birlik olurlar.  Sünni Hamas ile Şii Hizbullah İttifakı doğar. Her şey baş aşağı döner. Boşver güç oyunu bozar. Güç de bizde, hallederiz. Döndük mü başa? Diploması-Politika Açmazda. Savaşla sorun çözülür.

ACABA!....  

Garanti ne?

Yüksek teknik gücüm.

Yüksek teknik güç hep galip gelseydi, tarihte hiçbir medeniyet yıkılmazdı.

Yüksek teknik gücün Vietkong’u  yenebildi mi?

Burası, ORTADOĞU, GÜÇ’ le çözemezsin. İnsan denilen varlık, hayattan beklentisi varsa GÜÇ’ e boyun eğer. Hayattan beklentisi yoksa; öldüğünde hayatın sıkıntılarından kurtulup sonsuz yaşama geçeceğine inanıyorsa, ölüm mükafattır. Hele “Hak” yoluna ölüp şehit oluyor, cennete gidiyorsa, onun için ölüm hoş gelir sefa gelir.

Anlayacağın sen bu Ortadoğu’ da hiçbir projeni gerçekleştiremezsin.

Gün gelir arkana bakmadan çeker gidersin. Bu sürede sömürdüğün de belki yanına kar kalır.

Sonra ne olur? İslamiyet zafer kazanmış olur!..

ACABA?

İslamiyet zafer kazanabilecek olsaydı, yüzyıllar öncesinden beriye batının(Kapitalizmin) karşısında gerilemez, sömürgesi haline dönüşmezdi.

İslamiyet’in İlk doğuş dönemlerindeki, insanı köle olmaktan azat edip, toplumsal (insancıl) düzene dahil eden yapısı, Emevi hanedanı ile birlikte, insanı toplumun canlı üyesi olmaktan çıkarıp, öteki dünyanın (Ahretin ) sorunlarıyla uğraşır hale getirmenin bin bir yolunu bulmuştu bile.

Müslümanlığın temel söylemi olan “Mülk Allah’ındır, Kul emanetçidir” deyişi  “Mülk Allah’ın kullarına lütfüdür” söylemine döndürülmüştü bile. Dünya ticaret yollarının tıkanması üzerine, tek geçim kaynağı  ticaret kervanlarına hizmet olan Medinelilerce kurulan ve tarihsel momente uygun düşen “rızkın onda dokuzu ticarettedir” deyişi ile adeta üretimin insanlık tarihindeki önemini de kavramaktan uzak olduğunu ilan eden Müslümanlık, daha doğarken insanlık tarihinin nihai çözüm alternatifi olma şansını da yitirmiş oluyordu.

         İslamiyet, insanlık tarihi için nihai alternatif olma şansını daha doğarken kaybetmişti ama, doğduğu tarihsel dönem için hayli ileri( Ya da geri!, geçmişe özlem olarak söylenen) söylemleri ile, akın akın üzerine gelen  Orta Asya barbarlarını da Müslüman yapmaya yetmişti. Her barbar akını İslamiyet’te  kendi toplumsal yapılanmasında  izler bulurken, kendi yapılanmasından da İslamiyet’e katkılar yapmaktan geri kalmıyordu.

İslamiyet’e son barbar aşısını yapan Osmanlılığın yıkıldığı 1.Dünya Savaşı sonrasındaki süreci bir yana koyacak olursak, Milattan sonraki 6.yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında, bugün dünya jandarması ABD’nin “düzen”e sokmaya çalıştığı coğrafyanın hemen tamamı İslamiyet’i kabul etmiş bulunuyordu. ABD’nin düzene sokmaya çalıştığı coğrafyanın tamamı Müslüman olduğuna göre asıl düzene sokulmak istenilen de bizatihi Müslümanlığın kendisi oluyor.

Peki bu savaş meşhur edilen deyiş ile “Medeniyetler çatışması mıdır? EVET.  Ama bu çatışma, söylenildiği gibi

 Hıristiyanlık Medeniyeti ile İslam Medeniyeti’nin savaşı  değildir. Bu savaş; Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile Sosyalizmin defterini dürdüğünü zanneden emperyalizm ile her dil-din-ırk ve millete ait insanlık arasındaki savaştır. Savaşın emperyalizm cephesinin baş kumandanı W. George Bush ve ekürisi Blair; “Savaşımız bizim medeniyetimizin (yani Kapitalizmin), onların medeniyetinden(yani Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinden) daha üstün olduğunu kanıtlama savaşıdır, biz bu savaşı kazanmaya kararlıyız.”derken gaf yapmıyorlar. Kör körüne, parmağım gözüne misali gerçeği söylüyorlar.

       Evet,emperyalizm insan medeniyetine karşı Ortadoğu merkezli olarak top yekun  savaş başlatmış bulunuyor. İnsanlık emperyalizmin bu top yekun saldırısına karşı zafer kazanmak zorunda. Bu savaşı kazanabilmesi için gerekli olan tüm dinamikler de mevcut. Dünyanın oluşum sürecine göre karşılaştırılacak olursa  çok kısa bir süreyi kapsayan insanın insan olma süreci, yani insanın insan olma süreci doğru olarak kavranabildiğinde emperyalizm, insanlık tarihinin bir utanç sayfası olarak tarih sayfalarındaki hak ettiği yeri bulacaktır.

        Gelecek sayımızda, emperyalizme karşı insanlık dinamiklerini tartışmak üzere savaşsız ve sömürüsüz bir dünya dileklerimle....  

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Ortadoğu- Medeniyetler Çatışması ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right