Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un, Kara Harp Okulu’nun yeni eğitim- öğretim yılı açılış törenindeki konuşması medyada geniş yer buldu. Org. Başbuğ, konuşmasında, “Türk devriminin temelini oluşturan laiklik ilkesine yönelik saldırı ve girişimler vardır. Türk devrimine direniş hareketi irtica ve gericiliktir.” saptamasını yapıp, “Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuştur ve olmaya da devam edecektir” diyor. (Cumhuriyet, 26.9.2006)
Org. Başbuğ’un laiklik konusunda, en azından söylem düzeyindeki bu duyarlılığı takdir edilmelidir. Burada tamamını aktaramadığımız uzun konuşmasında ifade ettiği görüşler de dikkate değerdir. Ne var ki, Org. Başbuğ’un bahsettiği “laik devlet”in ne olduğu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin gerçekten laik bir devlet mi olduğu ise tartışmaya açıktır. Tabii TSK’nin bu konudaki “taraflılığının” niteliği de…
Açıkhava toplantılarında ve yürüyüşlerde sıklıkla atılan “Türkiye laiktir, laik kalacaktır.” sloganına ya da halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın, “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” biçimindeki tanımlamasına bakacak olursak, pekala Türkiye Cumhuriyeti’ni “laik” olarak nitelemek mümkündür.
Ne var ki, kulağa hoş gelen, laik ve demokratik bir düzene bağlılığı gösteren “bu ifadeler, acaba ne derece gerçeği yansıtıyor ?” sorusunun yanıtı aranmaya başlandığında karşılaşılan manzara hiç de iç açıcı olmamaktadır.
* * *
Türkiye'de bugüne kadar laiklik insanlara bir kalıp olarak belletildi. Daha ilkokuldan başlayarak ezberletilen tanım şudur : “LAİKLİK, DİN VE DEVLET İŞLERİNİN BİRİBİRİNDEN AYRILMASIDIR.”
Bu klasik tanımı hemen hemen herkes bilir. Ve ne acıdır ki, o “herkesin” neredeyse tamamına yakın bir kısmı da, laiklik hakkında o klasik tanımdan daha fazlasını bilmez. Sakız gibi bu tanımlamayı geveleyip durur ; “laiklik nedir ?” diye soruldukça bu tanımı yineler.
Kuşkusuz bu tanım, bir anlamda, yanlış değildir, ama eksiktir !.. Çünkü laiklik kavramını sadece siyasal-hukuki boyuta indirgeyen, kısacası salt devletin bir niteliği olarak ele alan bir yaklaşım egemendir bu tanıma.
İyi de, yaşam sadece siyasal ilişkilerden ; hayatımız da sadece devletten mi ibaret ?..
Devlet işleri, dini kurallara göre şekillendirilmezse ve yönetilmezse, devletin siyasi ve hukuki yapısında dini kurallar ve hükümler egemen olmazsa o devlet laiktir. Peki toplumsal yaşamın diğer alanları ?.. Ekonomi, ticaret, medya, spor, sanat, kültür, aile yaşamı, eğitim, sağlık… Say sayabildiğin kadar… Yaşamın bu boyutlarında dinin ve dini kuralların belirleyici ve etken olmasına göz yuman bir toplumun, devleti laik olsa ne yazar, olmasa ne yazar !..
Örneğin günümüz Türkiye’sinde, ekonomide faizsiz bankacılık, kar ortaklığı gibi palavralarla dini duygular sömürülmektedir. 1980 öncesinden farklı olarak, bugün siyasal islamın en önemli özelliklerinden biri, artık belli bir sermaye gücüne ve örgütlenmesine de sahip olması, ekonomi ve ticari hayattaki etkinliğidir. Yeşil sermaye ve örgütleri, palazlanma süreçlerinde ve bugünkü etkinliklerinde dini başarılı bir şekilde kullanmışlardır ve hala da kullanmaktadırlar. Org. Başbuğ da konuşmasının bir yerinde bu gerçeğe dikkat çekmekte, “1950’lerden itibaren bazı marjinal grupların dinsel eğilimleri kullanarak sermaye biriktirip yatırımlara yöneldiğini” vurgulamaktadır.
Eğitim alanında ise durum daha da içler acısıdır. Org. Başbuğ, bahsettiği marjinal grupların “dernek ve vakıflar kurarak eğitim alanında etkin olmaya çalıştıklarını” söylemektedir ama, Türkiye’de laikliğe, eğitim alanında en büyük darbelerin bizzat devlet tarafından ve özellikle de askeri müdahale dönemlerinde vurulduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
“Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’nın 24. maddesinde “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” deniyorsa eğer, artık laiklikten bahsedilebilir mi ?
“Din ve ahlak eğitimi” adı altında, sadece islamın değil, bütün dinlerin özelliklerinin öğretilmesinin amaçlandığı bahanesinin ardına saklanarak, aslında İslam dininin Sünni yorumunun, dini ve inancı ne olursa olsun herkese zorla öğretilmesi, ne din ve vicdan hürriyetiyle ne de laiklikle bağdaşır. Amaç “din kültürü bilgisi” vermekse eğer, bu sosyoloji ve tarih derslerinde, belli bir dini inanca bağlı kişilerin önyargılı yaklaşımı ile değil, bilimsel yöntemlerin gerektirdiği duyarlılık çerçevesinde tarih ve sosyoloji öğretmenleri tarafından, ders programının gerektirdiği ölçüde verilir. Zorunlu din derslerinde yaradılış saçmalığını, biyoloji derslerinde de Darwin kuramını öğreten, buna da “eğitim ve öğretim” diyen ve “laiklik, dinsizlik değildir” zırvası temelinde yükselen bu 12 Eylül uygulamasının, hâlâ savunulup uygulandığı bir ülkede gerçekten laiklikten bahsedilebilir mi ?
Bu arada 12 Eylül askeri darbesinin Türkiye’ye laiklik bağlamındaki tek “armağanının” Anayasa’nın 24. maddesi olmadığını, “Türk-İslam sentezi” olarak adlandırılan bir faşist kültür politikasının egemen kılınmaya çalışıldığını ve bu yolda hayli başarılı olunduğunu da unutmamak gerekir. Bu tür kalıcı ve kurumsal düzenlemelerin yanı sıra, şeriatçı Suudi şirketi Rabıta’ya yurtdışındaki imamların maaşlarının ödettirilmesi gibi pratik etkinlikler de, 12 Eylül askeri darbesinin laiklik anlayışını sergilemesi bakımından dikkate alınmalıdır.
Ayrıca 12 Eylül cuntacılarının en büyük icraatlarından biri, 1980 öncesinde MSP’den milletvekili adayı olup seçimi kazanamayan Turgut Özal’ı, 12 Eylül hükümetine Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak almalarıdır ki, Nakşibendi müridi Özal ile yapılan bu işbirliği, sadece darbe döneminde değil, sözde “demokrasiye” geçildikten sonra “our boys” ile Başbakan seçilen Özal arasında uyum içinde sürmüştür.
Org. Başbuğ’un “bazı marjinal gruplar” şeklinde tanımladığı kesimlerin etkinlikleri ve laikliğe verdikleri zarar, “emir komuta zinciri” içinde gerçekleştirilen 12 Eylül darbesinin ve cuntacıların icraatları yanında pek masum kalır. Ne Org. Başbuğ’un ne de bugüne kadar laiklik konusunda hassasiyet sergileyen herhangi bir askeri yetkilinin, bu noktalara hiç dokunmaması laiklik konusundaki samimiyetlerini kuşkulu kılmaktadır.
* * *
1982 Anayasası, 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni, “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” olarak tanımlar. Anayasa’nın 24. maddesi ise Cumhuriyetin laiklik niteliğine bir açıklama getirir ve “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” der.
Ne var ki, bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin örgütlenmesi içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu adında, fetva veren bir “modern” şeyhülislamlık makamının varlığı Cumhuriyetin “laik” niteliğini sorgulanır kılmaktadır. Artık bu “modern şeyhülislamlığın” (!) verdiği fetvalar ticari ve hukuki alanlara bile müdahale etmeye başlamıştır.
Örneğin Din İşleri Yüksek Kurulu’nun resmi web sayfasında yer alan kararlardan bazılarının başlıkları şunlardır : Orucu bozan ve bozmayan muayene ve tedavi yöntemleri… Sigorta… Kadınların iş hayatında ve yönetimde yer almaları… Kadınların şahit ve mirasçı olmaları… Günümüz şartlarına göre öşür oranları ve yapılan masrafların zirai mahsulden düşülmesi… Göz damlasının orucu bozup bozmayacağı… Tüp bebek… Organ nakli…
Görüldüğü gibi “laik” Türkiye cumhuriyeti devletinin bir fetva makamı vardır ve çeşitli konularda fetvalar vermektedir. “Fetva” diyoruz, çünkü alınan kararlarda, kimi yerlerde bu “fetva” ifadesi kullanılmaktadır !..
Bu bağlamda laiklik açısından dikkat çekici olan, Kurul’un fetvalarının içeriğinden ziyade, Kurul’un din dışı alanlarda karar alma yetkisinin bulunmasıdır. Diğer bir ifadeyle, örneğin “kadınların şahit veya mirasçı olmaları” ya da “sigorta” konusunda Kurul’un görüş bildirme yetkisine sahip bulunması laik devlet niteliği ile nasıl bağdaşabilir ? Bu görüşlerin devletin laik düzeninin gereklerini destekleyici ve meşrulaştırıcı içerikte olması bu noktada önemli değildir. Çünkü, kurulun kararlarının içeriği çağdışı olmasa da, devlet ya da toplum yaşamının belli bir bölümünün işleyişi, yine bizzat bir devlet kurumunun vereceği dini onay ile desteklenmektedir. Bir anlamda bizzat devletin kendisi “ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına” -dolaylı da olarak - dayandırmakta, en azından o hükümlerin yaygın meşruiyetini kullanmaktadır.
Bu uygulamanın, üstelik kurumsal anlamda, geçerli olmasının sakıncalarından biri de, “laik” devletin ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuksal alanlarda bilimsel kurallar kadar dini dogmaları da temel ölçütler olarak benimsenmesidir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesillere verdiği önemi her fırsatta vurgulayan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, bugün ne yazık ki dini dogmalardan medet umacak hale düşmüştür !..
Öte yandan on binlerce memuru, milyonlarca YTL’lik bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nda somutlaşan -sözde- devlet kontrolündeki modern bir “ruhban sınıfının” varlığı da laiklikle bağdaşmaz. “Halkımız dinini devletten ve doğru bir şekilde öğrensin” zihniyeti laikliğe aykırıdır. Zira öğretilen dinin “doğruluğu” (!) konusunda kendini otorite ilan eden kişi ya da kurumların referansı, artık akıl ve bilimin esasları değil, dinin dogmalarıdır. Oysa laiklik, “aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır”.
Ayrıca devletin Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak, bu ruhban sınıfı için eleman yetiştiren yüz binlerce öğrencinin okuduğu İmam Hatip Okulları’nın olduğu bir ülkede geçerli olan laiklik, nasıl bir laikliktir ? Üstelik İslam’da kadınların imam olma hakkı ve yetkisi yokken, “imam” ve “hatip” yetiştirdiği iddiasındaki bu okullarda, on binlerce kız öğrencinin de okuyor olmasının anlamı nedir ?
Dini ideolojinin toplumsal temelini oluşturan ortaçağ kurumlarının varlığını sürdürdüğü bir ülkede laiklik hedefi doğrultusunda ne kadar yol alındığı tartışmalıdır. Şeyh-mürit ilişkilerinin hoş görüldüğü ; siyaset ve ticaret denizinde kulaç atan tarikatların utanmazcasına sivil toplum gücü ilan edildiği ; aşiret yapısının ve hiyerarşisinin televizyon dizilerinden en üst düzey devlet yetkililerinin katıldığı barıştırma toplantılarına kadar her alanda muhatap alınıp yeniden üretildiği bir ülkede laiklikten bahsedilemez.
Zira laiklik anlayışı, Ortaçağın hakim ideolojisi olan dini düşüncenin egemenliğine ve onun sınıfsal tabanının etkinliğine ve hakimiyetine sadece siyasal alanda değil, toplumsal yaşamda da son vermeyi gerektirir. Dinin yeri, artık sadece bireylerin vicdanıdır. Öte yandan dini ideolojinin temelini oluşturan Ortaçağın egemen sınıflarının ve bu sınıfsallık çerçevesinde geçerli olan ağalık, marabalık, yanaşmalık, şeyhlik, şıhlık, müritlik, kulluk vb. gibi kategorilerin ve bu bağlamdaki toplumsal ve cemaat ilişkilerinin tasfiyesinin amaçlanması laik anlayışın toplumsal boyutunu oluşturur.
Yine laik anlayış, “aklın inançtan bilimin dinden bağımsızlaşmasını” amaçlar. Feodal toplumsal ilişkilerin kulunu değil, vatandaşı ; tarikatın müridini değil, özgür bireyi hedefler. “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesilleri, “hayatta en hakiki mürşit” olan bilimin rehberliğinde yetiştirmeyi amaçlar. İnancı bir vicdan meselesi olarak ele alırken, aklın sadece devlet işleri ve siyasi hayatta değil, toplumsal yaşamın tüm alanlarında egemen kılınmasını ister.
Kısacası laik toplum ve devlet, şeyhlere, şıhlara, ağalara, müritlere, marabalara, yanaşmalara, kısacası efendi- kul ilişkilerine değil, “aklı hür, irfanı hür, vicdanı hür” yurttaşlara dayanır.
* * *
Oysa günümüz Türkiye’sinde devlet, din ve dinsel kurumlarla bu derece iç içe geçmişken, birilerinin hala laiklikten bahsediyor olabilmesinin ; bugün laiklik ve din üzerine bu derece yoğun bir tartışma yaşanmasının asıl nedeni, bir anlamda dini kimin kontrol edeceği sorununun çözümlenememiş olmasından, diğer bir ifade ile devletin din üzerindeki bu tekelden vazgeçememesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye, günümüzde, Ortaçağ gericiliğinin çeşitli temsilcileri ve bu kesimlerin siyasal, ekonomik ve kültürel alandaki sözcüleri ile devletin din üzerinde sahip olduğu tekelin çatışmasını yaşanmaktadır. Bugün devletin laiklik uygulamasının, aydınlanmacı bir anlayışa sahip olmadığı ortadadır. Marks'ın "din halkın afyonudur" sözü ve Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar hatırlanırsa, dinin neden öyle kolay kolay gözden çıkarılamadığı da anlaşılabilir.
Devlet ve ona egemen olan toplumsal sınıflar belki kendilerince haklıdır (!) ama, o "haklılığın" kime hizmet ettiğidir aslolan… Zira gerek laiklik gerekse dini hükümler, kim tarafından ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, en nihayetinde toplumsal muhalefeti engelleyen bir uyuşturucu olarak kullanılmaktadır. Laiklik anlayışı siyasi-hukuki ilişkiler düzlemine hapsedilmiş ; halk toplumsal bağlamda ağalık, marabalık, yanaşmalık, şeyhlik, şıhlık, müritlik gibi Ortaçağ kalıntılarının ve tarikatların insafına terk edilmiştir. İdeolojik-düşünsel perspektifte aklın ve bilimin üstünlüğü, vicdanın özgürlüğü önemsenmemektedir. Düşünce, ortaçağ dogmalarının ipoteği altındadır günümüz Türkiye’sinde...
Bu nedenle, mesela kimileri tarafından laikliğin güvencesi olarak görülen askeri kesim, siyasi hukuki düzlemdeki laiklik karşıtı çıkışlara sert tepki gösterirken ; Güneydoğu'da koruculuk adı altında ağalarla işbirliği içinde olmakta bir sakınca görmemektedir. Devlet televizyonları, vicdanlar ve akıl üzerinde Ortaçağ ipoteğini tesis eden bir anlayış içinde dini propagandanın aracı haline gelmişken, mesela TSK’den hiç ses çıkmamaktadır. İmam Hatip Okulları’na karşı olan TSK, ilk ve ortaöğretim okullarındaki zorunlu din derslerine ses çıkarmamaktadır.
Bu nedenle bugün asıl görev, sadece olduğu kadarıyla sözde “laikliği” korumak değil, gerçek laikliği tesis etmek, bu yönde mücadele etmektir. Diğer bir ifadeyle sadece siyasal-hukuki ilişkiler bağlamında değil ; toplumsal ve düşünsel anlamda da laikleşme "olmazsa olmaz" bir gerekliliktir.
Bu da ancak toptan ve radikal bir dönüşüm hamlesi çerçevesinde ; anti emperyalist ve anti kapitalist bir perspektifle gerçekleştirilebilir. Çünkü Ortaçağ gericiliğinin en büyük müttefiki emperyalizmdir. Ve kapitalist sömürünün, dinin dogmaları ile uyuşturulmuş, “öte dünyadan” medet uman, itaatkar, kanaatkar, kaderci kitlelere ihtiyacı vardır hükmünü sürdürebilmek için.
Bu nedenle Türkiye'de laikliğin güvencesi bu dönüşümü gerçekleştirme potansiyeline sahip olan Türkiye'nin emekçi sınıfları olabilir ancak. Bugün Türkiye emekçilerinin dinin hegemonyası altında olması gerçeği de, Türkiye’nin laiklikten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir zaten.
Başta emekçiler olmak üzere, bütün halkı "din afyonu" ile uyutanlar ya da buna göz yumanlardan, laiklik konusunda güvence beklemek (bu kesimlerin söylem düzeyinde dile getirdikleri ifadeler ne kadar kulağa hoş gelirse gelsin) büyük bir hata olacaktır.
|