left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
İsrail-Suriye Yazdır E-posta
Yazar Dr. Hikmet KIVILCIMLI   
Wednesday, 27 September 2006

Suriye’nin bir dörtyol ağzı parçası olan Filistin'de Yahudi (İsrail oğlu) Tarih boyunca, ikide bir, şimdi "var" olmuş, sonra "yok" olmuştur. Tefeci - Bezirgân ilişkilerin alınyazısı Yahudi'nin de alınyazısı olmuştur.

Ama, Arap için iş bambaşkadır ve Arap bir yol Filistin Kervansarayını aşıp Suriye durağına yerleşir yerleşmez, bir daha oradan topla, tüfekle sökülüp atılamamıştır. Yer yerinden oynamıştır, Arap Suriye'den kımıldatılıp atılamamıştır.

 Sezostris'lerden Buhtunnasar'lara, Eti'lerden Roma'lılara dek bin bir Antika Uygarlık ordusu Suriye-Filistin'i her çiğneyişte İsrail oğullarını Tefeci-Bezirgânlığın biraz daha derinleşen batağına batırmıştır.

 Irak'ta Akkad'lardan, sonra, Mısır'da Hiksos'lardan beri bir daha Tarihsel Devrim yapmış yahut yapabilecek Barbar Sam oğulları görülmemişe benziyor. Hele İsrail oğullarına Tarih sahnesinde, Marks'ın Polonya Yahudileri için kullandığı deyimle: "Toplumun mesâmeleri içinde" kir gibi tutunabilmiş Tefeci - Bezirgân katalizörlüğünden başka rol kalmamıştır. Artık İsrail oğulları, kendi haham - peygamberlerinin, kendi havralarında saçlarını başlarını yolarak dövünmeye esrarkeş tutkusu ile "müptelâ" kılınmış, evrensel, neredeyse her türlü özelliğini yitirmiş bir genel Tefeci - Bezirgân ilişkiler kördüğümü olarak direnmiş durmuşlardır.

Batı Rönesans’ına, hatta Kapitalizm başlangıçlarına dek, İsrail oğulları, dünyanın bilinen her yerinde varlığı ile yokluğu birbirini kovalayan, yumuşak günlerde yavaşça başvurulan, kızışınca kılıçtan geçirilip talan edilen bir Sosyal - Ekonomik dünya kategorisi olmuşlardır. Sınırı belli ülke, etnografyası anlaşılır bir ulus olmaktan her gün biraz daha çıkmışlardır. En legal ve gözde tutuldukları yer ve zamanda bile, "Tabut'u Sekiyne"leri denli gizli (illegal) ve Hint Paryası biçiminde dokunulmaz (intouchabel), şüpheli sosyal kategoriliklerini aşamamışlardır.

 Klâsik Kapitalizm'de Serbest Rekabet çerçevesi kutsal tutuldukça, Yahudi, bulunduğu ülke ve milletin yurttaşlığına özendi. Talmut ve Haham kabuğunun "aşarını kıramadı. Yok olmamak için eriyemedi. Emperyalizme gelinir gelinmez yeniden Faşizm'in şamar oğlanı ve demagoji yemi edilmeye katlandı. Modern Buhtunnasar metotlarıyla yeniden kıyılarak Vatan ve Millet dışı ilân edildi.

En sonunda, en kurnaz Tekelci Sermaye yahudiye Filistin çöllerinde bir Antika "Adanmış Toprak" Cenneti mi bağışladı? "Adanmış Toprak" verilmez, alınır. O da Tarihin elverişlı ortamında olur. Hani, İsrail oğullarını toptan köle düzenine karşı ayaklandırıp, Adanmış Toprağı, rüşvet ve faizle, yahut sapık iltimas ve başkasına âlet olarak değil, bıçağı hakkına deryalar, çöller, alışkanlıklar, doğmatizmler ötesinde açan devrimci kahraman Mûsâ? Var öyle birisi. Grek Tanrıları'nın Atası Baba Zeüs'ten daha heybetli ve daha gerçekçi insan: Karl Marks... Karl Marks ne diyor:

         "-Bırakalım şövenizmin eksi artı bütün horoz dövüşlerini. İnsanlık için Proletarya çizisinden başka çıkar yol yok... Yahudiyi ebedileştirmek değil, yahudiliği yeryüzünden silmek için tek çıkar yol: Tefeci - Bezirgânlığı, o arada Kapitalizmi kökünden kazımaktır."

         Marks, 125 yıldan beri "Eleştirici Eleştirinin Eleştirisi"nde yılmaksızın bütün "Kutsal Familya" düşkünlerine aşağı yukarı bunu haykırıyor. Yahudi, gelmiş gelecek Musa'ların en güçlüsü olan Marks'ı dinliyor mu? Hayır. "Kapital"i en titiz dikkatle izlediği zaman bile, kaşarlanmış "Talmut" kaplumbağa kabuğunu kırıp içinden çıkamıyor. Demek "İsrail oğulları" bugün artık "Musa"yı tanımıyor. "Kendi havasında" gittiğini sanıyor. Tekelci Parababaları'nın oyununa bir kumarbaz hırsıyla katılmakta kurtuluş umuyor. Dün, İngiliz Emperyalist casusluğunun Hint Yolu üzerinde kuracağı provokasyon üssünde bekçi köpekliği yapmayı "Adanmış Toprağa" kavuşmak gibi yuttu. Bugün Anglo-Sakson Parababaları'nın İsrail suç ortakları ve sömürü ortaklarıyla. Yakın Doğu Petrol boruları üstüne, gönüllü ve şişirilmiş canavar kılığında bostan korkuluğu edilişini "Milli Kurtuluş"a kavuşmak , Arap halkını Faşist silâhlar ve metotlarla yurdundan sürüp aç ve yoksul öldürmeyi "İsrail Devleti" kurmak sayıyor. Ona bu martavalı kimin, hangi ölümüne yaklaşmış "Ayakları kilden Dev"in dayatmış bulunduğunu bile göremiyor. Emperyalizmin en maskara uydusu "Semitizm" ile öğünüyor ve cinayetler işliyor. Kendi kendine kıydığına, bir takım dağınık ve şaşkın acıklılıklarla kapitalizmin kıymaya çevirdiği "Juif errant"cıkları ("Sürtük Yahudi" zavallıcıklarını) savaş tanrısı mihrabında yazık ettiğine olsun acımıyor.

         Hangi İsrail Devleti? Yalnız Amerikan Parababaları'nın en kalanturları sırasına Yahudiler'in girdiği bir tek Amerika ülkesinde 6 milyon Yahudi var. Emperyalizme karşı modern Mûsâ Karl Marks'ın gösterdiği yoldan ayaklansalar ya? İsyan bayrağını kaldırmış yeni bir Mûsâ'nın ölümü göze alışıyla en insancıl biricik kurtuluşa, Sosyalizm'e kavuşsalar ya?

 Dünyanın her yerinde, bir kaç fanatik küçük burjuva Yahudi aydını ile, ne kadar sürünen biçare Sürtük Yahudisi varsa onları, lafla, parayla kandırıp Filistin kasaphanesine iteliyorlar. Onlarca yılda U.S. Amerika'dan Filistin'e göçmüş nüfus toplamı 25 bin kişiciği geçmiyor. Dünyanın bütün öteki ülkelerinden enayi avlaya avlaya Filistin'e toparladıkları Yahudi nüfusu kırk yıldır, bir türlü bir buçuk milyonu aşmıyor...

 Mûsâ böyle mi yapmıştı? Firavunların casusluğu düzeyine düşüp, kalantor Yahudi Parababaları'nı seyirci ettiği bir sirk alanına, kendilerinden daha mazlum insanlara karşı İsrail oğııllarını gladyatörlüğe mi çıkarmıştı? Tarih böyle konuşmuyor. Bütün Çalışan, namuslu insanlar için olduğu gibi, çalışkan, namuslu İsrail oğulları için de "Adanmış Toprak": Emperyalizmin nükleer silâhlarla mahşer yerine çevirmek için elinden geleni, gelmeyeni yapmaya uğraştığı "Bütün Yeryüzü"dür. İnsanlık oraya, Yahudisi de katılmak üzere, Dünya İşçi Sınıfı'nın ve ezilen, sömürülen geri ülke halklarının hep birden yöneldikleri Sosyalizm'den başka savaş ve düzenle varamaz. Bütün dünya Yahudileri, eğer Tarih'in yazdığı "İsrail oğulları" olduklarına inanıyorlarsa, bu illüzyonlarına saygı göstermek olağan olabilir. Bir şartla. Yahudiler evreninde en aslına uygun İsrail oğlu olan (sülaleden Hahamlar zincirinde son halka olan) modern Musa'ya, Karl Marks'a biraz daha içtenlikle ve anlayışla kulak assınlar. O zaman, yeryüzünde bütün "Devlet"lerin defterlerinin Tarihçe çoktan dürülmüş olduğunu, Devlet olarak tümüyle "Devlet"in de yakında, "yağı tükenmiş kandil gibi" sönmeye ve en korkunç kabus sembolü olarak "Müzeye, çıkrıkla taşbaltası yanına" (Engels) bırakılmaya mahkûm bulunduğunu daha iyi anlayabilirler. Bu hükümlülüğün temyizi de, affı da, tecili de yoktur.

         "- Bütün Devletler kalkmadıkça, İsrail Devleti nasıl kalksın denecek?" Bu durum, İsrail Devleti'nin bir Emperyalist Parababaları oyunu olduğunu anlamaya engel ve özür sayılamaz. Yahudi yalnız bunu anlarsa, herkes gibi bir insan olduğunu kavrayabilir. O zaman her insan gibi, Arap'ın da bir insan kardeş olduğu gerekçesiyle yola çıkar. Emperyalist aleti olmakta direnmez. Sâre inadı ve gaddarlığı ile, illâ ki Arap İsmail'i Arabistan çöllerine sürmek sevdasından cayar. Bu insafsızlık Tarihte en çok İsrail oğullarına, en çok "Adanmış Toprak" Filistin'de hayır getirmemiştir. İsrail oğlu, kendisini Tanrı'nın has oğlu, Peygamberler ocağı, Arap oğlunu Tanrı'nın öveği oğlu, kitapsız, Peygambersiz sayarsa aldanır. Arap oğul, en beklenmedik günde Muhammed Peygamber'in ışığında Dünya'ya en olumlu ulu çığırlar açmıştır. Lafla, "Tabut'u Sekiyne"de yazılan şiirler, efsaneler, bestelerle, Tevrat'la, İncil'le değil: Araplığın elbet gene Kuran'a dayanan İslâm Ümmeti olarak Kollektif Aksiyonu ile bu ulu Tarihsel Devrim'i, Modern çağın şafağına müjdeci olarak yapmıştır.

         İsrail'in böyle kendi adına bağımsız bir Tarihcil Devrim başarısı yazılı değildir. Suç değil. Yok. Akkad'ların Irak'ta, Hiksos'ların Mısır'da yaptıkları Tarihcil Devrimler, İsrail adının duyulmadığı çağlarda oldu. O oluşa, İbrahim'den sonra gelen İsrail oğulları da, İsmail'in "Ârip ve Müstârap" Arap oğulları da mirasçılıkta ortaktırlar. O Tarih'in en uzak karanlık diplerini fazla kurcalamak neye yarar? Bugün Yeryüzü'nün bir "Yahudi Milleti" yok. Antika Ahit efsaneleri kabuğuna sıkı sıkıya bürünmüş, darma dağınık, hiç bir yerde süreklice bağımsız Tarih gücü olarak tutunamamış "Sürtük Yahudi" eşantiyonları var. Zorla, Emperyalist Parababaları çıkarı için uydurulmuş İsrail Devleti ise, bu gidişle, yatsıya dek yanacağı kuşkulu bir yalancının mumudur. Kimseye hakaret etmek, insanlığımıza yaraşmaz. Olanı olduğunca söylemek insanlık borcumuzdur.

         O Tarihcil Madde kontenjanları ortasında, Arap dünyası gözönüne geldikçe, daha iyi anlaşılıyor. Arap dünyasını en iyi gözönüne getirmenin en uygun yeri de Suriye gibi geliyor. Bütün yeryüzü Müslümanları'nın:

         "Evveli Şâm, âhiri Şam!"

dedikleri Dımşık Kenti, o bakımdan, Suriye'nin merkezi olmakla kalmıyor. Tüm Arap Dünyası'nı gözetlemek için en uygun rasathaneye de benziyor. Arap insanını burada bütün ilişkileri ve çelişkileriyle bir daha açıkça görmek ve kavramak epey olağanlaşıyor. Baas Partisi'nin bir tesadüf eseri olmadığı gittikçe daha netleşiyor. Mısır 35 milyon nüfuslu olabilir. Sosyalizm orada hâlâ Nâsır veya benzerleri gibi kişilerin geçici damgalarından sıyrılamıyor. Küçücük Suriye, Sosyalizmi, daha tutarlı Siyasî tek Parti içinde bir "Hizbil Baas" (Baas Partisi'nin Fraksiyonu, Bölüğü) adıyla anıyor. Suriye Devleti, Arap Milleti içinde Baas Partisi'nin rejyonal (bölgecil) bir parçası olduğunu adım başı açıklıyor. Onun için "Vahdet - Hürriyet - İştirakiyye" (Birlik - Özgürlük - Sosyalizm) üçüzlü parolasını, Hıristiyanlığın (Baba - Oğul - Ruhülkudüs) teslisi (üçlemi) gibi kutsallaştırmış, bayrağına, televizyonuna, radyolarına, gazetelerine, örgütlerine silinmez harflerle hakketmiş.

         Şam sokaklarını, geniş bulvarını dolduran kalabalığa insan tepeden züppe çıtkırıldımlığı ile kuşbakışı baksa, hemen:

         "- Hani birlik?.. Hürriyet bu mu? Sosyalizm nerede?"

diye şaşıp kalabilir. Dolaşanların, hele cumartesi, pazar günleri kaynaşanların yarıdan çoğu asker, yarısı sivil. Asker üniformaları bile renk renk, çeşitli, alacalı, başıbozuk görünüyor. Sivillerin büyük çoğunluğu başı açık. Bu açık başların altında setre pantolondan, fellâh şalvarına dek dünyanın hertürlü sivil kılığı geziyor. O kadar mı? Başları ak şallı, siyah ipek simit geçirilmiş akelli (Kıbrıs'ın AKEL'i değil) sivillerin çoğu bembeyaz, kimi renk renk entarilerinin savrulan dalgalı etekleri, topuklarında yerleri, yaya kaldırımları, asfaltları hiç telâşsızca, arabalara aldırmaksızın rahat rahat süpürüyor. Bunlar dikkati çekecek kertede azınlık. Hele Fes giyenler yok denecek seyreklikte... Otuz yıl önce Akel ve Osmanlı kızıl ciğeri Fes bayağı çoğunluktaydı. Hiç bir Mustafa Kemal çıkıp: "Kıyafet Kanunu" yahut "Şapka Kanunu" gibi "Kılık inkılâpları" ilân etmemiş. Herkes kendiliğinden Fesi de atmış, Akeli de seyreltmiş, şapkayı da başına bela etmemiş. İsterse en "Devrimci" sinekkaydı traşı ile, isterse saçı ile sakalı ile, gençse F'avoris uzatmaları, Hipi giyinişiyle yaşıyor. Karışan, görüşen değil, bakan yok. Suriye "Bakan"ları ne yaparlar? Hot zot edecek adamı bulamamışlar besbelli.

         Kadınlar hepsinden ilginç. Şoförler nasıl dünyanın her yerinde şoför iseler, kadınlar da dünyanın her yerinde kadın. Çarşaf, yahut peçe mi? Bizim Hacıağa kokulu kasabalarımızın ve Eyüp Sultan semtlerimizin "Atatürkçü İnkılâp Kanunları"na göz kırparak, "Merhaba, Paşarikom!" diyenler kadar çokluk olmasalar bile, varlar. Arasıra geniş bulvarın bir yaya kaldırımından ta karşıdaki öte kaldırımına doğru, batmamak için hep elele tutunarak, sel gibi akan otomobil, otobüs, kamyon, kamyonet, hele sinir bozucu cızırtılı üstü açık üç tekerli motorlar, motosikletler, bisikletler, seyyar satıcı arabaları ve şakalaşan tutam tutam erkek kalabalıkları arasına, ilk kez denize dalanın ürkekliği ile atılıyorlar. Ondan ötesi basitleşiyor. Ne iten kakan var, ne ezip söven, ne başını çeviren. Peçeli çarşaflılar, kendi yüzlerine çektikleri perde ardında kendileri terliyorlarsa, onlara kimse karışmıyor; hele akıl veya "Devrimci koşullar" öğretmeye hiç kalkışan olmuyor. Seke, sendeliye gidiyorlar.. belli, yeni kafes ardından çıkmışlar, güneşsizlikten çoğu raşitizm (kemik yumuşatıp biçimsizleştiren hastalık) geçirmişler. Ama yanlarındaki "taze"ler ince fidan gibi düz, sülün gibi kıvrak. Çarşaflarını, bizim maksi son modası giyenlerinkinden çok daha şahbazca akışlarına uyduruyorlar ve kendilerinden yaşlı güneş görmemiş raşitik büyüklerini çevikçe karşı yaya kaldırıma dek selâmetle yedip getiriyorlar. Yüzleri açıksa, hep pekmez tatlısı esmer ve kıkır kıkır gülüştükleri görülüyor.

         Bütün Suriye kadınları bunlar mı? Ne gezer. Bir yol, "bütün dünya şoförleri ve kadınları gibi", bütün Suriye kadınlığının ezici çoğunluğunu bulan Suriye köylü kadınları, bütün dünya köylü kadınları kadar açık, seçik, kaç göçsüz kırda bayırda toprağı sereserpe işliyorlar. Suriye'nin şehir kadınları sırasında ise, peçeli ve çarşaflılar: Pilâv yığını üstüne pek seyrekçe atılmış beş on karabiber tanesini geçmiyor. Onlar içinde bir de peçesiz olanlar var. Bunların "çarşaf"ları çarşaftan başka herşey. Eski Osmanlı gözüm alışık olmasa, bunların çarşaf olduğuna şahit gerekirdi. Azıcık acemice, dikiş makinesi bulunan komşu kadının hayırına, gelişigüzel makas atıp, dikiverdiği, çoğu koyuca renkli ince bezden, altlı üstlü bol, savrukça bir kadın giysisini andırıyor bu çarşaflar. Çarşafla açık giyinme arası bir geçit tipi olsalar gerek. Bunu düşündüren olay şu: Peçesiz çarşaflılardan, insan seli akan en geniş Şam bulvarında bir kaç saat içinde ancak bir veya iki taneye rastlanıyor. Onlar da hemen her zaman hiç yalnız değiller. Yanlarında, hep ve mutlaka yakası açık, apoletsiz, babayâni bir asker bulunuyor. Askerin nesidirler? Bilemem. Bir yerden kaçırdığı sevgilisi mi? Köyün kasabasından sılaya dayanamamış o an gelmiş, karısı mı? Analar yaşında hiç değiller. Olsa olsa bacılar... Her ne iseler, bu peçesiz bacılarla, selâmsız sabahsız askerler, hiç ayrıcasız muhakkak yanyana ve, -bizim "Duhuliye" icat edilmediği zaman Gülhane Parkı'nda teferrüce gelmiş Mehmetçikler gibi; serçe parmaklarıyla birbirlerine tutunarak yürürler. Kadın, yürür yürür, dönüp: "-Bu arslan da benim miymiş!" gibi, asker eşine bir bakar, sonra bir daha bakar. Asker eş öyle "Avrat kısmı" gibi duygularına tutkun değildir. Bir eliyle hiç bırakmadığı kadını yanında sürüklerken, başını dik tutup, ta ilerileri gözleriyle tarar. Kalabalığın ortasında yuvarlanıp giderler. Ne onlar kimseye aldırır, ne kimse onlara... Siviller o denli cesur görünmüyorlar: Yanında kadınıyla çıkmış az erkeğe rastlanıyor. O da, bizim Anadolu usulü: Erkek, 3-4 adım önde keşif kolu yürür. Kadın kalabalığı geriden ve mesafeli. Ordu, besbelli cinsel eşitlik yönünde de öncü.

         Kimsenin yadırgamadığı, peçeli, peçesiz üç beş veya tek tük çarşaflı bir yana, geriye kalan bütün Şam şehrinin caddelerde rastlanan kadınları, Türkiye'nin herhangi büyük şehrinde rastlanan kadınları kılığında ve tipinde. Mini etek de var, maksi etek de. Besbelli, erkek giyinişi gibi, kadın giyinişi de mesele değil. Hele kanun, nizâm, dirlik, düzenlik işi hiç.

         Sokağın, hiç değilse caddenin bu görünüşü Hürriyette Birliği andırıyor. Şam'da kimsenin kimseye yan baktığını görmedim. Millet sere serpe, bağıra bağıra.. Hele boğazda "ayın"ları, "ha"ları çatlatarak bağırma, çağırma, çığlık çığlık, heyecandan taşarak cesur, atak konuşmak Arab'ın şanından bir alışkanlık. Dokunmuyor onların, tecvitli Kur'an diliyle birbirlerine nutuk çekişleri. Bir kezcik, ilk ve son lokantada, patron masasında oturan beyaz ceketlinin, ayakta dolaşan beyaz ceketli, herhalde garsona çıkıştığını işittim. Ne işitmesi? Gökte bir kaç yıldırımın birden çatışıp tavanı delerek büyük şakırtı ve çatırtıyla beynime düştüğünü sandım. Kırbaçtan beter şaklayan "ayın"lar, göğsün bütün soluğunu dev körükle boşaltan "ha"ları kovalıyordu, "ha"lar "ayın"ları...

         "- Aman! Şimdi çekişenlerden biri lokantayı dinamitleyip kendisini havaya uçuracak.." sandım. Çevreme baktım. Masalar dolu. Kimse o yanlı bile olmuyor. Sakince, önündeki salatalı, bezdirmeli, biberli, tuzlu kebapları atıştırıyor herkes. Benden başkası bu müthiş insan gürültüsüne alışıktı. Çıkışan adam ayağa kalktı. Elleri ayaklarıyla zıp zıp sıçrayarak karşısındakinin boğazına atılacak gibi oluyordu. Meselenin içyüzünü bilmiyor, söylenenleri anlamıyordum. (Sözüm ona ben de Mekteb'i Rüştiyye ve İdadiyye ve Sultaniyye'de sıkı Arapça okumuş, bayağı not almış, sonra Kur'anı lûgatla söke söke taramıştım. "Ayın"ları şaklatıp "ha"ları körüklemeyi beceremedikçe, bütün o "Fasih" Kur'an Arapçam sıfır kalıyordu)... Boğazlaşma, yerlerde kanlı gövdelerin yuvarlanmaları beklenirdi! Ansızın "tıs!" oldu. Polis mi bastı? Hayır. Kıyamet gürültüleri çıkarıp saldıran adam yerine oturmuştu. Garsonlar işlerinin başına dönmüşlerdi. Hepsi o kadar... Childe, kasırgalar iklimi sayıyor Osmanli İmparatorluğu'nu. Şam o iklimin ortası. İnsanların kasırgaları da yaz yağmuruna benziyor. Birden yel, bulut, şimşek, yıldırım, kararan havayı yutar, parçalar. Sonra, hiç bir şey olmamışça yatışma. Atlas Okyanusundan kalkan bütün yağışlı kasırgalara gebe Arap dünyasının iklimi belki insanlarını kendine benzetmişti.


 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: İsrail-Suriye ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5470963
Syndicate
 
left
Top! Top!
right