left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Yanlış Taktiklerin Toplamı, Stratejik Hatadır. Yazdır E-posta
Yazar Askar Yılmaz   
Sunday, 18 September 2005

Yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız, her alanda kader ortaklığı yaptığımız, ulusal birliğimizin çok önemli bir öğesi olarak gördüğümüz Kürtlerle ilgili, davranış ve düşünce bozukluğu geleceğimiz açısından en büyük ulusal kırılmadır. Ulusal kırılmayı yaratan etkenler somut ve tarihsel boyutlarıyla ortaya koymadan yapılan bütün tartışmalar, yeni yanlışlıklar serisini artırmaktan başka bir sonuç doğurmaz ve yanlışlıklara ivme kazandırır. “Kürt sorunu” dediğimiz her durumda,ulusal birliğe, büyük bir ulusal programa, geleceğe ve ulusal güvenliğe vurgu yapıyoruz. Yüzlerce yıl içinde şekillenen ulusal, tarihsel ve sosyal mirasın silkelenmesi o denli kolay olamaz. Bu denli derin ve köklü bir sorun, kendini arayan, heyecanlı, küçük bağnaz gurupların bakış açısına sığmayacak denli engin olduğunu kavramak durumundayız. Kürt sorunu konusunda tek yanlı bir kırılmaya vurgu yapmanın son derece yanlış bir düşünce olduğunu bellemek zorundayız. Ulusal kırılmaya yol açan hatalarda, bazı Kürt örgütlerinin hatalarına karşın, Türkçü, idari ve siyasi gerici güçlerinde önemli hatalar yaptıklarının saptanması gerekir.

ABD ile ilişkilerimiz tek yanlı bağımlılık biçiminde seyrediyor. AB ile ilişkilerimiz, neredeyse “ulusal hasret” biçiminde “tek yanlı” bağlanma olarak sürüyor. Bütün bu “kuvvetli” ittifaklar içinde oluşan ilişkilere rağmen Kürt sorunu, yıllardır en önemli sorunumuz olmaya devam ediyor. AB üyeliği için yapılan bütün “demokratikleşme” gayretlerine rağmen, Kürt sorununun, çatışma ortamının dışına çekilememesi üzerinde özellikle düşünülmesi gerekir .

Batının sürekli olarak bizim önümüze koyduğu “ev ödevlerimizi” eksiksiz yapmamıza rağmen, Kürt sorununun, bu denli huzur bozucu ve bazı çevrelerin sinirlerini ve ar damarlarını çatlatıcı bir hal almasının nedenleri üzerinde yeniden ve olgunlukla düşünülmeliyiz!

Ülkemizin yönetimine son altmış yıldır egemen olan sağ iktidarlar, ve teslimiyetçi ittifaklar, ülkemizin çehresinin bozulmasına yol açan en önemli sebepler olarak ortaya konmalıdır. Sorunun çözümüne ancak bu saptama yapılarak başlanabilir.

Stratejik bir saptama yapmadan sürdürülen karşılıklı çekişme, yanlış zeminlerde başlayan, yanlış zeminlerde süren çatışma ortamına sadece ve sadece ivme kazandır. Yeniden yükselme eğilimi gösteren, Türk ve Kürt halk kitlelerini de çatışmanın içine çekmeyi hedefleyen milliyetçi-bağnaz güç gösterileri her iki halkında çıkarına aykırıdır. Milli boğazlaşma politikasının yaratacağı ortamdan en fazla yararlanacak olan güçler, kesinlikle Türkiye’nin bugüne değin dayandığı ve güvendiği emperyalist ülkeler olacaktır.

Türkiye Cumhuriyetinin, güvenliği ve geleceği için yapılacak ilk iş, ittifaklar politikasının gözden geçirilmesidir. Türkiye’nin sorunlarından en öncelikli olanı, ulusal stratejinin yeniden saptanmasıdır. Bu güne değin izlenen dışa bağımlı politikalar, her alanda yıkım ve terör olarak geri dönmüştür.Ülkemizin iç siyasal yapısının bozulması, ulusal sınırlarımız içinde giderekten güçlenen, “serbest pazar” ortamının yarattığı ayrımcılık, “asli unsurların” kavgasına zemin yaratmamıştır. İç dengelerin bu denli bozulmasının bir nedeni dışa bağımlılık ve bunun sonucu olarak, kapitalist piyasa ekonomisinin ulusal kırılmamızı hızlandırıcı bir etki yapmasıdır. Anti-emperyalist politikalar ve bugün Türkiye emekçilerinin özlemi haline gelen halkçı-devletçi ekonomi politikaları, yeniden “Türkiye’nin düzeni” olarak gündeme gelmesi ulusal birlik ve istikrarı sağlayabilecek en önemli politikalar olacaktır. Birilerinin ileri sürdüğü gibi, “Koç’lar ve Sabancı’lara daha fazla ekonomik imtiyazlar” verilerek, Türkiye’nin istikrarı sağlanamaz. Son elli yılın ekonomik politika deneyimleri ulusal istikrarın bozulması yönünde yıkıcı bir etki yaptığı yadsınılamaz gerçeklerdir.


Emperyalist ulusların özgünlüğü

Emperyalist ülkeler, özellikle ABD emperyalizmi, ezilen ülkelerin iç çelişmelerin kışkırtılmasını, emperyalist işgal ve hakimiyet için kullandığı gerçeği giderekten yaygınlaşmaktadır. ABD emperyalizmine karşı her alanda karşı koyuş yeniden gelişmekte. Çünki işgal, yayılma ve ezilen ülkelerin iç çelişmeler üzerinden sürdürülen , yıkımlar bütün dünyayı etkilemektedir. Bu nedenle emperyalizmin işgal ve yayılma alanları tüm ezilen dünyadır.

Kapitalist ülkeler, iç çatışmalar ve azınlıkların şiddetle tasfiyesini, yüz yıllarca süren kapitalist ulusal pazarın oluşturulması süreci içinde tamamladı. Kapitalist pazarın gereksinimi, eski sistemle birlikte eski toplumsal yapının da tasfiyesini zorunlu kılıyordu. Kapitalist şiddetle tasfiyesi olanaksız olan ilişkiler doğal özümleme içinde tasfiyeye uğrayarak, toplumsal yapılarında birliği sağladılar. Bugün kapitalist ülkelerde görülen demokrasinin geri planında, tarihsel şiddet unsurunun olması unutamamalıdır. Kapitalist ülkeler, tekil ulusal dokularını şiddetle dokudular. En önemli çelişmeleri olarak ortaya çıkan işçi sınıfını da çeşitli liberal politikalarla bastırmaktalar. Kapitalist ülkeleri tehdit eden iç muhalefet unsurlarının etkisiz kılınması sistem açısından önemli bir başarı oldu.

Kapitalizmin, milliyet ve dinsel farklılıkları ortadan kaldırması, sistemin halkçılığını da yok etti. Halkçılık kamburundan kurtulan kapitalist sistem, ırkçı ideolojiyi, kültürel dokusunu onarmada önemli bir unsur olarak değerlendirdi ve değerlendirmeye de devam ediyor. Örneğin İngiltere krallığının genç prensi, doğum günü pastasını Nazi kıyafeti giyinerek kesiyor. Arkasından da “Irak’a karşı en önde savaşmaktan” dem vuruyor. Irkçı ve şoven ideolojinin ana vatanı Avrupa’dır. Emperyalist kapitalist sisteme hakim olan en gerici, en şoven ve en saldırgan sınıfın ideolojisi olan faşizm, kapitalist emperyalist sistemin içinde doğması ve yaşama olanağı bulması , bu ideolojinin toplumsal yapısıyla açıklanabilen ve doğrudan doğruya ona bağlı olan bir durumdur. Irkçı ve şoven emperyalist millet ideolojisi, emperyalist sistemin en önemli değeridir.

Bugün, sistem bu gerici yanını, “demokrasi, insan hakları ve özgürlükler” örtüsüyle gizlemesi pek çok kimseyi aldatabilmektedir. En büyük yanılgıda budur zaten. Kapitalist sistem bu yanıltmayı yaygınlaştırmayı başardığı ölçüde dünya üzerindeki etkisini sürdürebilmektedir. Zaten ırkçılığın kapitalist emperyalist sistemin ideolojisi olması nedeniyle, ırkçı ideoloji köken olarak batılı toplumlara has bir ideolojidir. Türkiye de ve diğer geri kalmış ülkelerde görülen ırkçılığın, batılı karakter taşıması da ideolojinin kaynağına uygun olan bir durumdur. Geri kalmış ülkelerde ırkçılığın, batı taraftarlığı ve emperyalizm uşaklığına hizmet etmesi, “eşyanın doğasına uygunluğu” olarak görülmelidir.


Ezilen Ülkelerin özgünlüğü

Geri kalmış ülkelerin, kapitalist ülkelerde izlenen uluslaşma süreçlerini gerçekleştirmesinin, emperyalizm çağında olanağı yoktur. Geri kalmış ülkeler uzlaşmalar zemininde farklılıklarıyla birlikte, halkçı ve hakça ilişkileri geliştirerek yaşamak zorunda olduklarının bilincine ulaşıyorlar. Bu ülkeler için farklılıklar, birlikte yaşama bilinci ve halkçı kültürün gelişmesine zemin oluşturuyor. Kapitalist emperyalist toplumlarda görülen bireycilik ve insanın insana ve doğaya yabancılaşması, geri kalmış ülkelerde, tersi eğilimleri yaratmaktadır. Bu ilişki ve eğilimler, dostluk, paylaşım, dayanışma ve daha pek çok insani ilişkilerin gelişip güçlenmesini sağlamaktadır.

Ezilen dünyanın genel yapısı pek çok çelişmeyi kendi bünyesinde taşıması, gelişmiş kapitalist ülkelerle ola,n farklı bir özelliğidir. Bu farklılıktan ezilen ülkeler iki şekilde etkilenmekteler.Birincisi; farklılıklarla yaşama kültürü, ezilen ülkelerde ırkçı bağnazlığın karşıtı olan halkçılığı kuvvetlendirmektedir. Rusya’da, Türkiye’de, Çin ve diğer ülkelerde gerçekleşen devrimci pratiklerde halkçı eğilimler güçlendi. 20. yüzyıl Avrupa’sında yükselen ırkçı bağnaz ve savaş yanlısı iktidarlara karşın Asya’da barışçı ve birleşik paylaşımcı devrimci iktidarlar ve hareketler ortaya çıktı.Bugün Latin Amerika’da anti emperyalist halkçı iktidarların oluşması da ezilen dünyadaki halkçılığın gelişimine örnektir.

Ezilen dünya, veya geri kalmış ülkeler olarak tanımlanan ülkeler, tarihsel miras olarak devraldıkları , dini, milli ve kültürel farklılıklar, toplumsal bütünü oluşturan önemli öğelerdir. Bu farklılıklar nedeniyle birlikte yaşamak, geri kalmış ülkelerin tarihsel ve sosyal mirası olduğu gibi, bir anlamda kaderidir.

Kapitalist ülkelerde oluşan tekil toplumsal yapının tersine, geri kalmış ülkelerde ki çoğulcu toplumsal ve kültürel farklılıklar belirgindir. Geri kalmış ülkelerin iç toplumsal farklılıkları, uzlaşmalar üzerinde barışçı ilişkiler üretirken, ırkçı ideolojinin gelişme ortamını daraltılmaktadır. Irkçı ideolojinin toplumsal alandan dışlanarak, toplumun ve siyasal örgütlenmenin halkçı eğilimlere yönelmesi, ezilen uluslara özgü bir durumdur. Ne yazık ki bu özgün durum, bugün emperyalizm tarafından iç çatışma unsuru olarak kullanılması da dikkate alınması gereken bir başka gerçekliktir ve bu durumda geri kalmış ülkeleri etkileyen ikinci etkendir. Balkanlarda ortaya çıkan etnik çatışmalar ve parçalanmalar, daha sonra Rusya üzerinde gerçekleşen etnik çatışmalar, ABD emperyalizmine manevra alanları açmıştır. Son 150 yıllık tarihsel süreçte Osmanlı Devleti ve Türkiye iç çatışmaları derinden yaşayan ülkelerin başında gelmesi de göz önüne alınması gereken bir başka deneyimdir.

Gelişmekte olan ülkelerde, milli, dinsel ve kültürel farklılıklara karşı tutum; emperyalist yıkıcılığa olanak tanımamak ve ırkçı bağnazlığa karşı halkçılığın sürdürülmesi, en etkili güvenlik unsuru olarak algılanmalı.


Milliyetçi sürecin sonu.

Doğal olarak, halklar arası ilişkilerde, milliyetçi yaklaşımlar, bölünme , çatışma ve ırkçılığı güçlendirdiği somut gerçekliktir. Buna karşın halkçılık, emperyalist müdahaleyi dışlaması bakımından farklılıkları en aza indirger. Bu yalın gerçekler, yakın geçmişte sosyalist saflarda yoğun olarak tartışıldı. Türk ve Kürt halkı içinden çıkan sosyalist öncüler bu perspektifle ortak eylemler gerçekleştirdi. PKK’yı oluşturan ilk öncü kadrolar, halkçı emekçi perspektifli sosyalist birlik hareketi içinde ideolojik dönüşüme uğradı. Bu ideolojik etkilenmenin izleri PKK’nın milliyetçi ayrılıkçı eylemliliklerinde de yer yer kendini göstermekle birlikte, dünya genelinde emperyalizmin atağa geçmesiyle, dengenin sağa kayması sonucu, Kürt hareketinin ideolojik duruşunun bozulmasına yol açtı. Düşüncelere ve pratiğe yansıyan yeni bakış açısı, emperyalist ülkelerle olan ilişkiler, politik ustalıklar olarak yorumlanır oldu.

Emekçi saflarında yer alan ve bir dönem emekçi hareketinin bir parçası olan, Kürt kökenli devrimciler, emperyalist sistemin saldırıya geçtiği ve dünya çapında sosyalizmin baskı altına alındığı bir süreçte, farklı ilişkiler ve farklı söylemlerle emekçi hareketine karşı mesafeli durmaları başka nasıl açıklanabilir?

PKK’nın Türkiye’nin genel sorunlarına mesafeli yaklaşımını, “uygarlıklar çatışması” planı içinde değerlendirildiğinde anlamamız daha olası. Ayrı örgütlenme, doğal olarak , ayrı bir programı ve siyasal hedefleri mücadeleyi gerekli kılmakta. Buna bağlı olarak örgütlenmenin çerçevesi dar ve milli olmak zorundaydı. Milliyetçi örgütlenme, ancak milliyetçi bir program üzerinde inşa edilebilirdi. Milliyetçi programın esas olduğu, milliyetçi örgütlenme içinde, taktiklerin, stratejiye uygunluğu zorunluluktu.

Gelişme, sosyalist hareketin emperyalizme karşı mücadele hedefinden farklı olarak, PKK’yı, salt Türkiye’ye karşı mücadele eksenli bir hareket haline getirdi. Bu eksen üzerinde, emperyalist ülkelere bakışı ve ilişkileri anlam kazandı. Emperyalizmle olan ilişkilerde, Türkiye’nin devlet olması ve emperyalizme daha büyük ödünler vermesi sonucu, ayrılıkçı ve kökten dinci akımları, emperyalizmin, özellikle ABD emperyalizminin bölgesel taktiklerinde “sadece” hesaba katılan güçler haline getirdi. Geçmişin ortak anıları, bugünkü koşullarda farklı düşünmemizi etkilemiyor. Hatta, dünya ve bölgemize yönelik emperyalist saldırılar karşısında , “yeni durumdan yararlanma” yolunu tercih etmeleri haz etmediğimiz yaklaşımlar.

Bazı çevreler, PKK’nın milliyetçi ve ayrılıkçı hareketi karşısında, “her şeye rağmen, Kürtlerin dünyadaki varlığı kanıtladı” savıyla ayrılıkçılığa hak vermeleri onaylanabilir mi? Bu denli ağır bedel karşılığında “Kürt halkının tanıtımından elde edilen kazanımları” saptamak gerekmiyor mu? Kürt halkı, şu veya bu şekilde PKK’ya verdiği desteğin karşılığı olarak büyük kayıplara uğradı. Türk halkı büyük acılar ve bedeller ödedi ve ödemeye de devam ediyor. Emekçi hareketi çok yönlü saldırılar karşısında büyük hak kayıplarına uğradı ve uğramaya da devem ediyor. “Demokrasi ve özgürlükler” in geliştiğinden dem vurulurken emekçilerin , sınıfı olmaktan kaynaklanan hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınmaktadır. Emekçilerin düşüncesinin ağza alınması “özgürlükçü” ortamda “alaycı” yasaklamaya uğratılmıştır. Bütün bu hak kayıpları karşısında “Kürt halkının varlığının duyurulması” savının gerçekçi bir tespit olmadığını anlamak zor olmasa gerek.

Bugün durum dünden çok daha farklıdır. Eskinin hatalarında direnmenin büyük yanılgılara yol açacağı bilince dönüştürülmeli. Yıllardır içine girdikleri dar milliyetçi çıkmaz, PKK’lı kadrolara kavranması gereken dersleri kavramaya zorlamaktadır. PKK’nın kurucu kadroları, kısmen PKK pratiğinde uyguladıkları teori ve politikaların bir kısmını sosyalist mücadeleden devraldılar. Bu pratiği etraflıca analiz ettiğimizde çıkaracağımız sonuç, PKK’nın, yaptığı hataların sistematik ve stratejik yanılgıya dönüştürmüş olmasıdır.


Silahlı Mücadelenin Çıkmazları;

Bugün bazı islamcı gurupların benimsedikleri gibi Türkiye hiç bir zaman “darrül harp” ülkesi olmadı. Türkiye Cumhuriyetini yöneten güçlerin, ABD emperyalizmine teslimiyet içinde olması gerçeği ile, işgal altında bir ülke olduğu gerçeği arasındaki fark, hiçbir zaman göz ardı edilemez. Türkiye de toplumsal hak aramanın olanakları hiç bir dönem yok edilemedi. Toplumsal hak arama eylemleri için bugün olanaklar daha da gelişmiştir. Önemli olanın “silahlı mücadele” saplantısından çıkabilmek ve yeni perspektifle, ortak mücadele ilkesini benimsemektir.

Geçmişte yapılan “silahlı mücadele” eylemleri sosyalistleri halktan kopardığı gibi, PKK’nın “silahlı eylemlerde” direnmesi, bugün daha zararlı bir hal alması kaçınılmaz bir hal alabilir. PKK’nın bölge merkezli silahlı mücadelesi, hem bölge halkının, hem ülkemizin, hem de dünya gerçeğine terstir. Dün olduğu gibi bugün de, “silahlı mücadele” yoluyla kazanılacak bir hakkın olmadığı gibi, daha fazla kaybedilecek haklar vardır.

Türkiye, emperyalizmle bağımlılık ilişkilerine rağmen geri kalmış ulusal bir devlettir. Bu nedenle, emperyalizm yaklaşık yüzyıldır önümüze sevr’i koymaktadır. Sevr’in dayatıldığı koşullarda, dayatılan koşulların ortadan kaldırmanın dışında başka seçenekler olamaz. Stratejik hedef her koşulda tekildir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiç bir döneminde silahlı muhalefeti, hak etmedi. Türkiye “silahlı mücadeleye” hiç bir zaman müstahak olmadı.

Türkiye devrimci hareketin genel meyli, ABD emperyalizmine karşı mücadele olmasına karşın, PKK, Türkiye karşıtlığını politikasının merkezine koyması, PKK’nın en temel açmazıdır. Bu bakış açısı, PKK’nın dünyadaki gelişmelerden kopuk, Türkiye karşıtlığı, “silahlı mücadele” taktiğini de biçimlendirmektedir. Silahlı mücadelenin giderekten taktik olmaktan çıkarak, Türkiye’ye karşı “strateji” haline gelmesi, PKK’nın mutlak başarısızlığının da nedeni olabilir.


Sistem ödünlerini tamamladı.

Bütün bu stratejik yanılgılar içinde, sistem, Kürt halkının çeşitli taleplerini karşılamış durumda. Bu taleplerin ötesinde yeni ödünler beklentisi, Türk-Kürt birlikteliğinin denge kaybına yol açarak, milliyetçi kapışma ortamının gelişmesini, bugünkünden farklı olarak daha fazla emekçilerin kanlarının akmasına yol açar. Böylesine kanlı bır ortamda Kürt halkının özlemlerinin gerçekleşmesi bir yana, Türk halkının da felaketini hazırlar.

Bu aşamada, sistemden yeni beklentiler için mücadele yerine, sistemin değiştirilmesi için yeniden, birleşik, anti emperyalist ve emekçi eksenli, devrimci mücadelelere yönelmeliyiz.

Anadolu artık halkların kanlarının akıtıldığı bir alan olmaktan çıkarılmalı, emperyalizme karşı, daha güçlü kardeşlik duygularının yükseldiği barış coğrafyası olması bilinci ve duyarlılığı içinde olmalıyız.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Yanlış Taktiklerin Toplamı, Stratej... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1909
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4790002
Syndicate
 
left
Top! Top!
right