left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Dilek Özbek arrow 1923'ten Günümüze Çankaya Köşkü
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
1923'ten Günümüze Çankaya Köşkü Yazdır E-posta
Yazar Dilek ÖZBEK   
Friday, 13 October 2006

                                                  



        ‘’Tarih bir milletin kanını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bizim görüşümüz ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.


"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben yapabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. O halde ya istiklal ya ölüm!"


"Ulusal egemenliğimizin bir zerresini dahi vermeye yeltenenlerin kafalarını koparacağınızdan eminim."  

                                                                                                                                            (1923, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri c.2, s. 71-72)

                 

          29 Ekim 1923’te;I.nci Dünya Emperyalist Pazar Paylaşımı Savaşı sonrası emperyalist işgale uğrayan Osmanlı Devleti’nin yerine;1919 yılının 19 Mayıs’ında; Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve bu cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanlığı koltuğuna da 1919 yılının 19 Mayıs’ında; 38 yaşındayken Osmanlı rütbelerini ve üniformalarını Erzurum’da bırakmış olan Halk Kurtuluş Savaşı Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal oturdu.


         Yazıma bu gerçekliğimizi hatırlatarak başlamak istedim; çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kuruluş biçimi, ne de dolayısıyla ‘’Cumhurbaşkanlığı Makamı’’; Batılı emperyalist-kapitalist ülkelerdeki kuruluş ve sistemin işleyiş modellerinin birebir aynısıdır. Bu nedenle de şu an Çankaya köşkü üzerinden kopartılan kıyameti Batı’lı kavramlarla izah etmek, olayı aydınlatmaya yetmemektedir.


          Aslında ‘’ulus’’ kavramı;derebeyilikten kapitalizme doğal yollardan, kendi burjuva devrimlerini yapan ve pre-kapitalist derebeyi-tefeci bezirgan ekonomik-idari saltanatına son vererek kapitalistleşen ve sanayiye dayalı yepyeni bir üretim yapılanmasının kökten değişimine uğrayan Batı’lı ülkelerin bu yeni üretim sisteminin gereksinimine tekabül eden ihtiyaçlarından doğmuştur. Dolayısıyla Batı’daki gerek ‘’ulus’’,gerekse ‘’cumhuriyet’’ kavramları;kapitalist sistemle birebir örtüşme içerisindeyken;sosyalist ve sosyalist olmasa da ‘’kapitalist olmayan kalkınma yolundan’’ (örneğin Orta-Doğu’daki Baas’çı yönetimler ve yönetim tarzları) emperyalist-kapitalist sisteme entegre olan ülkelerdeki ‘’ulus’’ ve ‘’cumhuriyet’’ kavramları, bir tür ‘’emperyalizm ve ümmetçi gericilik’’ karşıtlığı taşır.


        Her şeyden evvel bu ülkelerde ‘’kuruluş’’ aşamasında ‘’emperyalizme’’ karşı ‘’bağımsızlık’’çı;’’şeriat’’la yönetim modeli ifadesini bulan Doğu gericiliğine karşı da ilerici ve halkçı bir ‘’maya’’ bulunur. Bu ‘’maya’’;her ne kadar kendisi tek başına ‘’modern’’ bir sınıf olmadığı için, devrimlerin hemen ertesinde bu iki asalak ve gerici sınıfı yönetimden ekarte edemediğinden ötürü; tekrar bu sınıflar tarafından kuşatılmaya ve giderek onların kurum ve kurallarına teslim olmaya ‘’hem ağlayıp hem giden gelin’’ misali mecbur kalır ve bu gerçekliğe kendisi de kurban olursa da;’’devlet’’ bünyesi içerisinde bir tür ‘’halkçı’’ ve ‘’devrimci’’ direnme de oluşturur. Ve bu direnme zaman zaman 27 Mayıs 1960’ta olduğu gibi üste çıkar. Hemen sonrasında problemin kökenindeki tufeyli üretim sınıfları kökten yok edemediği için aynı ekonomi sınıfları yönetimi yeniden ele geçirse de; sisteme bir ‘’rönesans’’ yaptırtmış, böylece kendi iç yapısındaki yozlaşma ve çürümeye;bu nedenle çökmeye başlayan sisteme istemeden de olsa kan vermiş, adeta ‘’gençlik’’ aşılamış ve bitirmek yerine ömrünün uzamasına sebep olmuş olur. Bu nedenle sanayiye dayalı bir kapitalist üretim modeli olan Batılı ülkelerdeki gibi çelişki ve çatışmalarının temel belirleyiciliği bu ekonomik modelin temel sınıfları olan burjuvazi ve işçi sınıfı ‘’netliğinde’’ gerçekleşmez. Bu çelişkilere derebeyileşmiş ve emperyalizme ‘’kompradorlaşma yolundan’’(sanayiye dayalı bir üretkenlikten azade) entegre olmuş ‘’Doğu Gericiliği’’nin temelinde yatan pre-kapitalist tefeci-bezirganlıkla ezeli ve ebedi çelişkisi olan kadim tarihten kalma devlet sınıfları(ilmiye:üniversite,yargı;seyfiye:ordu;mülkiye:idari kadrolarve kalemiye:hazine,maliye) çelişkisi de katılır.Hatta  zaman zaman bu çelişki;son duruşmada tayin edici olan ekonomi sınıfları çelişkisinin önüne ve üstüne geçer…


       Türkiye Cumhuriyeti; uluslar arası emperyalist-kapitalizme ve onun ülke içindeki kompradorlaşmış tefeci-bezirgan Doğu gericiliğinin eşraf ve hacıağaları sistemine karşı bir Halk Kurtuluş Savaşı verilerek kurulmuş bir cumhuriyettir ve bu halk kurtuluş savaşının öncülüğünü yapan da, asker-sivil aydın gençlik; ağırlıklı olarak ordu gençliğidir; tıpkı 68’li yıllarda pek çok Orta-Doğu ülkesinde başta İngiliz emperyalizmi olmak üzre emperyalizm karşıtı,ancak sosyalist de olmayan pek çok Baas’çı kalkışmada olduğu gibi…Bu gelişimin doğal sonucu olarak, kurulan bu yeni ülkenin sınırları;Batı’lı kapitalist ülkelerdeki gibi bir yerli-milli burjuvazinin Pazar ihtiyaçlarının ötesinde;tam tersine emperyalist-kapitalizme karşı bir bağımsızlık hattı oluşturabilmek amacını,kurulan Cumhuriyet de bu bağımsızlığı tehdit eden emperyalizme onun içerideki acente zihniyetli kompradorlaşmış tefeci-bezirgan gericiliğine karşı ‘’halkı koruma’’ özünü bünyesinde ihtiva etmiş, ‘’irade’’yi samimiyetle halka vermek isteyen her yönetim gibi, halkın bu anlamda gelişiminin önünü açabilecek bir dizi demokratik devrimi de başlatmıştır.29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘’askeri üniformalı’’ bir yönetici kadrosunun ve cumhurbaşkanının olduğu ‘’tarihsel’’ gerçekliği ne unutulabilir ve yok sayılabilir; ne de ‘’askeri üniforma eşittir faşizm’’ sığ mantalitesiyle değerlendirilebilir.


       Apaçık ortadadır ki; Türkiye Cumhuriyetini kuran da,kuruluş aşamasında iktidar ve iktidarın en yetkili makamı olan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan da, tam olarak bir ekonomi sınıfı; hele emperyalist-kapitalist kompradorlar ve kasaba hacıağa eşraf-ayan takımının gerici ve işbirlikçi tayfası değildir. İktidara gelen; bu sınıfsal gerçekliği alt etmiş olan geleneksel devrimci ‘’devlet sınıfları’’mız; öncelikle de ‘’vurucu güç’’ vasıflı,ilkel komünarlığın kandaşlık özelliklerini yitirmemiş olan ‘’ordu’’ idi. O dönemin;sonrasındaki gibi şeklen değil,hakikaten de en yetkili makamı olan Çankaya koltuğuna oturan da; bu ordunun tartışmasız başkomutanı idi. Öyleyse Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı ülkelerinden farklı yapısını doğru analiz edebilmek için ‘’ordu’’ olgusunu doğru analiz edebilmek gerekmektedir.


     ‘’Formül ezberlemeye alışık olanlara paradoks gibi gelecek ama, Türkiye'de işçi sınıfı belki modern Avrupadakinden önce vardır. Bunu iki anlamda biz söylemiyoruz, Tarih belirtiyor.

 I - KADİM TARİH BAKIMINDAN:  Marks, 7 Temmuz 1866 günlü mektubunda Engels'e şunları yazdı : "İşin üretim araçlarıyla teşkilâtlanma determinasyonu (belirlenişi) üzerine olan teorimiz, insan öldürme endüstrisinde olduğu kadar parlakça başka nerede onaylanıyor?"

         "İnsan öldürme sanayii": "Savaş ve onun aracı ordu teşkilâtı ve tekniğidir" Marks'a göre, "askerlik sistemi, kurulduğu gündenberi, Antika Tarih Ummanı ortasında, bir küçük ada gibi kalmış, neredeyse Modern çağ kurucusu kapitalizm taslağıdır" . 25 Ağustos 1867 günü Engels'e yazdığı başka bir mektubunda Marx gözüne keskince çarpan fakat "Kompetansı"  olmadığı için içine giremediği, incelenimini Engels kardeşinden beklediği konuyu bir daha neşterler :

         "Genel olarak Ordu ekonomi gelişimi için önemlidir. Örneğin, tümüyle gelişmiş gündeliği (işçi ücretini) ilkin ordu içinde buluyoruz. Romalılarda peculium castiense (kamp askerinin ücreti) aile babası olmıyanın taşmır mülkiyetini tanıyan ilk hukuk şeklidir. Fabri (askeri işçi)lerin loncalarındaki lonca düzeni de öyledir. Makinelerin büyük ölçüde uygulanması da öyledir. Hattâ, metallerin özel değerleri ve para olarak kullanımları, Crimm'in Taşçağı bir yol geçti miydi aslında metallerln savaş için taşıdıkları önem üzerine dayanıyora benzer. Gene bir üretim dalının göğsünde işbölümünün açılışı ilkin ordu içinde yapılmıştır. Burjuva Toplum şekillerinin bütün Tarihi orada, göze batarca özetlenmiş bulunuyor."

         Acep, Türkiye'de işçi sınıfı var mıydı? Çağdaş proletarya mıydı, değil miydi? gibilerden ince ince sinek kaydı kıl kesen aydın baylarımıza düşünce pekliği çektirmesin. Osmanlılık, söz yerindeyse, ilkel sosyalist toleransının, Göçebe demokrasisinin yarattığı Yeniçerilik vurucu gücüyle kurulmuş bir Devlet ve İmparatorluktur. Osmanlı ordusu, kapitalist ordusu gibi ekonomi hayatından ve Toplum üretiminden koparılıp halktan sanıldığı kadar tecrit edilmemişti. İlk Türk ordusu, geçtiği toprakları yalnız sosyal ve ekonomik mecaz anlamında değil, gerçek toprak işleme anlamında da buldozer gibi tesviye ede ede yol yapan, çığır açan, köprüler kuran, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, su yolları, kaldırımlar, din siteleri (câmi külliyeleri: Tapınak-Pazar-Bilim üçüzü) vb. kamu yararlı bayındırlıkları işliye işliye yürüyen yayılan bir gündelikçi işçiler ve teknisyenler ordusu idi. Sonra, derebeğileşme azıtınca bozuldu.

         Türkiye Devletinin dört güdücü sınıfından ikisi: İLMİYYE (Bilginler sınıfı)nın büyük çoğunluğu ile SEYFİYYE (Kılıçlılar sınıfı)nın çelik çekirdeği olan Yeniçerilik ALUFE (yulaflık) adı verilen (Roma askerinin peculium'u gibi) gündelik akçayla çalışan ücretliler yığınıydılar. Devletin Mülkiye (İdare) ve Kalemiye (Maliye) sınıfları ile toplumun Tefeci-Bezirgân sermaye zümreleri gibi TOPRAĞA el koymuş, üretimi kontrol eden kümeleri, Hazineyi tam takır edip "Züyuf akça" (Kalp para) çıkardılar mıydı (Enflâsyon) İlmiye ile Seyfiyyenin gündelikleri düştükçe kendileri "Kazan kaldırmak" ve Şeriat (Sosyal Adalet) aramak zorunda kalıyorlardı. Derebeğileşme yüzünden aldığı soysuzlaşma biçimleri ne olursa olsun o Şeriat uğruna Kazan kaldırmalar, Türkiye ortaçağında kopmuş ilk ücretli işçi grevleri taslağı idiler.

         Marks'ın haklı olarak üzerinde durduğu, fakat incelemiye vakit bulamadığı Ordu olayları bakımından, Yeniçeri teşkilâtı ve düzeni modern Toplum tohumu karekterini taşıyorsa, aşırılığa gitmeksizin denilebilir ki, Osmanlı Türkiyesi ücretli işçilerin Anayasası (Şeriatı) ve Vurucu gücü (Gündelikçi ordusu) ile yaratılıp örgütlenmiş bir devlet idi. Demek Türkiyenin Tarihsel ve Ekonomik-Sosyal gelişiminde Sermaye hiç bir zaman üretici ve olumlu bir güce eremediği hâlde, modern gündelikçi işçiyi andıran yığınlar hiç bir vakit eksik olmadı. Bu yığınların çağdaş proleterya kadar hür ve bilinçli bulunamayışları, o zamanki tekniğin seviyesiyle belirli olmakla birlikte, çalışma ve yaşama şartları, örneğin maden işlerinde bugünkinden pek farklı değildi.’’

     (Dr. Hikmet Kıvılcımlı/Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi/yeniyol.org /Öner Gürcan Kütüphanesi)


         Süreç içinde bu inkar edilemez ve atlanılamaz ‘’kuruluş’’ gerçekliğimiz;karakterine ve kaderine uygun bir değişim geçirir:

         ‘’Yeniçerilik kaçınılmaz derebeğileşme gidişine girdi. Toprak üretiminin aşırı çapulu, dolayısiyle züyuf akçadan Demoklesin kılıcı işledi. O nedenlerle gittikçe esnaflaşan Yeniçeri hareketleri Ortaçağın bilinçsiz ve sonuçsuz esnaf ve köylü ayaklanmaları kılığına girince, kan ve ateşle bastırıldı. Yeniçeri Ocağı söndürüldükten sonra da kurulan Ordu sistemi gene "Asker Ocağı" adını almakta devam etti: Ordu sanayii, eski Tarihsel özünü daha modern yeni şekillere kavuşturdu. Dört yüz yıllık sosyal gelenek-göreneklerde çok büyük değişiklikler olmadı, denilebilir. Türkiyede Ordu, her modernleşme hareketine motor ve öncü kesildi. Bu özellik, ekonomik ve sosyal Tarihimizin maddesine uygun, derin köklü ve anlamlı ulusal geleneklerimizdendir. Ve geleneğin temelinde derebeği kabuklu gündelikçi işçi sınıfının çağdaş uygarlığa el sallıyan özü yatmaktadır.’’

                                                               (Dr. Hikmet Kıvılcımlı/a.g.e)


          Bu ‘’derebeyi kabuklu gündelikçi işçi sınıfının çağdaş uygarlığa el sallayan özü’’;Türkiye Cumhuriyetine de kuruluş aşamasında ‘’ücretli işçilerin Anayasası ve vurucu gücü ile yaratılıp örgütlenmiş bir devlet’’ olma karakteristiğini verecekti. 1921 Anayasası da,M. Kemal’in ‘’ Bizim görüşümüz ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.’’    yaklaşımının arka planında yatan samimi öz de budur. KİT’ler vasıtasıyla ülkeyi kalkındırma çabası da, özünde toplumsal elbirliğine dayalı ‘’komünal’’ bir kalkınma arayışından başka bir şey değildir.


     Çankaya koltuğundaki ilk Cumhurbaşkanımızın;emperyalist-kapitalizme de,onun yerli işbirlikçisi ve acentesi durumundaki asalak sermaye kesimlerine de Osmanlı zabiti olduğu yıllardan beri, zaten köklü eleştirileri vardır. Ve kurmak istediği sistem;asla Osmanlı’yı yıkıma götüren bu sistem de değildir.


        Orduyu da yanına alarak Çankaya koltuğuna oturan bu Kuvva-i Milliyeci zihniyet;ekonomi planındaki ’’karma’’ karakterinden ötürü, Mustafa Kemal Paşa’nın10 Kasım 1938’deki vefatına değin çıkar sınıflarının ekonomik kuşatması altında da olsa;Türkiye Cumhuriyeti’nin de, Çankaya’nın da Batılı ülkelerdekilerden farklı olan karakterine damgasını vurur ve vefatın ardından da bu kez Çankaya koltuğuna yine bu gelenekten gelme, Mustafa Kemal Paşa’nın;aralarında zaman zaman çelişkiler de yaşanmış olsa;Meclisi ve hükümet icraatını ölene dek emanet edebilmiş olduğu tek kişi olan İnönü Meydan Muharebesi Komutanı İsmet İnönü Paşa oturur ve tam yetkili cumhurbaşkanılığı görevi; onun tarafından 1950’ye kadar; iç ve dış kuşatma altında sürdürülür.


       Dönemin dış kuşatması fazlasıyla ağırdır.  I.nci Dünya Emperyalist Pazar Savaşı sonrasında hem yıkılan Çarlık Rusyası, hem de Osmanlı İmparatorluğu pazarlarını; tam da kazandıklarını zannederken kaybetmiş olan Batı emperyalizmi; hem ekonomik yönden ciddi kan  kaybına uğramıştır, hem de bu ikisinin yerine kurulan ‘’kapitalist olmayan’’ genç cumhuriyetler   bütün dünyaya emperyalizmden bağımsızlaşmak ve yeni bir kalkınma modeli yaratmak anlamında ‘’kötü örnek’’ teşkil etmektedirler.

       Emperyalizmin I. Paylaşım Savaşıyla giderilememiş olan sıkıntısı; Mustafa Kemal’in 1931’deki öngörüsünü doğrular ve Almanya’da patlar. Hitler’in başlangıçta tüm Batı finans-kapitalinden destek alarak Sovyet Pazarını hedefleyen savaşı; bu genç cumhuriyetler birliğinin ciddi direnişine toslar ve ters teper.


      Emperyalizm; bu II.nci Pazar Paylaşım Savaşından da beklentisinin tersine ‘’kan kaybederek’’ çıkmış; Sovyet Pazarını ele geçiremediği gibi, Balkanlar’da pek çok ülke pazarını da yitirmiştir. Sovyetler Birliği;bu savaş sürecinde geri çekilirken pek çok kendisi gibi slav asıllı ülkede; kendi bloğuna katabileceği yönetimler bırakmış ve emperyalist-kapitalist pazara demir perde çeken bir pazarı, kendi lehine oluşturmuştur.Sovyetlerin hemen yanıbaşındaki diğer genç cumhuriyet ise;İ smet Paşa’nın inkar edilemeyecek ve küçümsenemeyecek mahareti ile; tüm zorlamalara karşın bu emperyalist savaşın dışında kalmayı ve bağımsız tutumunu sürdürmeyi başarmıştır.


     Ancak her iki genç cumhuriyet de bu II. Dünya Emperyalist Pazar Paylaşım Savaşı’ndan ağır yaralar alırlar aynı zamanda… Sovyetler’de bu;devrimin önemli kadrolarının kaybedilmesine ve genel ruh hali itibariyle ‘’diktatoral bir yönetim’’ tercihini azdırmaya yol açarken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde de ekonomik açıdan ‘’ekmek karneleri’’ne daralmaya, sıkı para ve yönetim politikaları sayesinde henüz devrimler oturmadan ve tamamlanmadan, ekonomide zaten kendi gücüne dayalı üretim modelini kotarmaktan aciz bağımlı ve asalak acenteci ve tefeci-bezirgan sistematiğin ve emperyalizmin altına düşmeye;genç cumhuriyet kadrolarının da hepten kuşatılmasına yol açar.

     Bu kuşatmanın ideolojik manivelasını ise;özünde emperyalist-kapitalizmden yana tercihli;d olaylı,kompradorlaşıp ecnebileşmiş  yoldan Doğu gericiliğine bağımlı;ancak bu bağımlılığını,sanki ülkede bağımsız bir yerli sanayiye dayalı bağımsız bir yerli burjuvazi varmış gibi yutturan Batı’dan aktarma laf  ve analiz cambazlığında hünerli; görünürde halkçı ve Batılı anlamda ulusalcı, Doğan Avcıoğulları’nın, İlhan Selçukların maskeli emperyalist kapitalizmine ve gardrop Atatürkçülüklerine dayalı ‘’Kadro’culuk’’ teşkil etmektedir.

 

    Bugün ‘’Türk solu’’ dergisi çizgisinde ifadesini bulan ve Amerikan Neo-con’larının Türk Neo-Memet versiyonundan başka hiçbirşey olmayan ve ‘’Küçük Amerika’’ modelinin ‘’şahinliği’’ne fazlasıyla tekabül eden kafatasçı’’kızıl elma’’ çizgisi; kuruluştan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’ni kuşatan ‘’Kadrocu-Yöncü’’ zihniyetin güncelleşmiş tezahüründen başka bir şey değildir. Bu çizgi; ne yazık ki, samimi cumhuriyet ve devrim kadrolarının zihinlerini bulandıran; ordu tabanından gelen samimi devrimcilikleri Amerikancı kuşatma altına sokarak tasfiyeye uğratan, KİT’leri halka hizmet üretecek komünal üretim merkezleri olmaktan çıkartıp komprador burjuvaziyle elele yağmalanan bir ‘’yağma Hasan’ın böreği’’ne çeviren;bu bağımlılığıyla birlikte samimi cumhuriyet kadrolarıyla halkın arasına uçurum girmesine neden olan; bir yandan da her iktidara geldiğinde,Doğu gericiliğinin de devlet içinde kadrolaşmasının önünü açan zihniyettir. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki emperyalizme karşı bağımsızlıkçı ve halkçı;emperyalizme karşı bir bağımsızlık hattı oluşturmak anlamında bir ulusalcılığa dayalı zihniyeti;emperyalist-kapitalizme bağımlılık ve Doğu gericiliğinin güç kazanması doğrultusunda aşındıran önemli bir etkendir kuruluştan bu yana…


       II.Dünya Savaşı sonrası beklentisinin tersine ciddi kan kaybına uğrayan uluslar arası finans-kapital; önce Birleşmiş Milletler’i kurarak;demir-perde cephesini saldırmazlık paktına sokar ve ‘’soğuk savaş’’ sürecini başlatırken;hemen ardından NATO’yu ve onun illegal askeri teşkilatı olan GLADİO’yu kurarak bu cepheye karşıt bir askeri cephe örmeyi de başlatır.


     68 kuşağının doğum tarihi olan 1946-47’li yıllara tekabül eden bu dönemde; cumhuriyet kadroları, içine düşülen şartların da etkisiyle bir taviz daha vermek zorunda kalırlar ve yeni kurulan Adnan Menderes’li, Celal Bayar’lı yukarıda fotoğrafını verdiğimiz emperyalist-kapitalizme ve tefeci bezirganlığa dayalı manzaranın ‘’negatif’’i,’’sivil’’ görünümlü ‘’arap’’ı; ezici bir çoğunlukla iktidara gelir ve bu kez Çankaya’ya varıncaya kadar tüm iktidar ezici bir çoğunlukla hızla ‘’her mahallede bir milyoner’’ yaratmaya koyulan bu sivil ‘’küçük Amerika’’ çizgisinin elindedir. Kasaba hacıağa-eşraf ve ayanlığına dayalı bu çizgi;’’ağa’’sına yaranmak için Türkiye Cumhuriyetini, Kore’de savaşa sokar ve bu sayede NATO’ya girer; daha doğrusu,emperyalist-kapitalizmin askeri işgal kuvveti NATO ve Gladio; Türkiye’ye girer…. Kurtuluş Savaşında halk savaşıyla kapıdan kovulan emperyalizm; artık tam anlamıyla bacadan içeri girmiş, Türkiye’yi bölmeye dayalı NATO planı da saat dakikliğinde yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetim altında Türkiye Cumhuriyeti’nin manzarası; fazlasıyla Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine benzer bir hal almıştır; tarih neredeyse tekerrür edercesine helezonik gidişatının bir cycle’ını daha kapatmak üzeredir:


            ‘’Abdülhamidin Derebeği Devletine karşı tek cephe kuran yerli ile yabancı sermaye Türkiyenin Batı Avrupa uğruna kurban edilmesi konusunda farkına varmaksızın ayrılırlar. Gerçi Türkiyedeki antika Tefeci - Bezirgân sermayesinin yapısı "rezonans" bakımından (1) Batının sermayesinden çok "Finans kapital"ine yaklaşır. Onun için iki taraf çabuk anlaşmış, Derebeyi Devletini teslim almak taarruzuna geçmiştirler. Ama, bu taarruzda Batı finans kapitalinin amacı Türkiye'de modern sanayii kurdutmaksızın, kendisine acentelik edecek bir müttefik kapitalist sınıfını uşaklaştırmaktır. Onun için : "tavşana" (Yerli sermayeye) "Kaç!", Tazıya (Derebeyi Devletine) "Tut!" der. Bir yanda (Con Türkler'i kanadı altına alarak Abdülhamid'e karşı "Hürriyet sever" görünür; ötede el altından Türkiye'nin yüksek idareci kadrosunu görülmedik lüks ve rüşvetle kendi emri altına sürükler. Bu tezatlı davranış Dış politikada da aynen güdülür: bir yanda Türkiye'nin Türk olmayan milletlerini ve Çar Rusyasını Osmanlı devleti üzerine saldırtır; ötede, Çar aşırı gitti mi, bütün "Yüce Devletler" (Düvel'i muazzama) karşısına çıkıp : "O kadar demedik!" yollu, Batının ekonomik ve politik egemenliğini en iyi sağlıyacak bir "Tarafsız hakem" kürküyle ortalığı yatıştırır, görünüp parsayı toplar. Batı kapitalizminin bu alicengiz oyununun da en uysal maşası Türkiyedeki türk olmayan kapitalistlerdir. Yüzyıldır hiç şaşmaksızın sürüp giden "Batılı dostluk" politikasının (tipik örneklerle belgeleşmiş) en eski ispatı gene Türkiye'nin ilk Millet Meclisi zabıtlarında bütün ayrıntılarıyla okunabilir.

        Derebeği Devletinden alacaklılarına "Emniyet" istenirken: gâvur, müslüman, yerli, yabancı sermaye bir olur. Derebeği Devletinin her türlü ekonomik, sosyal ve politik güçlerimizi çökerten pahalı ve lüks, lüzumsuz ve baskıcı bürokrasisine karşı "TENKİYHÂT" (Maaş indirimi) istenince, her kafadan bir ses çıkmaya başlar. Mecliste Paşalarla azınlık Milletvekilleri, hele müslüman olmıyanlarla sarıklılar elele verirler.’

                                                            (Dr. Hikmet Kıvılcımlı/ Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi)

     Bizimkisi gibi pre-kapitalizmin tamamen çözülemediği Orta-Doğu ülkelerinde tarihi gidişat spiralinin ‘’cycle’’ları; o denli kaplumbağa hızıyla değişime uğrar ki; cycle’lardan birine bakarak; ’’bu anlatılan,Osmanlılığın yıkılış dönemine mi, 60 ihtilali öncesine mi, yoksa bugüne mi dair; yoksa tarih, hep tekerrürden mi ibaret sorusunu sordurur insana…

      İlkel komünalite geleneksel devrimciliği;bu kez alta düşmüştür. Ancak kendisini yok etmeye yönelmiş olan bu emperyalist-kapitalizme ve Doğu gericiliğine karşı altta güreşmeye devam etmektedir. Henüz bugünkü kadar tasfiye ve dejenere edilememiş olan devlet sınıfları; II.nci Kuvayi Milliyeciliğimiz olan 27 Mayıs 1960 ihtilalini kotarırlar ve tekrar iktidar olup, 1960 Anayasası’nı yaparlar. Bu kez Çankaya’da ihtilali gerçekleştiren ordu gençliğin iktidar koltuğuna oturttuğu Cemal Gürsel Paşa vardır. Anti-emperyalist, bağımsızlıkçı, özgürlükçü, halkçı ilkel komünalite bu rauntta yeniden üste çıkmış;ancak üste çıkmadan önce finans-kapitalce içine sızdırılan bazı ajanları vasıtasıyla da stratejik girdiler almış; bu sayede baştan itibaren saptırılmaya ve tasfiye edilmeye de uğratılmıştır.


        Bu tasfiye sürecinde iki taraftan idamlarla halk da ikiye bölünür ve üst üste patlatılan provokasyonlarla devlet sınıfları içinde,özellikle de orduda ciddi bir tasfiye ve kadrolaşma süreci yaşanır. Bir taraftan da o zamana dek ‘’tam yetkili’’ en üst makam olan ‘’Cumhurbaşkanlığı’’nın, artık yetkileri hayli daraltılmış ve inisiyatif alanı hayli kısıtlanmış;şekli bir makama dönüşmesi;bu süreç içerisinde sağlanır.

  12 Eylül’e gelinceye kadarki Cumhurbaşkanları, artık ‘’şeklen’’ en yetkili makamdırlar.                                                                                                                             


       68 yılında bu gidişata yönelik son geleneksel devrimci direnişler yaşanır ve 9 Mart tuzağına düşürülerek tasfiyeye uğratılan da bu direnişin en tavizsiz, en diri unsurları;asker-sivil aydın gençlik olur. Deniz Gezmişler’in idamı ve kanlı Kızıldere katliamı; işkence ve ağır hapis cezaları, sessiz sedasız gerçekleştirilen tasfiyeler, kızağa almalarla sinuf-u devlet,ordu kullanılarak emperyalist-kapitalizm ve tefeci-bezirgan Doğu gericiliği doğrultusunda bir hayli temizlenir. Hemen ardından hazırlanan ve adım adım yürürlüğe konan 12 Eylül Amerikancı askeri darbesi; 12 Martla başlatılan süreci tamamlar ve bu kez 27 Mayıs Anayasası dahil; II. Kuvayi milliyeciliğin son kazanımları ve son direnişler de pek çok idam, yargısız infaz,işkence ve uzun hapis süreçleriyle tamamen tasfiye edilir. Bu tasfiyenin hemen ardından etnik köken üzerindeki basınç, kanlı yöntemlerle kışkırtılarak; Türkiye’yi bölme doğrultusundaki NATO planı yürürlüğe konur.


         Bu arada 1985 sonrası sivil yönetime geçilir geçilmez Turgut Özal’la başlatılan süreçte; Cumhurbaşkanlığı yeniden nispeten yetkili bir makam durumuna gelir. Özal’dan sonra gene yetki kullanabilecek bir isim; Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olur. Artık cumhurbaşkanlarının geleneksel devrimci devlet sınıflarından olmayıp, finans-kapital, tefeci-bezirgan sınıfların daha direk temsilcileri olması da sağlanmıştır. Ta ki şimdiki cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’e kadar…


        Sayın Ahmet Necdet Sezer’le birlikte;Çankaya Köşkü’ne yeniden devlet sınıfları geleneğinin bu kez de İlmiye kesiminden gelen bir hukuk adamı oturmuş ve dürüst, Cumhuriyet devrimlerine bağlı hukukçu kimliğiyle örtüşen bir doğrultuda sınırlı ve sınırlandırılmak istenen yetkilerini kullanan bir yönetim süreci yaşanmıştır.Sayın Sezer’in hem emperyalist bağımlılığa, hem de Doğu gericiliğine taviz vermeye direnen;hiç değilse kritik konularda alabildiğince doğrularına sahip çıkan yaklaşımları; gerek Amerika’ya endeksli ulusalcı maskeli kadrocu kesimleri, gerekse de Avrupa’ya endeksli Doğu gericiliğini destekleyen sivil toplumcu kesimleri zaman zaman alabildiğine rahatsız etmiştir. Son olarak Lübnan’a asker gönderme konusunda tek başına almış olduğu anti-emperyalist tutum; sayın Cumhurbaşkanının ‘’halkçı’’ devrimci yaklaşımını bir kez daha gözler önüne sermiştir.


        Türkiye tam olarak bir çatala sokulmuştur. Bir tarafta Amerika’ya endeksli Doğu gericiliğini ‘’halkçılık’’ gibi göstermeye çalışan İdris Küçükömer patentli Avrupa üzerinden emperyalizme bağımlı sivil-toplumculuğu devrimcilik gibi koyanların ülkeyi yuvarladığı Doğu gericiliği,öte yanda Neo-con’ların Neo-Memet versiyonundan başka hiçbir şey olmayan Amerikancı cunta özlemcisi kafatasçı zamane Kadroculuğu…Ve her ikisinin arkasında yatan aynı asalak- gerici ve emperyalizme bağımlı sınıfların; ülkeyi NATO konseptine göre bölünüşe ve bu bölünüşle varılmak istenilen Orta-Doğu’daki emperyalist çıkar savaşlarının maşalığına sürükleme çabası…


        Şu an süren Çankaya kavgasının arkasında bu egemen sınıfın kendi içindeki çatlak yatmaktadır. Ve Türkiye halkından ‘’40 katır mı istersin.40 satır mı?’’ misali; bu tarafların birinden birini ‘’kurtarıcı’’,’’çözüm yolu’’ gibi görmesi beklenmektedir.


         Oysa bu yolların her ikisi de ne devrimciliğe, ne ülkenin ileriye gitmesine,ne de bağımsızlığını korumasına açılmaktadır.


          Türkiye halkının kurtuluş yolu; bu ikisinin de haricinde;1919’ların,Çankaya Köşkü’nün ilk Cumhurbaşkanının yolundan; bağımsız,halkına ve onun elbirliğine dayalı,bölünmeye değil birleşmeye;savaşa değil barışa,emperyalist-kapitalist ve tefeci-bezirgan sömürgeciliğine değil emeğe-üretime dayalı elbirliğiyle kalkınma modelini tabandan örebilecek bir kolektivizmin üretilebilmesinden geçecektir.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
sevgili dilek Türkiye doktorun dediği gibi başsız develer ülkesidir.Heleki bu develer sürekli baş arar,buldukları baş ise çoğu zaman TAKMA KELLE dir.Bu takma kelleli develeri tanımak çoğu zaman mümkün değildir.Değişen kelle li develer ancak hörgüçlerinden tanınabilmektedir.Dün meşrutiyet döneminde ittihatçı itilafçı,cumhuriyetin ilk yıllarında kadrocu yöncü,1950 li yıllarda CHP Lİ DP Lİ takma kelleleriyle dolaşanlar bugün AB ci ABD ci pozundalar.Soldaki başsız develiğimizi bir yana bırakırsak HÖRGÜÇLERİNE bakarak tanıyabildiğimiz bu insanların kulaklarından tutup büktüğün yazılar için sağol.
Gönderen murat şap on Wednesday, 18 October 2006 at 3:23


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: 1923'ten Günümüze Çankaya Köşkü ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right