|
ULUSALCILIK- SİVİL TOPLUMCULUK DAYATMASI DEVRİMCİLERİN KABULÜ OLAMAZ! Edebiyatçı Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü almasıyla birlikte, yeniden hız kazanan, ‘’ulusalcılık’’- ‘’sivil toplumculuk’’ tartışmaları siyasal bir gerçeği tüm açıklığıyla bir daha ortaya sermiştir. Türkiye; yakın tarihinde, hep birlikte içinde yer aldığımız şekilde dışarıdan planlanan bir ‘’konsept’’ dayatması ile karşı karşıyadır. Toplum mühendisliği misyonunu ellerinde tutan dış destekli güçler, çerçevesi kendilerince çizilmiş bir ayrışmanın derinleştirilmesini planlamaktadırlar. Ülkenin gündemindeki en yakıcı sorunlarının çözüm yolları tıkanmakta, her türden provokasyon tezgahlanmakta ve emperyalist kuşatma altında Türkiye halkının çözüm yolu olan ‘’1919’ların güncelleştirilmesi’’ perspektifi karartılmaya çalışılmaktadır. Devrimci güçler: 1960-71 ve 1971-80 arası dönemleri büyük bedeller ödeyerek yaşamışlardır. Dış merkezli, yukarıdan dayatılan ‘’konsept’’ ayarlamalarının hem halkımıza, hem de kendilerine ne gibi faturalar çıkardığını çok iyi bilmektedirler. Sınıf pusulasını yitirmiş, ne olduğu belli olmayan şoven ulusalcılıkla, egemen çevrelerin makyajladığı sivil toplumculuk ikilemine mahkum olmak, bunların arasında zikzaklar çizmek, yahut yandaş toparlayacağım diyerek teslimiyetçi ve oportünist yaklaşımlar oluşturmak, devrimcilerin tavrı olamaz. Çünkü; Türkiye devrimci hareketinin bütün engellemelere rağmen kuşaktan kuşağa aktarılmış müstakil bir devrimci hattı ve birikimleri vardır. Türkiye Devrimci Hareketini, gruplar bolluğunun çerçevesi içinde ele almayıp, tüm kuşakları ile birlikte değerlendirildiği taktirde gerek düşünce, gerekse davranış planında sosyalizm bilmi açısından yeni sentezlere varabileceği diyalektik canlılığa sahip olduğunu görebiliriz. Sonra: Kimse aşılmamış eski tezlere illa yeni bir anti-tez yaratacağım gayretkeşliği içinde olmamalıdır. Bu çaba, ancak tekrarın karikatürünü getirir. Üstelik devrimci hareketteki bu araştırmalar, Batı’dan edinilmiş ezbere formüllerle değil, ülkemizin kendi orijinal ekonomik-sosyal ilişkileri ve çelişkileri dikkate alınarak yoğun bir emek sonucunda ortaya çıkmışlarsa, mutlaka dikkate alınmaları gerekir. Orhan Pamuk’un Nobel ödülü alışını ve yaptığı bir- iki söyleşideki tespitlerini atlama tahtası yaparak, Osmanlı’nın çöküş dönemini, o dönemdeki halkların boğazlaştırılmalarını vs. tartışmaya ve bunu bir aydın karalamasına çevirme bizim işimiz olmamalıdır. Orhan Pamuk’un eserleri, orta yerde durmaktadır; herkes beğenip beğenmediğini açıklamakta serbesttir. Sınıfsal bakışlarına göre eleştiriler yapmakta da serbesttir. Ancak kafalarda kriminal laboratuarlar kurup avcılığa girişmek, bütün birikimler üzerine devrimcilerin işi olamaz. Türkiye devrimci hareketi, devrimci aydınla- aydın arasındaki farkı tartışmıştır. Fransız Başkanı De Gaulle’ün muhalif bir aydının karşısındaki tavrını bile gösterememek, ayıptan öteye geçemez. Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır iç içe barış içinde birlikte yaşamış halklar kanlı maceralara doğru sürüklenmiş, sonuçta boğazlaştırılmışlarsa ve bu süreçte yüzbinlerce Türk- Kürt- Ermeni- Süryani hayatını kaybetmişse; bu geçmişin hesaplaşması mutlaka yapılacak ve bundan dersler çıkarılacaktır. Tabii ki bu tartışma, bir takım sivil toplumcu yazar- çizerin eski birikimleri (!) sayesinde çok iyi bildikleri gibi, son duruşmada politik hayatı belirleyen güç, ekonomik güçtür ilkesi doğrultusunda yapılacaktır. Bu olayların yaşandığı tarihsel dönemde, ekonomik gücü elinde bulunduran sınıf ‘’meşrutiyet burjuvazisi’’dir. Acenteciliğini yaptığı Avrupalı emperyalist devletlere göre Almancı- İngilizci diye ikiye ayrılan ve politik hayatta İttihat- Terakki, Hürriyet ve İtilaf Partilerinde mevzilenen bu meşrutiyet burjuvaları kimlerdir? Dönemin ve olayların açığa çıkması için, önce bu sorunun açıkça yanıtını vermek gerekir. Avrupa’nın 16.ncı yüzyıldan başlayan Doğu ticareti, Avrupa mallarını Osmanlı ülkesine yığmaya başlayınca bir taraftan: içeride henüz basit dükkancık veya tek tük el imalathaneleri düzeyine kavuşmuş olan yerli sanayi, önce gerilemiş, süreç içinde de rekabete dayanamayarak çökmüştür. Diğer yandan: Avrupa mallarını pazarlayacak acenteci bir zümre, Avrupa’dan ülkeye sokulan şirketler, yardımlar ve bankalarla güçlendirilerek ülke ekonomisine ve siyasetine el koymuşlardır. Osmanlı’da var olan pre-kapitalist, tefeci- bezirgan sermaye de doğuştan yatalak ve hazır yiyici yapısıyla hemen bu zümrelerle etle tırnak gibi olmuştur. İşte bu komprador zümreler, meşrutiyet burjuvalarıdır. Bunların en belirgin özelliği, üretim yapan fabrikalar kurmadan, Batı mallarının acenteciliğini yapmalarıdır. Bu zümreler ezici çoğunlukla gayri Müslimlerden oluşmaktadır. İngiltere- Fransa ve Almanya ekseninde teşkilatlanan bu zümreler vasıtasıyla bu iki emperyalist güç odağının bütün kavgaları, siyasetleri ülke içine kolaylıkla taşınmıştır. Karl Marx, ‘’Doğu Sorunu’’ adlı makalesinde, Türkiye ev sanayinin köküne kibrit suyu eken bu sınıf için şu notu düşüyordu:’’Bu iki şehirde yerleşmiş olan Rum ve Ermeni (iki önemli şehir, İstanbul ve Trabzondur) tüccarları, ucuzluklarıyla Asya hareminin ev sanayini az zamanda ortaya çıkaran ve yok eden İngiliz malı ürünlerini büyük miktarda ithal ederler.’’ Emperyalist haydutların, onların acentecisi Meşrutiyet burjuvazisinin ve yedeğindeki derebeylilerin: Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır kardeşçe yaşayan yoksul halklara yükledikleri ağır fatura yalnızca boğazlaşmalar değildir. Alman haydutunun emperyalist politikası doğrultusunda padişaha oynattırılan ‘’Pan- İslamizm’’ ve paşalara oynattırılan ‘’Pan- Turanizm’’ politik oyunları, yüzbinlerce insanımızın kör cephelerde, Sarıkamış’ta, Yemen’de, Orta- Doğu çöllerinde yok olmasına ve sakat kalmasına neden olmuştur. Şimdi bu tarihsel döneme dönülüp, emperyalist ülkelerin kanlı ve kirli pazar kavgalarının bir bilançosu yapılacak ve suçlu aranacaksa, önce bu yıkıma neden olan Avrupa’lı emperyalist ülkelerden işe başlamak gerekir. Fransa- İngiltere ve Almanya’ya bunun hesabı sorulur. Egemen çevrelerin kapısına yattığı ve göbeğinden bağlı olduğu bu ülkelere bu hesabı soramayacağı, ancak suçunu örtmek için günah keçisi arayacağı da iyi bilinmelidir. Sonra hesap verme sırası, Meşrutiyet burjuvazisi ve onların yedeğindeki derebeyiler, tefeci- bezirganlar; yani Doğu gericiliğinin sınıfsal olarak devamcılarına gelmektedir. Vasiliki Beylerin, Abdülrezzak Efendilerin, Hüdaverdi Efendilerin, Yanko Beylerin, Manok Efendilerin, Yenişehirlizade Ahmet Efendilerin ve isimli- isimsiz zadelerin, efendilerin, beylerin devamcıları, Kurtuluş Savaşındaki sinsi oyunları ve günümüz politikalarına kadar uzanan faaliyetleriyle birlikte ve ayrıntılı bir biçimde irdelenmelidir. Bu egemen sınıfın 6-7 Eylül’deki sorumlulukları, 24 Ocak politikaları, İMF politikalarıyla birlikte açıkça tartışılarak ülkeye yükledikleri ağır faturalar gün yüzüne çıkarılmalıdır. Dün olduğu gibi bugün de yıkımların, yoksullukların, ülkenin emperyalizme bir cariye gibi sunulmasının müsebbipleri bunlardır. Avrupalı emperyalistlerin ve Meşrutiyet burjuvazisinin Kurtuluş Savaşı öncesi ülkeyi fiili işgale kadar sürükledikleri bu yıkımlara, emperyalizmi kuzu postunda göstermek isteyen sivil- toplumcu çevrelerin günah keçileri hazırdır: Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, vb. Meşrutiyet burjuvazisi tarafından tanrılaştırılıp şişirilen bu haşmetli kuklalar; maalesef kendileri de, tarihi kendilerinin yaptıkları yalanına inanmışlardır. Kendi iplerini oynatan yerli- yabancı kuvvetleri görememişlerdir. Egemen çevrelerin makyajlayıp salıverdiği ‘’sivil- toplumcu’’, ‘’2.nci Cumhuriyetçi’’ çevreler, efendilerinin günah keçisi arama faaliyetlerine hızla katılarak, suçlu aramakta daha derinleşmişler ve işi Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyesi ‘’Talat Paşa’nın kurşunlattığı’’ Yakup Cemil’lere kadar indirmişlerdir. 1908 Haziran ortalarında istibdatı yıkmak, zulmü, tagallubu, mutlakiyeti devirmek için devrimin tetiğini çeken, ilk defa dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri Bey ve silahlı- silahsız aydın gençliğimizdir. Tarihin her aşamasında olduğu gibi, tarihin aydınlık yüzünü temsil eden ilkel komüna gelenekli bu insanlarımız tasfiye edilip; hatta Fethi Gürcanlar gibi yok edilip, Selanik’teki farmason İttihatçıların kuşatmasıyla; devrim emperyalistlerin emrine sokulmuştur. Bu tarihsel kurgu kavranmadıkça, süreçlerin sınıfsal tahlili yapılmadıkça, toplumun genel olarak ve son duruşmada üretici güçlerle hareket ettiği bilinmedikçe ve ülkemizdeki ‘’teknik üretici gücün’’ tarihsel konaklara göre durumu netçe ortaya konulmadıkça, insan ve tarih üretici gücünü anlayamaz, yıkımların ve zulümlerin sorumlusunu bulamaz ve tarihin aydınlık yüzünü ortaya koyamayız. |