|
‘’Ermeniler de İranlılar gibi ilk zamanlarda güneşe,aya,suya toprağa,rüzgara taparlardı.Üstleri daimi karla örtülü Masis (Ararat),Nemrud,Süphan (Sipan),Arakaz gibi alev saçan dağlara,yıldızlara,gezegenlere,burçlara,yalçın kayalara,büyük sulara,güvercin,şahin,kartal,boğaya,Sos(gümüşlü kavak)gibi ağaçlara,hayali Tanrılara,iyi ve kötü ruhlara taparlardı.’’(Bolsohays-İstanbul Armenians sitesi) TARİH BOYUNCA ERMENİLER Ve Orhan Pamuk Ve NOBEL Son günlerde Fransa’nın başrolde oynuyor göründüğü;ancak gerçekte uluslar arası ülke-şirketler emperyalizminin senaryo ve yapımcılığını üstlendiği ‘’suni’’ bir kriz yaşıyoruz. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat ödülü almasıyla doruğa tırmanıp,neredeyse tüm gündemi kaplayan ve suni olarak yaratılmış olunsa da,tırmanma olasılığı taşıyan, şayet tırmanırsa tüm bir Anadolu mozayiği olarak bizden başka hiç kimsenin de zarar görmeyeceği bu krizin adı:Ermeni meselesi… Oysa,hadisenin bu yanı atlanılıp,sanki orta yerde bir Orhan Pamuk krizi varmış gibi yapılmakta… Öncelikle,henüz ne yazık ki Pamuk’un ödüle konu olan eserini okuyup da kendi beğeni süzgecimden geçiremediğim için, bu konuda olumlu, ya da olumsuz bir tahlil yapamayacağımı ifade etmeliyim. ‘’Sanat’’la ilgili beğenilerimi; önyargısızca ve yalnızca kendi ‘’algı’’ ve ‘’beğeni’’ kapasiteme göre yapmayı tercih ettiğim için ve daha önce de başka ülkelerin başka ‘’Nobel’’ almış eserleri arasından da kendi ‘’beğeni’’ süzgecimden geçmemiş olanlar çıkmış olabildiği için (örneğin her Eurovision ödüllü parçayı da, ya da her Oscar’lı filmi de beğenmeyebilirim) ve de bu ‘’beğenmeyişi’’ ille de kompleks yapıp kendimi ‘’cahil’’ veya ‘’sanattan anlamaz’’ gibi algılayamayacak kadar (isteyen Narsistlik olarak da değerlendirebilir) kendi ‘’beğenim’’ odaklı baktığımdan ötürü, kitabın edebi değeri, tarihi-sosyal içeriği hakkında bir fikir de yürütemeyeceğim. Bence bir sanatçının; ortaya koyduğu ‘’üretim’’in kalitesi (Nobel alsa da,almasa da) önemlidir ve kutlanması, ya da yerilmesi; ancak bu düzlemden değerlendirildiğinde anlamlıdır. Sonuçta; yazarın eserini ‘’Nobel ödülünü verenler’’; şu ya da bu etki altında kalarak, ya da kalmayarak beğenmişlerdir; bu da onların bileceği iştir. Ve elbette her yazar, Nobel ödülü almak ister ve almışsa da bu da onun şahsı açısından, kendisiyle sınırlı ciddi bir başarıdır. Konunun sanki milli takımımız UEFA Kupasını almış vb. tarzında ele alınması da gerekmez. Yazar, şahsen bir ‘’üretim’’ yapmıştır ve şahsen o üretimiyle (biz beğensek de beğenmesek de) yazarlığı açısından önemli bir ödül almıştır. Bu da beni ne sevindirir, ne üzer, ne de yapıtını değerlendirmemde olumlu ya da olumsuz bir önyargı sahibi kılar. Olsa olsa, ilk fırsatta ödüllü kitabını okumaya ‘’teşvik eder’’. Yazarın evvelce okuma fırsatını bulabildiğim yegane kitabı ‘’Kara Kitap’’tır ve bu kitabı da hiç beğenmediğim için, diğer eserlerine karşı ilgisiz kalmış olduğumu, şu anda Nobel ödülü aldığı ve bunca tartışma doğduğu için; bu ödüllü kitabı merak ettiğimi ve ilk fırsatta okuyacak olduğumu da bu vesileyle belirtmeliyim. Beni bir ‘’vatandaş’’ olarak esas ilgilendiren ve sayın Pamuk ödül alsaydı da,almasaydı da herkesi ilgilendirmesi gereken konu; başlangıçta ifade etmeye çalıştığım gibi ülke-şirketler emperyalizminin ‘’Millet-i sadıka’’ Ermeni etnik kökenli vatandaşlarımızla aramıza ekmeye çalıştığı ‘’kafatasçı’’ nifak tohumlarıdır. Ülkemizi etnik köken üzerinden bölmeye çalışan emperyalist mihraklar; ülkeye dair aklı başında ve duyarlı bakış açısı olanların çoktandır farkında olduğu ve uyarmaya çalıştığı gibi; yalnızca ikiye bölen ‘’NATO Planı’’ ile sınırlı bakmıyorlar bu ‘’böl- parçala- yönet’’ Emperyalist yöntemine… Sıra, Kürt insanımızdan sonra, şimdi de Ermeni vatandaşımızda…Yarın belki Boşnak,Laz,Çerkes,Yahudi,Rum ve diğer insanlarımızda…Aklımızı başımıza toplamazsak ne ‘’kafatasçılığın’’, ne de bu kafatasçılığın ‘’kışkırtılması’’na dayalı ‘’bölünebilme potansiyeli’’mizin sonu da yok… Baştan beri sitemizde bunu anlatmaya, bunu anlatan ve bölünmüşlük noktalarımıza bir derleyicilik getiren projeler öneren kim olursa olsun (Abdullah Öcalan da olsa) sahip çıkmamız gerektiğini; çünkü uluslar arası ülke- şirketler emperyalizminin ülkemizi de ‘’Yugoslavya’’ gibi dilimlerine ayırmasının yegane tedbirinin bu olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz öncelikle… Bunu yapabilmenin ve emperyalist kapitalizmle elele vermiş Doğu gericiliğinin gitgide kör göze batacak derecede ilerlettiği bu planın önünü kesmenin tek yolunun; Türk, Kürt, Ermeni,Azeri Boşnak, Laz, Müslüman,Hristiyan,Yahudi,Sünni,Alevi,Süryani vb. tüm kültür varlıklarımızın; dilleriyle, geleneksellikleriyle,inanışlarıyla bir bütün olarak Anadolu mozayiği kapsamında kucaklanması; bu anlamda farklılıkların birbirine zenginlik katan birlikteliğinin yaratacağı elbirliği ve kültür zenginliği içeren bir yaklaşımın;öncelikle de ‘’yönetici’’ kesimlerimiz ve kurumlarımızca kabul görüp, kollanılması-sakınılması;bu güne dek süren bu farklılıklardan ürken, kendine güvensiz yönetim modellerinin terk edilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Buna hizmet eden bir demokratik tutuma bir an evvel yönelinmesinin ‘’bıçak kemiğe dayanmış’’casına zorunluluğundan ve tersinin ülkemizi uçurumun eşiğine getirmişliğinden 2 yıla yakın bir zamandır bahsediyoruz. Bunun yolunun da; sonrasında insanları birbirine karşıt etnik veya sınıfsal konuma sokan, cins’ten başlayarak her türlü ayrımcılığı damarlarımıza enjekte eden emperyalist-kapitalist-pre-kapitalist sistem güdümünde değil; bu ayrımları hiçe sayan ve genlerimize kazınmış ilkel komüna gelenekselliğimizde bulabileceğimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Dünya insanlığının bugünün tahammül edilmez bir biçimde vulgar (kaba) bir materyalizme buladığı ‘’metalar çağı’’na adeta meydan okurcasına maneviyata aramaya yöneldiği ve kimilerinin ‘’Da Vinci’nin Şifreleri’’ arasında, kimilerinin Kur’an Şifrelerinde arayıp el yordamıyla belli-belirsiz bulabildiği ‘’sır’’ları; aslında dünya toplumlarının tarih-öncesi (yazısız tarih) gerçekliğinde; oradaki kardeşlik bağlarında, insan ayırt etmeyen eşitlik ve paylaşımcılığında, el yordamıyla bulunan bu ‘’ilkel komünalite’’ tarih öncesi barbarlığında; onun Şamanizminde, Paganizminde, o dönemlerinin kendi yoplumunca yaşanmış Kızılderililiğinde saklı… Bu açıdan baktığımızda bu insanlığın derinlerinde yatan ‘’sır’’ra en yakın topluluklar; yalnızca Kızılderililer ve yalnızca Kızılderili gelenekselliğinden kan alan Latin Amerika ülkeleri değil…Asya ve Orta-Doğu toplumlarının da;bu gerçekliği en özgün bir biçimde bünyesinde barındırdığı gerçekliği ise; tarih bilmince yıllardır bilince çıkartılmış olmakla birlikte ne yazık ki henüz insanlığın evrensel bilgisine ulaştırılamamış durumda. İnsanlık, henüz yeni yeni ele almak ihtiyacını duyuyor bugün dahi hala ‘’töre’’lerine damgasını vurarak davranışlarını bilinç üstü ve altı etkileyen kendi tarih-öncesi varlığını… Ermeni tarihçilerin bu kendi ‘’köken’’leri konusunda birkaç farklı (bence aslında birbiriyle örtüşen ve birbirini kapsayan) tezi var: ‘’ • Ermenileri Nuh peygambere dayandıran görüş • Ermenileri Urartulara dayandıran görüş • Ermenileri Urartu bölgesini işgal eden Trak-Frik soyuna dayandıran görüş • Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş • Ermenileri bir Turan ırkı olarak kabul eden görüş ‘’(ihak.org sitesi/Millet-i Sadıka) Ermeni tarihçilerin,birbirinden farklıymış gibi görünen bu görüşleri; yöntem doğru uygulandığında özünde tek bir noktaya çıkar: ‘’ Türklerin İslam dininden etkilenmeleri, Cermenlerin Hristiyan diniyle etkilenmelerini andırır. Semit geleneği, ilk insanı Adem ile Havva'ya bağladı. Bunun anlamı ayrı bir konudur. İlk Sümer medeniyetini, İslamlığın Tufan adını verdiği biçimde, suların basması gibi basan Semit Barbarları akını üzerine insanlık Nuh oğullarına bağlandı. Tarihte ve mitolojilerde anılan Nuh oğullarının adlarına bağlı uluslar göz önüne getirilirlerse, şaşılacak bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bütün adı geçen uluslar, Tufan olayı sırasında, Yakındoğu medeniyeti ile uzaktan yakından ilişki kurmuş Tarih öncesi toplumlandır. Başka deyimle, "Nuh Oğulları" denilen insanlar, Tarihe değmiş Barbar yığınlarıdırlar: Friyalılar, Cimmerler, Skitler, Medler, Ionyalılar, İberyalılar, Toğormanlar JAFET'in oğulları; Elamlar,Asurlar, Ermeniler(altını ben çizdim), Aramlılar v.s. HAM'ın oğulları Keldanlılar, Araplar, Mısırlılar, Libyalılar, Faslılar, Nümidler, Ken'anlılar SAM'ın oğulları sayıldılar. Tufan'dan sonra Tarihe (ama, Yakındoğu medeniyetlerinin tarihine) giren bütün o adı geçen uluslar, Tufan sırasında MEDENİYET siciline geçirilmiş bulunan Semit jenealojisine bağlanmak zorunda kaldılar. Yakındoğu medeniyetleri çevresinde Tarihe giren Türkler, Nuh oğlu Yafes dölünden sayıldılar. Müslüman Pers tarìhçileri o kadarla da yetinmediler. Türkleri Muhammed peygambere yaklaştırmak için, Arapların bağlandıkları SAM adından çıkartmaya çalıştılar: Bu kadarına karşı artık Türk Müslüman yazarlar bile karşı çıktılar: "Oğuz Khan, İbrahim Aleyhisselam oğlu, İshak oğlu, Iys'in oğludur dediler. Yanlış yaptılar. Çünkü, Iys Küçük - Rum atasıdır ki, İkinci - Rum'dur. Sam oğlu Erfahşad dölündendir. Oğuz ile Türk ve Moğol, Birinci - Rum gibi Yafes çocuklarındandır. Selçuklular dahi İbrahim'e ulaşır demek, kimi Pers tarihlerinde anılır, ama bu Perslerin şeni taassuplarındandır." (Neşri Tarihi, C. I, s. 56).’’ (Dr.Hikmet Kıvılcımlı/Dinin Türk Toplumuna Etkileri/yıl:1967/s.15) Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Tab’ayı-Sadıka (Sadık Tebaa);sonraki yüzyıllarda Millet-i Sadıka sözleriyle andığı Ermeniler, süregelen gelenek ve kültür özellikleri bir yana;sırf tarihsel kökenleri itibariyle bile o kadar biz ve biz o kadar onlarız ki;tıpkı etle tırnak gibi… Nasıl ayrı olabiliriz ki; hepimiz kökende aynı Nuh oğlu Yafes’in çocuklarıyız. Ünlü tarihçimiz Neşri’yi destekleyen bir söylem de bizzat Ermeniler’in kendilerinden: ‘’(Urartular,Sümerler ve Subarlar ) ile Gurlar diyarından ilk göçedenlerden Ermeniler,İncil-i Şerif kayıtlarına dayanan Ermeni mitolojisine göre:(Sincar’dan gelmiş olan Yafes evladından,Hazreti Nuh’un torununun torunu ve okçuluğundaki maharetle namlı,’Hayk Nahabed’ soyuna mensuptur.) Aynı zamanda ‘Mezin Hayk’-Büyük Hayk’ adıyla da anılan Hayk Nahabed;Ermenistan’ın ve Ermeniler’in ilk kralıdır.’’(Bolsohays-İstanbul Armenians internet sitesi)
Aslında İslam diniyle tanıştıkları esnada Türkler de bir tek sistem içerisinde değillerdi: "Birçok sınıflardan kimileri Müdun (Kentler) ve Hüsun (Hisarlar) sahibidirler. Ve kimileri Berr'dirler, yani derim; evleriyle dağ tepelerinde ve ovalarda otururlar. Bunlar dahi kimi güneşe ve kimi puta ve kimi sığıra ve kimi ağaca, kimi taşa taparlar. Ve kimileri dahi vardır, hiç DİN BİLMEZLER. Ve kimileri Yahud'e taklit ederler, krallarına Khan derler: İpekler giyip, alyaldızlı. tac ururlar. Bu taife pek behadır olurlar Ve bunların topu Nuh oğlu Yafes oğlu Bukas Khan çocuklarındandır. " (Neşri Tarihi, C. I. s.8). Dinsizden Yahudi taklidi Khan'lısına dek çeşitleri vardı. Kent ve Hisarda oturanlar, besbelli Yakın ve Uzak Doğu medeniyetleriyle temasa geçen azınlıktı. Asıl Türk uluslarının büyük çoğunluğu "GÖÇER EVLİ" (Göçebe çadılı) idiler.’’ (age/s17) Tarihin ‘’sır’’larının saklı olduğu ‘’kriplex’’lerin kilitleri; insanlığın ‘’tarih öncesi’’ (yazısız tarih) dönemlerinde saklı yatar. Ve insanlık; her döneminde, özellikle de sistemin kendi insan oluşuna hepten aykırılaşıp, hepten onu yeniden ‘’hayvanlaştırma’’ya yöneldiği şimdikine benzer her ‘’dönüşüm’’ döneminde; bir başka deyişle ‘’ilkel komünanın her çözülme ve yeniden derlenme’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı/Komün Gücü) döneminde; yeniden ve yeniden bu ‘’sır’’ların arayışına ve kendince ‘’buluş’’una koyulur. Zaten bizzat ‘’insanlık’’ kavramının kendisi; insanın komünal dönemden kalma, asla tamamen tüketilemeyen ‘’paylaşımcı kankardeş’’ yanıdır. ‘’Aşk’’ da, ‘’sevgi’’ de, ‘’dostluk’’ da aslında bundan öte bir şey değildirler. İnsanlığın bugünün emperyalist-kapitalist ve pre-kapitalist materyalizmle çürütmeye alınılmış olan ‘’insanlık’’ arayışının yolunu aydınlatabilmek için; kendi tarih- öncesi ‘’mitolojik’’ dönemlerinde olan- biteni doğru kavramaktan başka insanca bir çıkış yolu da bulunmamaktadır. Öyleyse izleri sürmeye devam edelim: Burada karşımıza ‘’Oğuz’’ çıkar. ‘’ Oğuz kimdir. Bütün Türk ve Moğol geleneklerinin en büyük mitoloji kahramanıdır Herşey, hatta Türklük onunla başlamışa benzer…. …Oğuz Han, yalnız İbrahim, Cyrus ve İskender gibi Yakındoğu kahramanlarını değil, Uzakdoğu’nun Çin ve Hint kahramanları gibi, Batı Roma medeniyetine son kurşunu vuran Atlı Han (Atila)yı da kendi kişiliği içinde toplar: ‘Müverrih ider:Vatka ki Oğuz:Çin, Hıtay ,Gür ,Gazne, Hind, Sind, Türkistan, Deylem,Babil, Rum, Efrenç, Rus, Şam, Hicaz, Habeş, Yemen, Berber…çün bu denli illeri ele geçirdi,yine asıl vatanına, Ortak ve Kürtak’a dönüp, çocukları Gün, Ay, Yıldız Hanları sağ yanına (Meymeneye), Gök, Tak, Dingiz Hanları sol yanına (Meysereye) yerleştirdi.’(Neşri,I/14)… ...Tarihte Atila:Çin’den Fransa’ya dek, Cengiz:Uzakdoğu’dan Yakındoğu’ya dek büyük ülkeleri ancak Roma ve İslam medeniyetlerinden sonra kaplamışlardır.Ama Asya’yı, Afrika’yı, Avrupa’yı baştan başa fethetmiş hiçbir kahraman yok. Bu bakımdan Oğuz Han,TARİH için olduğu denli,COĞRAFYA için de gerçek kişi olamaz. Belki İskender, belki Atila, belki Muhammed gelenekleri hep birden Türk toplumları içine OĞUZ biçiminde kişileşmiş olarak girebilir.başka deyimle Oğuz, bütün başından geçenlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, Tarih ve Coğrafya ile hiç ilişiği bulunmayan, sadece bir efsane yiğididir. Türklerin ‘Türk’ adını aldıkları, yani ‘Töreli’ oldukları çağda, Tabiata ve Atalara tapan Toplum,kendi töreleniş yapısını KUTSAL anlamda OĞUZ bir ATA kılığına sokmuştur.’’ (age/ s.18-20) Demek ki Oğuz; Zeus gibi bir ‘’kutsal’’, bir insan- Tanrı, bir efsane kahramanıdır. Bu durumda Ermenileri ‘’Turan’’a bağlayan Ermeni tarihçiler de, ‘’Tufan’’ a bağlayanlar kadar haklıdırlar. Hatta belki de Zeus da Oğuz’un başka bir coğrafyada bir miktar şekil değiştirerek sürdürülmüş bir ‘’töre’’den öte olmayabilir. Tarih öncesinin izlerini sürmeye devam edelim: ‘’Böylece, Oğuz Yürüm'ü (Menkıbesi) ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan'ı içine almış en büyük Kandaşlar Konfederasyonu'dur. Yalnız bugünkü Türkiye haritası içinde, o 24 Kan'dan çoğunun adları birçok yerlerin adları olarak yaşamaktadır: Yazır, Dudurgu, Avşar, Karkın, Bayındır, Anamur, Alayund, Yüreğir, İğdir, Burdur, Kınık gibi... Anlaşılıyor: İslam medeniyetinin çöküş aşamalarından hemen bütünüyle Oğuz oymakları (ve Kazi ları) Ortaasya'dan kalkıp, Totemleri, Tabuları ile bugün yaşadıkları Küçükasya'ya akın etmişlerdir. İslam Tarihi bu olayı pekiştirir: "Bütün bu Türkler (müvahhid) (Tanrı birliğine inanmış) dırlar ki, Türkistan'da ve Maveraünnehir'de, Horasan'da, Fars'da, Irak'ta, Azerbaycan'da, Diyarbakır, Ermeniyye, Rum, Şam, Mısır ve Mağrip'te oturanlar... Ve Oğuz'un bu 24 çocuğunun züriyetindendir ve dahi Oğuz ile Türkistan ülkelerine kaçan ebna'i a'mam'ının neslindendir. " (Neşri,1/12).’’ (age/s.21-22) Ermeniler,Rumlar ve Türkler; aynı Nuh oğlu Yafes’in soyundan gelme, aynı Oğuz’un 24 çocuğunun zürriyetinden çıkma toplumlardır. Daha doğrusu, aynı Asya topraklarının kimi yerleşik, kimi göçer; henüz tabiata ve Atalar’a tapan aynı ‘’töre’’li toplumların Şamanizmi’nin aynı kartal sembollü Ahuramazda’ya bağlı farklı barbarlık konaklarının insan topluluklarıdır. Tarih- öncesi dönemlerden süregelen bu töre beraberliği; ileriki yıllarda ‘’millet-i sadıka’’ birlikteliğine, pek çok sanat ve üretim kollarında birbirinden çeşitli etkileşim ve alış- verişe dönüşerek sürmüştür. Bu toplumlar, tarihsel süreçleri içinde farklı dinlere de yönelseler; her anlamda etle- tırnak gibi birbirinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu töre ve tarih birlikteliğine rağmen; Osmanlılığın çöküş döneminde, emperyalist- kapitalizmden ve tefeci- bezirgan gericilikten kaynaklanan bir ‘’kırılma’’ yaşanmıştır. Bu kırılmadan her iki taraftaki farklı emperyalist- kapitalist mihraklara göbek bağıyla bağımlı ‘’çıkar kesimleri’’ sorumludur. Bu kesimler, her iki kardeş toplumu da emperyalist bağımlılıklarının çıkarları gereği kışkırtarak ne yazık ki birbirini kırmışlar; her iki toplum da bundan hem maddi, hem de manevi türlü- çeşitli yaralar almıştır. Bugün; bu ‘’kırılma’’ noktası bahane edilerek yeniden birbirlerine karşı kışkırtılmak istenmektedirler. Bu oyun; evvelce bir kez oynanmıştır. Her iki halka düşen de; bu oyuna gelmemek, tersine oyunu bozmaktır. Bunun da tek yolu; 1919’lardaki Türk ve Kürtler’in elbirliğiyle emperyalizme karşı duruşunu yeniden yakalarken; dün karşı karşıya getirilmiş olduğumuz diğer etnik köken insanlarımızı; bugün bu kırılma noktası yaşanmadan önceki birliktelikten yakalayabilmekten geçecektir. |