left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Selahattin Erol arrow Hangi Laiklik
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Hangi Laiklik Yazdır E-posta
Yazar Selahattin EROL   
Friday, 29 September 2006

Kara Kuvvetleri  Komutanı  Org. İlker Başbuğ’un,  Kara  Harp Okulu’nun  yeni  eğitim-  öğretim  yılı  açılış  törenindeki  konuşması  medyada  geniş  yer  buldu.  Org. Başbuğ, konuşmasında,  “Türk  devriminin  temelini  oluşturan  laiklik  ilkesine  yönelik  saldırı  ve  girişimler  vardır. Türk devrimine  direniş  hareketi  irtica  ve  gericiliktir.”  saptamasını  yapıp,  “Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)  ulus  devlet,  üniter  devlet  ve  laik  devletin  korunmasında  her  zaman  taraf  olmuştur  ve  olmaya  da  devam  edecektir”  diyor. (Cumhuriyet, 26.9.2006)


Org. Başbuğ’un  laiklik  konusunda,  en azından  söylem  düzeyindeki  bu duyarlılığı  takdir  edilmelidir.  Burada  tamamını  aktaramadığımız  uzun  konuşmasında  ifade  ettiği  görüşler de   dikkate  değerdir. Ne   var  ki,  Org. Başbuğ’un  bahsettiği  “laik  devlet”in  ne  olduğu,  Türkiye Cumhuriyeti  devletinin   gerçekten  laik bir  devlet  mi  olduğu  ise  tartışmaya  açıktır.  Tabii  TSK’nin  bu  konudaki  “taraflılığının”  niteliği de…


Açıkhava toplantılarında  ve  yürüyüşlerde  sıklıkla  atılan  “Türkiye laiktir, laik  kalacaktır.”  sloganına  ya  da  halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın,  “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” biçimindeki  tanımlamasına  bakacak  olursak,   pekala  Türkiye Cumhuriyeti’ni  “laik”  olarak  nitelemek mümkündür.  


Ne  var ki,  kulağa hoş  gelen,  laik ve  demokratik  bir  düzene  bağlılığı  gösteren  “bu  ifadeler,  acaba  ne  derece  gerçeği  yansıtıyor ?”  sorusunun  yanıtı  aranmaya  başlandığında  karşılaşılan  manzara  hiç de  iç   açıcı  olmamaktadır.      


*  *  *


Türkiye'de  bugüne  kadar  laiklik  insanlara  bir  kalıp  olarak  belletildi.  Daha  ilkokuldan  başlayarak  ezberletilen   tanım  şudur :  “LAİKLİK,  DİN  VE  DEVLET  İŞLERİNİN  BİRİBİRİNDEN  AYRILMASIDIR.”   


Bu   klasik  tanımı  hemen  hemen  herkes  bilir.  Ve  ne acıdır  ki,  o  “herkesin”  neredeyse  tamamına  yakın bir  kısmı da,  laiklik  hakkında  o  klasik  tanımdan  daha  fazlasını  bilmez.  Sakız gibi  bu  tanımlamayı  geveleyip  durur ;  “laiklik  nedir ?” diye  soruldukça  bu  tanımı  yineler.  


Kuşkusuz  bu  tanım,  bir  anlamda,  yanlış  değildir,  ama eksiktir !.. Çünkü  laiklik  kavramını  sadece  siyasal-hukuki  boyuta  indirgeyen,  kısacası  salt  devletin  bir  niteliği   olarak  ele  alan  bir  yaklaşım  egemendir  bu  tanıma.  


İyi  de,  yaşam  sadece  siyasal  ilişkilerden ;  hayatımız  da  sadece devletten  mi  ibaret ?..


Devlet  işleri,  dini  kurallara  göre  şekillendirilmezse ve  yönetilmezse,  devletin  siyasi  ve  hukuki  yapısında  dini  kurallar  ve  hükümler  egemen  olmazsa  o  devlet  laiktir. Peki  toplumsal  yaşamın  diğer  alanları ?.. Ekonomi,  ticaret,  medya, spor,  sanat,  kültür, aile  yaşamı,  eğitim, sağlık… Say  sayabildiğin kadar… Yaşamın  bu  boyutlarında  dinin  ve  dini  kuralların  belirleyici  ve  etken  olmasına  göz  yuman  bir  toplumun,  devleti  laik  olsa  ne  yazar,  olmasa  ne  yazar !..


Örneğin günümüz  Türkiye’sinde,  ekonomide  faizsiz  bankacılık,  kar  ortaklığı  gibi  palavralarla  dini  duygular  sömürülmektedir.  1980  öncesinden farklı  olarak, bugün  siyasal  islamın  en  önemli  özelliklerinden  biri,  artık  belli  bir  sermaye  gücüne  ve  örgütlenmesine  de  sahip  olması,  ekonomi  ve  ticari  hayattaki  etkinliğidir. Yeşil  sermaye  ve örgütleri,  palazlanma  süreçlerinde  ve  bugünkü  etkinliklerinde  dini  başarılı  bir  şekilde  kullanmışlardır  ve  hala  da  kullanmaktadırlar. Org. Başbuğ  da  konuşmasının  bir  yerinde bu  gerçeğe  dikkat çekmekte,  “1950’lerden  itibaren  bazı  marjinal  grupların dinsel  eğilimleri  kullanarak  sermaye  biriktirip  yatırımlara  yöneldiğini”  vurgulamaktadır.   


Eğitim  alanında  ise  durum  daha  da  içler  acısıdır. Org. Başbuğ, bahsettiği  marjinal  grupların  “dernek  ve  vakıflar  kurarak  eğitim  alanında  etkin  olmaya  çalıştıklarını”  söylemektedir  ama,  Türkiye’de   laikliğe,  eğitim alanında  en  büyük  darbelerin  bizzat  devlet  tarafından  ve  özellikle  de  askeri  müdahale  dönemlerinde   vurulduğu  gerçeğini  göz  ardı  etmektedir.  


“Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” olarak  tanımlanan  Türkiye Cumhuriyeti’nin   Anayasa’nın  24. maddesinde  “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır”  deniyorsa eğer,  artık laiklikten  bahsedilebilir mi ?    


“Din ve  ahlak  eğitimi”  adı altında, sadece  islamın değil, bütün dinlerin  özelliklerinin  öğretilmesinin amaçlandığı   bahanesinin  ardına  saklanarak,  aslında  İslam  dininin  Sünni yorumunun,  dini  ve  inancı  ne  olursa  olsun  herkese  zorla  öğretilmesi,  ne  din  ve  vicdan  hürriyetiyle  ne  de  laiklikle  bağdaşır. Amaç “din  kültürü bilgisi”  vermekse eğer,  bu  sosyoloji ve  tarih derslerinde,  belli  bir  dini  inanca  bağlı  kişilerin  önyargılı  yaklaşımı ile  değil,  bilimsel  yöntemlerin  gerektirdiği duyarlılık  çerçevesinde tarih ve  sosyoloji  öğretmenleri tarafından, ders programının gerektirdiği ölçüde  verilir. Zorunlu  din derslerinde yaradılış  saçmalığını,  biyoloji  derslerinde  de  Darwin kuramını  öğreten, buna  da  “eğitim  ve  öğretim” diyen  ve  “laiklik,  dinsizlik değildir” zırvası temelinde  yükselen  bu 12 Eylül  uygulamasının,  hâlâ savunulup  uygulandığı  bir  ülkede  gerçekten  laiklikten  bahsedilebilir mi ?  


Bu  arada  12 Eylül  askeri  darbesinin  Türkiye’ye  laiklik  bağlamındaki  tek  “armağanının”  Anayasa’nın  24.  maddesi  olmadığını,   “Türk-İslam  sentezi”  olarak  adlandırılan  bir  faşist  kültür  politikasının  egemen  kılınmaya  çalışıldığını  ve  bu  yolda  hayli başarılı  olunduğunu  da  unutmamak  gerekir. Bu  tür  kalıcı  ve  kurumsal  düzenlemelerin  yanı sıra,  şeriatçı  Suudi  şirketi  Rabıta’ya  yurtdışındaki  imamların  maaşlarının  ödettirilmesi  gibi  pratik  etkinlikler de,  12 Eylül  askeri  darbesinin  laiklik  anlayışını  sergilemesi  bakımından  dikkate  alınmalıdır.    


Ayrıca  12 Eylül  cuntacılarının  en  büyük icraatlarından  biri,  1980  öncesinde  MSP’den milletvekili  adayı  olup  seçimi  kazanamayan  Turgut Özal’ı,  12 Eylül  hükümetine  Ekonomiden Sorumlu Başbakan  Yardımcısı  olarak almalarıdır  ki,  Nakşibendi  müridi  Özal  ile  yapılan  bu  işbirliği,  sadece  darbe  döneminde  değil,  sözde  “demokrasiye”  geçildikten sonra  “our  boys”  ile  Başbakan  seçilen  Özal  arasında  uyum  içinde  sürmüştür.


Org. Başbuğ’un  “bazı  marjinal  gruplar”  şeklinde  tanımladığı  kesimlerin  etkinlikleri  ve  laikliğe  verdikleri  zarar,  “emir  komuta  zinciri”  içinde  gerçekleştirilen 12  Eylül darbesinin  ve  cuntacıların  icraatları  yanında  pek  masum  kalır. Ne Org. Başbuğ’un  ne  de  bugüne  kadar  laiklik  konusunda  hassasiyet sergileyen  herhangi  bir  askeri  yetkilinin,  bu  noktalara  hiç  dokunmaması  laiklik  konusundaki  samimiyetlerini kuşkulu  kılmaktadır.     

*  *  *

1982  Anayasası,  2.  maddesinde    Türkiye Cumhuriyeti’ni, “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti”  olarak  tanımlar.  Anayasa’nın  24. maddesi  ise  Cumhuriyetin  laiklik  niteliğine  bir  açıklama  getirir  ve “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”  der.

Ne  var  ki,  bugün Türkiye  Cumhuriyeti  devletinin  örgütlenmesi  içinde  yer  alan Diyanet  İşleri Başkanlığı’na  bağlı  Din İşleri Yüksek Kurulu  adında,  fetva veren bir “modern”  şeyhülislamlık  makamının  varlığı Cumhuriyetin “laik” niteliğini  sorgulanır  kılmaktadır.  Artık  bu “modern şeyhülislamlığın” (!)  verdiği fetvalar  ticari  ve hukuki  alanlara  bile  müdahale  etmeye başlamıştır.  


Örneğin  Din İşleri  Yüksek Kurulu’nun  resmi  web sayfasında  yer  alan  kararlardan bazılarının  başlıkları  şunlardır :  Orucu  bozan  ve  bozmayan  muayene  ve  tedavi  yöntemleri…  Sigorta… Kadınların  iş  hayatında  ve  yönetimde  yer  almaları… Kadınların  şahit  ve  mirasçı  olmaları… Günümüz  şartlarına  göre  öşür  oranları  ve  yapılan  masrafların  zirai mahsulden  düşülmesi… Göz  damlasının  orucu  bozup  bozmayacağı… Tüp  bebek… Organ nakli…

Görüldüğü  gibi  “laik”  Türkiye cumhuriyeti  devletinin  bir  fetva  makamı  vardır  ve  çeşitli  konularda  fetvalar  vermektedir.  “Fetva”  diyoruz, çünkü  alınan  kararlarda, kimi  yerlerde  bu  “fetva”  ifadesi  kullanılmaktadır !..

Bu bağlamda  laiklik  açısından  dikkat  çekici olan,  Kurul’un  fetvalarının   içeriğinden ziyade,  Kurul’un  din dışı  alanlarda  karar  alma  yetkisinin  bulunmasıdır. Diğer bir  ifadeyle,  örneğin  “kadınların  şahit  veya  mirasçı  olmaları”   ya  da   “sigorta”  konusunda  Kurul’un  görüş bildirme  yetkisine  sahip bulunması  laik devlet  niteliği ile  nasıl  bağdaşabilir ? Bu görüşlerin  devletin laik  düzeninin  gereklerini  destekleyici  ve  meşrulaştırıcı  içerikte  olması  bu  noktada  önemli  değildir.  Çünkü, kurulun  kararlarının  içeriği  çağdışı  olmasa da,   devlet  ya  da  toplum  yaşamının  belli  bir bölümünün işleyişi,  yine  bizzat  bir  devlet  kurumunun vereceği  dini  onay  ile  desteklenmektedir. Bir anlamda  bizzat  devletin  kendisi  “ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına”  -dolaylı da  olarak -  dayandırmakta,  en azından  o  hükümlerin  yaygın  meşruiyetini  kullanmaktadır.

Bu  uygulamanın, üstelik kurumsal  anlamda,  geçerli olmasının  sakıncalarından  biri de,  “laik”  devletin  ekonomik,  sosyal,  siyasi  ve  hukuksal  alanlarda  bilimsel  kurallar  kadar  dini  dogmaları  da  temel  ölçütler  olarak  benimsenmesidir.  “Hayatta  en  hakiki  mürşit  ilimdir”  diyen,  “fikri  hür,  irfanı  hür,  vicdanı  hür”  nesillere  verdiği  önemi  her fırsatta  vurgulayan  Mustafa Kemal  Atatürk’ün   kurduğu  Cumhuriyet,  bugün ne  yazık ki dini  dogmalardan  medet  umacak  hale  düşmüştür !..  

Öte  yandan  on binlerce  memuru, milyonlarca  YTL’lik bütçesi olan Diyanet  İşleri Başkanlığı’nda  somutlaşan   -sözde-  devlet  kontrolündeki  modern bir “ruhban sınıfının”  varlığı  da  laiklikle  bağdaşmaz.   “Halkımız  dinini  devletten  ve  doğru bir şekilde  öğrensin”  zihniyeti  laikliğe aykırıdır.   Zira öğretilen  dinin  “doğruluğu” (!)  konusunda  kendini  otorite ilan eden  kişi  ya  da  kurumların  referansı,  artık  akıl  ve bilimin esasları  değil, dinin dogmalarıdır.  Oysa  laiklik, “aklın inançtan, bilimin  dinden  bağımsızlaşmasıdır”.


Ayrıca  devletin  Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı  olarak,  bu  ruhban sınıfı için  eleman  yetiştiren  yüz binlerce  öğrencinin  okuduğu  İmam Hatip Okulları’nın  olduğu  bir  ülkede  geçerli  olan  laiklik,  nasıl  bir  laikliktir ?   Üstelik  İslam’da  kadınların  imam  olma  hakkı ve yetkisi  yokken,  “imam”  ve “hatip”  yetiştirdiği  iddiasındaki  bu okullarda,  on  binlerce  kız öğrencinin  de okuyor olmasının  anlamı  nedir ?


Dini  ideolojinin  toplumsal temelini  oluşturan  ortaçağ kurumlarının  varlığını  sürdürdüğü bir  ülkede  laiklik  hedefi  doğrultusunda  ne  kadar  yol  alındığı  tartışmalıdır.  Şeyh-mürit ilişkilerinin  hoş görüldüğü ;  siyaset  ve  ticaret  denizinde  kulaç  atan  tarikatların  utanmazcasına  sivil  toplum  gücü ilan  edildiği ;  aşiret  yapısının  ve  hiyerarşisinin  televizyon  dizilerinden  en üst  düzey devlet  yetkililerinin  katıldığı  barıştırma  toplantılarına  kadar  her  alanda  muhatap alınıp  yeniden  üretildiği  bir  ülkede  laiklikten  bahsedilemez.  


Zira  laiklik  anlayışı, Ortaçağın  hakim  ideolojisi  olan dini  düşüncenin egemenliğine  ve   onun  sınıfsal  tabanının etkinliğine  ve  hakimiyetine  sadece  siyasal  alanda değil,  toplumsal yaşamda da  son  vermeyi   gerektirir. Dinin  yeri, artık  sadece  bireylerin vicdanıdır. Öte  yandan   dini  ideolojinin temelini  oluşturan  Ortaçağın  egemen  sınıflarının  ve  bu sınıfsallık  çerçevesinde geçerli olan  ağalık,  marabalık, yanaşmalık,  şeyhlik, şıhlık,  müritlik, kulluk  vb. gibi  kategorilerin  ve  bu bağlamdaki  toplumsal ve  cemaat ilişkilerinin  tasfiyesinin  amaçlanması  laik  anlayışın  toplumsal boyutunu oluşturur.


Yine  laik  anlayış,  “aklın inançtan  bilimin  dinden  bağımsızlaşmasını”  amaçlar.  Feodal  toplumsal ilişkilerin  kulunu  değil,  vatandaşı ;  tarikatın  müridini değil,  özgür  bireyi hedefler.  “Fikri  hür,  irfanı  hür,  vicdanı  hür”  nesilleri,  “hayatta  en hakiki  mürşit”  olan  bilimin  rehberliğinde  yetiştirmeyi  amaçlar.  İnancı  bir  vicdan  meselesi olarak  ele  alırken,  aklın sadece  devlet  işleri ve  siyasi hayatta  değil,  toplumsal  yaşamın  tüm alanlarında egemen  kılınmasını  ister.  


Kısacası  laik  toplum ve  devlet,  şeyhlere, şıhlara,  ağalara, müritlere, marabalara, yanaşmalara,   kısacası efendi- kul ilişkilerine  değil,  “aklı  hür,  irfanı hür,  vicdanı  hür”  yurttaşlara  dayanır.


*  *  *


Oysa  günümüz  Türkiye’sinde  devlet,  din  ve  dinsel  kurumlarla  bu  derece  iç içe  geçmişken,  birilerinin  hala  laiklikten  bahsediyor  olabilmesinin ;  bugün  laiklik  ve din  üzerine  bu  derece  yoğun  bir tartışma  yaşanmasının  asıl  nedeni, bir anlamda  dini  kimin  kontrol  edeceği  sorununun  çözümlenememiş  olmasından,  diğer  bir  ifade  ile  devletin din  üzerindeki  bu tekelden  vazgeçememesinden   kaynaklanmaktadır.  Türkiye, günümüzde,  Ortaçağ  gericiliğinin  çeşitli  temsilcileri  ve  bu  kesimlerin  siyasal,  ekonomik  ve kültürel alandaki  sözcüleri  ile  devletin  din  üzerinde  sahip  olduğu  tekelin  çatışmasını  yaşanmaktadır.  Bugün  devletin  laiklik  uygulamasının,  aydınlanmacı  bir anlayışa  sahip  olmadığı  ortadadır.  Marks'ın  "din  halkın  afyonudur"  sözü  ve Türkiye'nin  içinde  bulunduğu sosyal ve  ekonomik koşullar  hatırlanırsa, dinin  neden  öyle  kolay  kolay  gözden çıkarılamadığı  da  anlaşılabilir.  


Devlet  ve  ona egemen  olan  toplumsal  sınıflar  belki  kendilerince   haklıdır (!)  ama, o  "haklılığın"  kime hizmet  ettiğidir  aslolan…  Zira  gerek laiklik  gerekse dini  hükümler,  kim  tarafından  ne şekilde  yorumlanırsa yorumlansın, en  nihayetinde  toplumsal  muhalefeti  engelleyen  bir  uyuşturucu  olarak  kullanılmaktadır.  Laiklik  anlayışı  siyasi-hukuki  ilişkiler  düzlemine hapsedilmiş ;  halk  toplumsal bağlamda  ağalık, marabalık, yanaşmalık, şeyhlik,  şıhlık, müritlik  gibi  Ortaçağ kalıntılarının  ve tarikatların  insafına terk edilmiştir.  İdeolojik-düşünsel perspektifte  aklın  ve bilimin üstünlüğü, vicdanın  özgürlüğü   önemsenmemektedir.  Düşünce,  ortaçağ  dogmalarının  ipoteği  altındadır  günümüz  Türkiye’sinde...

 

Bu  nedenle,  mesela   kimileri  tarafından laikliğin  güvencesi  olarak  görülen  askeri  kesim,  siyasi  hukuki düzlemdeki  laiklik karşıtı  çıkışlara  sert  tepki  gösterirken ;  Güneydoğu'da  koruculuk  adı altında  ağalarla  işbirliği  içinde  olmakta  bir  sakınca  görmemektedir. Devlet  televizyonları,  vicdanlar  ve  akıl  üzerinde  Ortaçağ  ipoteğini  tesis  eden  bir anlayış  içinde  dini propagandanın  aracı  haline  gelmişken,  mesela  TSK’den  hiç  ses  çıkmamaktadır. İmam Hatip  Okulları’na  karşı  olan  TSK,  ilk  ve  ortaöğretim  okullarındaki  zorunlu  din  derslerine  ses  çıkarmamaktadır.  

 

Bu  nedenle  bugün  asıl  görev,  sadece olduğu  kadarıyla  sözde  “laikliği”  korumak  değil,  gerçek laikliği  tesis  etmek,  bu  yönde  mücadele  etmektir. Diğer bir ifadeyle sadece siyasal-hukuki  ilişkiler  bağlamında  değil ; toplumsal  ve düşünsel  anlamda da  laikleşme  "olmazsa  olmaz"  bir  gerekliliktir.  

 

Bu da   ancak  toptan  ve radikal   bir dönüşüm  hamlesi  çerçevesinde ; anti emperyalist  ve  anti  kapitalist  bir  perspektifle  gerçekleştirilebilir. Çünkü  Ortaçağ  gericiliğinin  en  büyük müttefiki  emperyalizmdir.  Ve  kapitalist  sömürünün, dinin  dogmaları  ile  uyuşturulmuş,  “öte  dünyadan”  medet uman,  itaatkar,  kanaatkar, kaderci  kitlelere  ihtiyacı vardır  hükmünü  sürdürebilmek için.


Bu  nedenle  Türkiye'de  laikliğin  güvencesi  bu  dönüşümü  gerçekleştirme  potansiyeline sahip  olan Türkiye'nin  emekçi  sınıfları  olabilir  ancak.  Bugün  Türkiye  emekçilerinin  dinin  hegemonyası altında  olması  gerçeği de,  Türkiye’nin  laiklikten  ne  kadar  uzak  olduğunu  göstermektedir  zaten.  


Başta  emekçiler  olmak  üzere,  bütün  halkı   "din afyonu" ile uyutanlar  ya  da  buna  göz  yumanlardan,   laiklik  konusunda  güvence  beklemek  (bu  kesimlerin  söylem düzeyinde  dile  getirdikleri  ifadeler  ne  kadar  kulağa  hoş  gelirse  gelsin)  büyük  bir  hata  olacaktır.   

 


 

 


 
< Önceki

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Hangi Laiklik ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right