SÜ VARİ Dergimizin 1. sayısında yayınlanan ‘Ortadoğu – Medeniyetler Çatışması’ adlı yazımda, “emperyalizm insan medeniyetine karşı Ortadoğu merkezli olarak topyekûn savaş başlatmış bulunuyor. İnsanlık emperyalizmin bu topyekûn saldırısına karşı zafer kazanmak zorunda. Bu savaşı kazanabilmesi için gerekli olan tüm dinamikler de mevcut...” tespitini yaptıktan sonra, bu sayımızda, emperyalizme karşı insanlık dinamiklerini tartışacağımızı belirtmiştim.
Bu tartışmaya geçmeden önce hemen belirtmekte fayda var, ilkyazımızdan bu yana üç ay gibi çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, Ortadoğu’nun paradoksları karşısında ABD de pes ettiğini açıkladı. ABD bu günlerde, arkasına bakmadan kaçmanın planlarını yaparken, ülkemizdeki en hızlı ABD yandaşları da şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Bir taraftan da yenilgiden çıkarılması gereken dersler konusunda ABD’ye akıl vermeye başladılar bile. Irak Savaşı’nın baş aktörü Rumsfeld ve bir numaralı yardımcısı Karanlıklar Prensi olarak anılan Richard Perle “Kâhin olup bu günleri görebilseydim, savaşa her şeyimle karşı çıkardım.” dediği süreç sonunda görevden alındılar. Anlayacağınız ABD çabuk pes etti. Ekürisi Blair ise kendi başının derdine düşmüş, “nereden bulaştım bu işe” hayıflanmaları içerisinde, şaşkın ördek misali, suya ne tarafıyla gireceğini şaşırmış durumda. Bir taraftan Suriye ve İran’a arabulucu yollarken, diğer taraftan Irak Savaşı’nda halkını aldattığı yolundaki soruşturmalarla uğraşıyor. Artık aday olmayacağını açıklaması bakalım halkı tarafında affedilmesine yetecek mi? Peki, ABD’nin arkasına bakmadan kaçmaya çalışması, medeniyetler çatışmasını bitirecek mi ya da geçici de olsa bir ateşkes sağlayabilecek mi? ASLA Çünkü medeniyetler çatışması denilen şey, emperyalizmin kendi toplum biçimini tüm insanlığa dayatmasıdır. Yani, tekelcileşmiş, dolayısı ile de üretimle uğraşmaktan çok, paradan para kazanma yoluna girmiş uluslarüstü tekellerin, tüm insanlığı kendilerine göre sorunsuzca egemenliği altında tutma savaşıdır. Şimdi, bu süreci; “İyi işte, geri kalmış ya da bıraktırılmış olan ülkeler feodal ilişkilerden arındırılıyor, Burjuva Demokrasisi ile tanışıyorlar, daha ileri bir toplumsal düzene ilerliyorlar” diye izah edebilecek olan eski-yeni burjuva sosyalistlerini, diğer bir deyişle, AB’nin sivil toplumcularını bir yana bırakarak, olan biteni tartışmaya açmakta fayda var. Tartışmanın sağlıklı bir zeminde yürütülebilmesi için çok net bir soru soralım: Geri kalmış ya da bıraktırılmış bir ülkede (veya toplumda), yani henüz kapitalizm öncesi toplumsal ilişkileri içerisinde barındıran ülkelerde (veya toplumlarda) sosyalizmin kurulması mümkün mü? Aynı soruyu bir başka şekilde soralım: Kapitalist toplum ilişkilerinin bireycileştirdiği, kendisine bile yabancılaşmış bir toplumun işçi sınıfı manivelası ile kendi zıddı olan sosyalizme dönüşmesinden başka bir yol yok mu sosyalizmi kurmak için? Bu sorunun “başka bir yol yok” diye cevaplanması bizce tarihsel maddeciliğin skolâstik yorumu olur. Dikkat edilecek olursa, soruda “sosyalizm iktidar olabilir mi?” diye bir bölüm yok. Sosyalistlerin geri kalmış bir ülkede iktidarı devralabilecekleri V.İ.U. Lenin tarafından, dosta düşmana teorik olarak kanıtlanmış ve pratikçe de gösterilmiştir. Bizim sorumuz, iktidarın alınmasından sonraki süreci yani sosyalist toplumun kurulması aşamasını içeriyor. Sovyetler Birliği ve tüm Doğu Bloğu ülkeleri, Çin, Küba (belki Küba’nın biraz daha ayrı zeminde tartışılması gerekebilir), Arnavutluk, Vietnam, Yugoslavya, Güney Yemen ve Kuzey Kore denemelerine bakılacak olursa, sanki geri ülkede sosyalizm olamıyor demekten başka çare yokmuş gibi görünüyor. Üstelik de, “Milli Demokratik Devrim” ya da “Demokratik Halk Devrimi” teorizasyonları, işçi sınıfı öncülüğünde yapılması ön şartına rağmen bu görüşü destekler görünümündedir. Konunun anlaşılabilmesi için biraz karikatürize edelim: Geri kalmış bir ülkede iktidar olan sosyalistlerin politikası, “kapitalizmi sonuna kadar geliştirmekten başka çaremiz yok, yoksa sosyalist toplumu kuramayız” mı olmalıdır? Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde V.İ.U. Lenin’in NEP (Yeni Ekonomi Politikası) tezine bakarsak, başka çare yok diyebiliriz. Fazla uzatmaya gerek yok. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere Sosyalist blok yıkılmış Emperyalist blok zafer kazanmış değil midir? Demek ki geri kalmış ülkede sosyalizm kurulamıyormuş. Sosyalizmin kurulabilmesi için mutlak surette kapitalizmin gelişmiş olması ve kendi kurallarını toplumun en küçük birimine kadar yaygınlaştırmış olması ön şarttır. Bu durumda sosyalizmin kurulması ancak, emperyalist ülkelerde gündeme getirilebilir. Diğer ülkeler ise kapitalizmi yerleştirmeye çalışmalıdırlar. Bu onlar için ilerleme sayılır. Kapitalizmin içeriden veya dışarıdan dayatılarak geliştirilmesi önemli değildir. İlerleme ilerlemedir. Biraz daha uçlara çekersen; ha işçi sınıfı öncülüğünde kapitalizmi geliştirmişsin, ha emperyalistlerin öncülüğünde kapitalizmi geliştirmişsin, ne fark eder? Yukarıdaki paragrafta dile getirilen düşünceler sol adına söylenecek olursa, çok absürt (saçma) kaçar değil mi? Ama günümüz sol ya da sosyalistlerinin düşünüş tarzının bu paragrafta anlatılanlardan çok da farklı olduğunu söyleyemeyiz. Tarihsel Maddeciliğin kurucuları olan Marks ve Engels, kapitalizmin doğuş aşamasında yaşadılar. İster istemez önlerindeki konu kapitalizmin tahlili oldu. Çok duruca kapitalizmin doğuşunun iç işleyiş kanunları gereği kendi zıddı olan sosyalizmi ister istemez doğuracağını gösterdiler. Kapitalizm öncesi üretim biçimlerine ise kısaca değinebildiler ve konunun derinlemesine araştırılması gerektiğini işaret etmekle yetindiler. Tarihsel Maddecilik eğer bir bilimse ve dünyanın izahı ile yetinmeyip, değiştirilmesi kanunlarını da içeriyorsa, hayatın her alanında ve her zaman yeniden sınanması ve yenilenerek geliştirilmesi gerekir. Samimi Müslüman’ın her şeyi Kur’an da araması gibi, günümüzün izah ve çözümünü de, Marks ve Engels’ te aramanın anlamı yok. Marks ve Engels’in “geri ülkede sosyalizm olur mu olmaz mı?” diye bir sorunları yoktu. Kapitalizmin ister istemez sosyalizme dönüşeceği bilimsel öngörüsü doğrultusunda, Sosyalizmin Kara Avrupa’sında kurulacağını söylediler. Avrupa’daki işçi sınıfı ayaklanmalarının bastırılması ve Paris Komünü yenilgisinden sonra ise yanıldıklarını, sosyalizmin nispeten geri kalmış bir ülkede, mesela Prusya ordularının Rusya bozkırlarında yenilmesinden sonra, Çarlık Rusya’sında kurulabileceğini belirttiler. Geri bir ülkede sosyalizmin olup olamayacağı sorunu 1. Dünya Savaşı, hatta ağırlıkla II. Dünya Savaşı’nın sonrasının sorunudur. Emperyalist ülkelere karşı bağımsızlık savaşı veren ülkelerin, kalkınmanın kapitalist olmayan yolunu aramalarının ve bunun için sosyalizme yönelişlerinin sonucudur. “Şimdi, geri ülkede sosyalizm kurulabilir mi?” sorusuna cevap verelim. Bal gibi de kurulabilir. İnsanlık 16. yy.’dan beri kıyametlerle (yıkılışlarla) değil, egemen sınıfın kıyamete (yıkılışa) uğratılması esasıyla dönüşmeyi keşfetmişken, toplum biçimini belirleyen üretici güçler kanununu bulmuşken, tüm bunları da yazıya dökerek insanlığın hizmetine sunmuşken, Afrika’nın en ücra, balta girmemiş ormanında yaşayan en ilkel kabilesine bile; “Sen anlamazsın, Sosyalizm senin neyine, otur oturduğun yerde denilemez.” Teorik yönden en ufak “ama” sorgusu bile, insanı cehennemlik yapmaya yeter. Cehennemlik olmamanın tek yolu ise tarihsel maddeciliği, medrese papağanlığı içinde değil, diyalektik metodun hayata uygulanışı ile kavramaktan geçer. Bu açıdan bakıldığında kapitalist üretim tarzı ile sosyalist üretim tarzı arasında bir fark yoktur. Daha doğrusu sosyalist üretim tarzı diye bir şey yoktur. Kapitalist toplum ile sosyalist toplum arasındaki tek fark, üretici güçler üzerindeki mülkiyet farkıdır. Kapitalizm de sosyalizm de “geniş yeniden üretim” esasına dayanır. İnsan toplumlarının içinde bulunduğu tarihsel konağın gerektirdiği veya toplum içinde yer alan bireyin ihtiyacı olarak algıladığı şeylerin geniş yeniden üretim metodu ile sağlanabilmesi, sosyalizmin kurulabilmesi için yeterli ön şarttır. Emperyalizmin kültür merkezlerinin bombardımanı altında kalarak kavram karmaşasına uğratılmış beyinlerimizde, biraz sadeleştirme yapmak için sosyalizmin tarifini çok basitçe hatırlayalım: “İnsanlığın sonsuz düşü olan sınıfsız-sömürüsüz düzene varmak için gerekli olan ara evre.” Bu evrede, üretim araçlarının mülkiyeti, işçi sınıfı eliyle özel mülkiyetten çıkarılıp kamusal mülkiyete dönüştürülür. Bu sayede de, yaklaşık yedi bin yıldır sınıflı toplum düşüncesi iliğine-kemiğine işlemiş olan insan, yeniden toplumculaştırılır. Bu başarılabildiği ölçüde de sosyalist toplumda bile var olmaya devam eden devlet gibi baskıcı örgütlenmeler giderek ortadan kaldırılır. Kuşaklar boyu sürebilecek olan bu süreç sonunda da insanlık, artık sınıflı toplum diye bir olguyu kafasından silebildiği ölçüde, özlenen komünist toplum kurulabilir. Buraya kadar anlattıklarımız “Klasik Marksist” tanımlar. Daha doğrusu, Marksist (Tarihsel Materyalist) tanımlar değil, Marks ve Engels’in söyledikleri. Marks ve Engels bunları hangi dönem ve hangi toplumlar için söylemiş? Kapitalizmin gelişmekte olduğu, işçi sınıfının burjuvazi ile mücadelesinin üst düzeyde yaşandığı dönem ve ülkeler için söylemişler. Ama bu düşüncelerini hiçbir zaman için mutlaklaştırmamışlar. Zaten böyle bir mutlaklaştırma, temelini atmaya çalıştıkları Tarihsel Materyalizme ihanet olurdu. Marks ve Engels’den yüz yıl sonra böyle bir mutlaklaştırmaya düşmek, tarihsel materyalizme en büyük ihanet olur herhâlde. Marks ve Engels hayatlarının son dönemlerinde, devrimin gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere doğru kaydığı tespitini yaparken de, Doğu toplumlarındaki gelişimin farklı olduğu uyarısını yaparken de, sanki kendilerinden sonra gelecek Marksistlerin, kendi söylediklerinin mutlaklaştırmalarının önüne geçmek istemişlerdir. Şimdi Marks ve Engels’in işaret etmeye çalıştıkları farklılıklara gelelim. Bu konuda uzun uzadıya teorik tartışmalar yapmak fayda sağlamayabilir. Bunun yerine günümüz olaylarından ve toplumsal düşünüşlerden yola çıkmak daha faydalı olabilir. Daha önce de belirtmiştik, yineleyelim. Emperyalizm insanlığa karşı topyekûn saldırıya geçti. Bu saldırıyı da Ortadoğu’dan başlattı. Amacı salt petrol ve yaramaz çocukları hizaya getirmek değil. Kendi toplumsal düzenini tüm insanlığa dayatmak. Dayatmaya çalıştığı düzen ne? Üretim araçlarının özel mülkiyeti esasına dayanan kapitalist sistem. Düşman kim? Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı çıkan herkes. Başta Sosyalist ülkeler. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra uluslararası emperyalizm teorik düzeyde makas değiştirdi. Yarattığı teorik bombardıman ortamı ile sosyalizmin iflas ettiği düşüncesini insanların kafasına yerleştirdi. Yetinmedi, insanların eşitlik- özgürlük istemleri adına sarıldıkları ne varsa onlara saldırmaya başladı. Seçtiği yeni hedef; teorik planda “İslamiyet”, coğrafi planda da “Ortadoğu” oldu. Neden? Teorik olarak; İslamiyet, üretim araçları üzerindeki mülkiyet konusunda, özel mülkiyetten daha çok toplumsal mülkiyete yakındır. Üretici güçlerin izahı ve onlara yön verme konusunda da bireycilikten daha çok toplumsallığı özendirir. Üretici güçleri, teknik-tarih-coğrafya-ve insan olarak tasnif edecek olursak; İslamiyet’te coğrafya, yani toprak üzerindeki mülkiyet doğrudan Allah’a bırakılmıştır. “Mülk Allah’ındır.” Tarih konusunda, kendisinden önceki tüm din ve inanışlara sahip çıkarak, tüm insanların kardeş oldukları, Allah’ın indinde tüm kulların eşit olduğunu, aynı kökten geldiklerini kabul etmiştir. Söylemi; “Topraktan geldik toprağa gideceğiz” olmuştur. İnsan konusunda ise, her söylemi ile toplumculuğu öne çıkarmıştır. Bu konuda ki en ünlü söyleminin “Komşusu aç iken uyuyabilen bizden değildir” olması bile ne demek istediğimizi anlatmaya yeter. Kısaca, teorik olarak, doğuş orijini gereği İslamiyet; başkaldıran, ezilen zümrelere karşı itaat ve tevekkül emreden Hıristiyanlık’ın aksine, topluma kaybettiği değerleri hatırlatan ve bunlar için mücadele edilmesini isteyen, bu uğurdaki mücadelenin cenneti (sonsuz mutluluğu) getireceğini belirten bir inanıştır. Bu nedenle teorik planda, insanların eşit olmadıkları, alt-üst olmak üzere ayrıldıkları ve alt olanların sömürülmesi esasına dayanan emperyalizmin hedefi olmuştur. Neden Ortadoğu? Ortadoğu tüm bilimsel verilerin kabul ettiği üzere sınıflı toplumun ilk doğduğu yer. Medeniyetin beşiği. Komünün (Kan Kardeşler toplumunun) siteler (Ur-Uruk-Cemdet Nasr) vasıtasıyla dağıldığı yer. Bunu için de medeniyet öncesi (sınıflı toplum öncesi) insan ilişkilerinin bir türlü unutulamadığı, unutturulamadığı, tüm aksi çabalamalara rağmen yaşatıldığı yer. İddialı bir söylemde bulunalım; insanlık tarihsel hafızasından Ortadoğu’yu silebilse, yani komünsel geçmişini unutabilse, emperyalizmin önünde hiçbir teorik engel kalmamış olur. Bunun için coğrafi olarak ORTADOĞU hedef. Bunun için, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile uygun konjektürü yakaladığı inancı ile kudurmuş köpek misali saldırıyor emperyalizm. Başarabilecek mi? İnsanlığın tarihsel hafızasından Komünü (Kan Kardeşler Toplumunu) silebilecek mi? ASLA!.. Bu büyük harflerle “asla” dememizin altında, İslamiyet’in şahadet duygusu ile emperyalizme karşı seferber ettiği kitlelerin direnişinin, emperyalizmin kudurmuş köpek misali saldıran jandarması ABD’yi geriletmesi mi yatıyor? Hayır, ASLA!.. Bugün, ABD’nin saldırıları, İslamî görünümdeki direnişçileri İslamiyet’in orijinine yaklaştırmaktan başka bir işlev görmüyor. İslamî orijine yakınlaşan direnişçiler ise, yenilip yok olmadıkları sürece ABD’nin bireyci kalbine saplanan hançer olurlar. Direnişleri kuşaklara örnek olur, efsane olur. ABD yarın konsept (kavram) değiştirip saldırmaktan vazgeçerek, bölgedeki İslamî iktidarlar ile denge kurabilir. Bu, düşüncemizi değiştirmez. Çünkü anlatmaya çalıştığımız üzere, bölgede emperyalizme karşı direnen İslamiyet değil, Komünal (Kan Kardeşlik üzerine kurulu) yapılanmadır. İşte tam da burada, emperyalizmin bölgedeki paradoksu başlar. Saldırıp yok etmese, tüm insanlığa dayatmaya çalıştığı toplumsal düzenin teorik ve coğrafi alternatifi var olmaya devam edecek. Saldırsa, bu teorik ve coğrafi zemin yok olmak bir yana güç kazanıyor, küllerinden yeniden, yeniden doğuyor. Paradoksun emperyalizm açısından çözümü yok. Ama bu paradoksun, Sosyalizm açısından, insanlık açısından çözümü var. Nedir çözüm? KOMÜNDEN GELDİK KOMÜNE GİDİYORUZ
İnsanı “insan” yapan, hayvanlar âleminden kesin olarak ayıran komün örgütlenmesi, antik tarihteki doğal gelişim süreci sonucunda medeniyeti (sınıflı toplumu) doğurduğu andan itibaren; bir yandan komün örgütlenmesinden uzaklaşmasına, eski kan kardeşlik ilişkilerini reddetmesine, ama diyalektik olarak ta giderek daha sağlam temellere dayanan modern komünal toplum olma yolunda ilerlemesine neden olmuştur. Bugün Ortadoğu’da emperyalizme karşı direnişin, Şii-Sünni veya Aşiret-Tarikat düzeyinde olması hiç kimseyi yanıltmasın. Tüm bu örgütlenmeler, antik tarihin mirası olan, içe kapanık örgütlenmelerdir. Üyeleri, kendi kişilik izahlarını; sınıf-zümre, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ayrımı gözetmeksizin, bu örgütlenmeler içerisinde bulurlar. Son fertleri yok olmadıkça yok edilemezler. Bunun için emperyalist saldırganlar bu örgütlenmeler ile baş edemezler. Ama bu örgütlenmeler var olan halleriyle anti-emperyalist mücadelede başarılı da olamazlar. Emperyalizm saldırmaktan vazgeçip, uzlaşma yolunu seçtiğinde, hemen yön değiştirip birbirleriyle mücadeleye başlayabilirler. İşte tam da bu noktada Tarihsel Materyalizm’in devreye girmesi gerekir. “Klasik Marksist”, daha doğrusu dogmalaştırılmış, toplumlar gelişimi ve tarih yorumlarını bir kenara bırakarak, gerçek anlamda Doğu toplumlarının gelişim kanunları, toplumsal dinamiklerinin tahlilinin yapılması gereklidir. Bu yönde bir çalışma, ülkemizde Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından yapılmıştır. Olaylara ve gelişmelere, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarih-Devrim-Sosyalizm” adlı eserinde belirttiği açıdan, yani Tarihsel Materyalizmin penceresinden bakıldığında olağanüstü aydınlığa kavuşulur. Bu açıdan bakıldığında, emperyalizmin baş düşman ( Sosyalistlerin olmadığı ortamda) ilan ettiği İslamiyet’in gerçekten emperyalistler için neden düşman olduğu anlaşılabilir. Yine emperyalizmin, insanı bireycileştirmek için yıkmaya çalıştığı, dogmatik materyalistlerin ise gerici örgütlenmeler olarak gördüğü aşiret-tarikat ve benzeri örgütlenmelerin, ne kadar bozulmuş ve orijinalinden uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, aslında antika tarihin belirli bir kesintinde ortaya çıkmış olan komünal yapılanmaları ifade ettikleri anlaşılabilir. Günümüz sosyalistlerinin halen “Klasik Marksist” tanım ve kavramlarla düşünüyor ve olayları izah etmeye çalışıyor olmaları, bu gerçekliği değiştirmeye yetmez. Emperyalizm, kendi açısından alabildiğine haklıdır. Bu tip örgütlenmeleri dağıtamadığı sürece, toplumsal dayanışmayı kıramıyor dolayısıyla da insan bireycileştiremiyor. En çaresiz kalan birey bile, bu tipteki örgütlenmeler sayesinde dayanma ve direnme gücü buluyor. Sosyalizm açısından bakıldığında ise, tarihsel maddeciliğin gündemine, geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelerde sosyalizmin nasıl kurulacağının alınması ve acil teorik çözümlerin üretilmesi kaçınılmazdır. Konuya bu açıdan bakıldığında ise emperyalizmin bölgeye saldırısı, özellikle de Türkiye üzerindeki oyunları anlaşılabilir oluyor. Tam da bu noktada Türkiyeli Sosyalistlere büyük iş düşüyor. Hem antika tarihin teorik izahının, Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından bu topraklarda yapılmış olması hem de Kurtuluş Savaşı ile emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş mücadelesinin bu topraklarda kazanılmış olması, bu toprakların sosyalistlerine, emperyalizme karşı mücadelede, bölge halklarına ister istemez öncülük etme görevi yüklüyor. Ülkemiz sosyalistleri tarihsel izahlarını ve deneyimlerini Tarihsel Maddecilik açısından doğru bir değerlendirmeye tabi tutabildiklerinde, modern komünal örgütlenmenin, ilkel komünal yapılanmanın çöktüğü bu topraklardan doğarak tüm dünyaya yayılmasının önünde hiçbir engel duramayacaktır. |