|
Bir yazar, bir kitap yazdı. Ve yazdığı kitapla uluslar arası beğeni kazanıp Nobel ödülü aldı. Kitabında anlattığı ise bizim eski el sanatlarımız olan ve teknoloji çağının unutulmaya terk ettiği için uzunca bir zaman yok saydığımız ''tezhip'', ''hat'' ve ''minyatür''. Bu tarihimizde varolan ''zarif'' sanatın ''nakkaş''ları üzerine romanını kurgularken, toplumumuzun ''Doğu gericiliği'' yanlarına da, şovenizmin her türden olanına da ince ince eleştirilerini serpiştirmeyi ihmal etmemiş. Kitabını okuyunca; bir ülkenin tarihi bir sanatı bu kadar güzel anlatılabilir ve tanıtılabilirdi diye düşünmekten alamadım kendimi. Eseri okuyana kadar, ''yalnızca kendisi için bir roman yazmış ve yalnızca kendisi tek başına bir ödül almış'' tarzında bir kanaatım vardı ve ''böyle olduğu halde neden sanki Nobel ödülünü reddetmeyerek vatana ihanet etmiş gibi bir muameleye tabi tutulduğunu'' sorguluyordum kendimce. Ama merakıma yenilip de kitabı okuyunca, yazara iki kez haksızlık edildiği kanaatine kapıldım. Çünkü eser, yalnızca kendine ait bir kurguyu yazıya dökmüyor; tersine ülkesinin kültürel zenginliklerini de dünyaya tanıtıyor. Elbet yaklaşımı, içinde yaşadığı toplumun kimi açmazlarına da kendince ve bence de çok haklı bazı eleştiriler de içeriyor. İçermemeli mi? Toplumlar da, kişiler de ''eleştiri'' ve ''özeleştiri'' mekanizmasını çalıştırmadan ileriye doğru yol alabilirler mi? Peki ya sanat? Sanatın başlıca işlevi, topluma kendisini görüp kendi eksiklerini tamamlayabilmesi, hatalarını düzeltebilmesi için ''ayna'' tutmak değil midir? Bunu başarabilen toplumlar ileriye doğru giderler, başaramayanlar ise geriye gider ve gericiliğe yenik düşerler. Pamuk'un kitabındaki nakkaşlar, padişahın kitabına gizli gizli minyatür resmediyorlar. Demek ki padişah bile korkuyor gericilikten. İlerici bir yanı var belli ki padişahın. Yoksa gericiliğin ''sıfat resmidir'' deyu ''fetva'' verilmesine aldırmadan kitabına ''sıfat'' resmettirir mi? Nakkaşlara da o kadar sahip çıkabiliyor demek ki; çaktırmadan çaktırmadan. Belli ki ''saray'' da kuşatma altında. Ama nakkaş, sanatçı. Üretken bir sanatçı. Belki de ölümü bile göze alacak içindeki genlerine kazılı ''resmetme'' güdülerini dışa vurmak için. Nasıl engel olunabilir ki buna? Padişah da beğeniyor belli ki sanatçının işlediğini; tüm verilmiş ve verilebilecek fetvalara rağmen ''günaha'' girmeyi göze alıp, onlara kitabını bezemeleri için nakkaşlara bir sürü para verdiğine göre. Ama nakkaş kadar cesur değil yüreği. Belli ki ekonomiyi elinde tutan ve sarayının içine, odasına- odalığına kadar kendini kuşatan doğu gericiliğinin bir bakıma tutsağı olmuş o da.Nakkaş, padişahtan daha yürekli; çünkü sanatını üretmezse soluk alamaz. Onun en büyük aşkı sanatı ve ne pahasına olursa olsun; ''kara- cahil'' kalabalıklar da onaylamasa, ''padişah'' da kellesini alacak olsa sanatını icra etmekten başka çaresi yok! ''Nakkaş'' kim? Usta nakkaşların çoğu Ermeni. İslamiyetin sıfat resmetme yasağı onlara değmemiş olduğundan belki de. Bu sıfat resmetme yasağı; aslında zamanına göre ilericilikmiş, ''put''laştırmayı kırmak istemişler. Oysa işin bu ilerici özü doğu gericiliğince unutturulunca; gerici bir yasağa dönüşmüş. ''Putlaştırma''nın kendisi ise, bizzat yobazlarca ''sakal-ı şerif öpmek'' modeline kardırılarak sürmüş gitmiş. Geçen gün TV'de izledim kuyruğa girmiş çarşaflı kadınlar, sakallı adamlar. Yeşil bir bez parçasına sarılı bir dikdörtgeni hiçbir hijyen tereddüdüne de kapılmadan öpüyorlardı. Pamuk'un kitabındaki eleştirileri; bu gericiliğe- yobazlığa dair. İlerici olup da katılmamak mümkün mü? Esas tavır alınması gereken yeşil beze sarılı bir dikdörtgenin baş tacı edilmesi değil mi? Ama biz, Orhan Pamuk'un yapıtını ayaklar altına aldık neredeyse bu beze sarılı ''sakal''a tapınırken. Orhan Pamuk'un ''nakkaşlık''tan yola çıkarak bir roman yaratmasında da şaşılacak hiçbir yan yok. Yazar olmaya karar vermeden önce mimarlık eğitimi alıyormuş ve çocukluğundan beri resim çizmeye merakı ve yeteneği olan bir sanatçı. Olay bu denli doğalken, üstelik bütün dünyaya bize ait bir kültür zenginliğini tanıtıp, dünyanın beğenisini toplayıp, bu beğeni nedeniyle ''Nobel'' gibi edebiyat alanının en önemli ödülüyle de eserini ve nakkaşlık sanatını taçlandırmışken ''vatan haini'' muamelesi görmesini anlamak ise; başka bir ülkede olsak ''hiç mümkün değil'' diye tamamlardım cümlemi; ama bizim ne yazık ki ''doğu gericiliğini'' neredeyse iliğine- kemiğine kadar nüfuz ettirmiş olan ülkemizde, gayet de mümkün. Bir yazarımıza ''Nobel'' verilmesini ''dış devletlerin saldırısı'' olarak algılamamız da doğal tabii netice itibariyle. Esas tehlikeli olan, bu yaklaşım tarzımızın kendisi. Emperyalist- kapitalizm de, Doğu gericiliği de bizim bu her anlamda fazlasıyla ''yobaz'' tutumlarımızdan yola çıkarak oynuyorlar bizimle. Dün Ermeniler gibi toplumumuzu ileriye götürebilecek ciddi bir dinamizme sahip kesimlerimizden mahrum ettiler bizi bu kışkırtmacılıklarıyla, bu gün de Kürtler üzerinden oynayıp duruyorlar aynı oyunlarını. Ermeni meselesindeki yaşanmışlığımızdan esas çıkartmamız gereken ders; ortak toprakları, tarih boyunca paylaştığımız farklı kültürlerle barışık olmamız gerektiğidir. Dün Ermeniler'imizi kaybettik, yıllardır da Kürtler'imizi kaybedip duruyoruz. Biz Ermenileri kaybederken; toplumumuzu ileriye doğru götürme potansiyelini; resmiyle, yazmacılığıyla, duvarcılığıyla, taş işçiliğiyle, mimarlığıyla, tiyatro- sinema ve diğer güzel sanatlarıyla topyekun bir üretici dinamkten de yoksun bıraktık kendimizi. Ve bunu yapmamızın, onlarla savaş sürdürmemizin yalnızca emperyalist- kapitalizmle doğu gericiliğinin işine geldiğini; bu iç çatışmanın bitirilmesi, yaraların sarılması gerektiğini ifade eden sanatçılarımızla da, aydınlarımızla da çatışıyor, onları cezalandırıp duruyoruz şimdi. Sanki farklı etnik grupların bize karşı kışkırtılmasının önlemi, onların adını bile anmamaktan, olan- biteni inkardan ve yok saymaktan geçiyor gibi yapıyoruz. Bir yazarımızın ''Nobel'' gibi bir ödülü almasını kutlayamadığımız gibi, ''kral çıplak'' diyen her aydınımızı da işkencelerle, mapushanelerle, idamlarla, ağır cezalarla mahkum edip durmadık mı yıllardır? Aslında biz bunu hep yapıyoruz. Özellikle de 12 Mart 1971'den beri neredeyse tek yaptığımızbu ve sırf etnik köken insanlarımızı değil, asker- sivil aydın gençliğimizi de Hitlervari fırınlara atıyoruz. Sonra da ''bu ülke niye gelişmiyor? Yoksa bu ülkenin insanları mı aptal?'' diye soruyoruz. Niye gitgide gericilik sardı ortalığı diye de soruyoruz. Şimdi sıra nereye gelecek diye merak ediyorum. Mimarimize, ülkemize, İstanbul'umuza inkar edilemeyecek değerler katan, dünyaca ünlü camilerimizin mimarı mimarbaşı Sinan da Ermeni'ydi. Pek çok tarihi binaların mimar ve ustaları da ya Ermeni, ya da Yahudi. Korkarım kah ''din'', kah ''ulus'' maskeleri altında ülkemizde gitgide azdırılmasına yol verilen ''Doğu gericiliği''; gün gelecek; bu değerlerimizin de tümünü ''gavur icadı'' sayarak yerle bir edecek. Tıpkı kadınlarımızı her geçen gün daha fazla ''türban''a ve ''çarşaf''a sokup, kafes arkasına itelediği gibi. Dış emperyalizme karşı anti- emperyalist bir hat oluşturmak yerine ülke içindeki halk topluluklarına karşı anti- Kürt, anti-Ermeni türünden ''iç savaş'' sürdürücü hat izleyen Amerikan Neo- con'larının Neo- Memet türevi ''kafatasçı- ırkçı'' ulusalcıların ve ''din'' kisvesine bürünüp İslamiyet'in tüm farklı halk- kültür ve inanışlara saygılı ilericiliği yerine yobazlığa kardırılmış tefeci- bezirganlık temelli gericiliğine sarılan ''sivil- toplumcu''ların; bu ülkeyi adım adım bir gün sırf Ermeni olduğu için Mimar Sinan'ın eserlerinin bile suç sayılabileceği bir mecraya taşımakta olduklarını fark etmek, her fırsatta ortaya koymak ve ''ilerici'' öz taşıyan her hamleye sahip çıkmak zorundayız. Bu çerçeveden bakıldığında; Orhan Pamuk'u kınamak, ya da eleştirmek yerine; bu ülke de ödüllendirmelidir. Tıpkı cezalandırmak yerine bunca üstüne gelinmesine rağmen ülkesinin bağımsızlık ve özgürlük kavgasından vazgeçmeyen tüm özgürlük ve bağımsızlık savaşçılarını ödüllendirmek gerektiği gibi. Tıpkı; 12 Mart'larla, 12 Eylül'lerle yaşamlarını yok ettiğimiz topyekun gençliğimizden ve bu emperyalist bağımlılıkla elele vermiş Doğu gericiliğimizin üzerine saldırıp perişanlığına neden olduğu etnik kökenlerimizin tümünden özür dilemek ve yaralarını sarmak zorunda olduğumuz gibi. Nakkaşlarıyla, minyatürüyle, tezhibiyle, mimarisiyle, yazmalarıyla, yazılarıyla, fikirleriyle, üretimiyle bu ülkeye değer katan herkese ve her şeye borcumuz var. Kültürümüze sahip çıktığı ve onu uluslar arası camiaya bunca güzel taşıyıp kabul ettirebildiği için Orhan Pamuk'a binlerce teşekkür ediyor ve herkese savaşsız- sömürüsüz bir dünya umuduyla iyi bayramlar diliyorum. |