Şeyh-mürit ilişkisinin belirleyici özelliği dinsel niteliği değildir. İlişkiye şekil veren nitelik itaattir, mutlak sadakattir… Sorgusuz sualsiz, körü körüne benimsenen bir inanç üzerinde yükselen, aklın süzgecinden geçirilmeden içselleştirilen bir itaat ve sadakat duygusu temelinde boy verir, müridin şeyhine bağlılığı… Şeyh her zaman haklıdır, hikmet sahibidir, ne söylese doğrudur, yerindedir. Eleştiriden azâdedir. Hatta eleştirilebilir olduğu düşünülemez bile… Dokunulmazdır.
Bu nedenle mürit bağımlı bir “kişiliktir”. Ne aklı, ne vicdanı ne de irfanı hürdür. Özgürlüğü ve bağımsızlığı bir karakter özelliği haline getirememiş olduğundan, bilimin değil şeyhin kılavuzluğuna ihtiyaç duyar. Birey olduğunu sanır, ama ağanın marabasından padişahın yalakasından farkı yoktur. Bunun için de kendi eksikliğini ve ruhundaki bu alçalmayı, biat ettiği şeyhini yücelterek gidermeye çalışır.
Ve sonunda şeyh uçar !..
Aslında “şeyh uçmaz, mürit uçurur” !..
* * *
Bu anlayış bağlamında şekillenen kulluk ilişkisi, sadece tarikatlara ve cemaat yapısına özgü değildir. Modern ya da “laik” şeyhleri de parti başkanlıklarından gazete başyazarlıklarına kadar çeşitli makamlara kurulmuş olarak görmek olasıdır günümüz toplumunda…
“Laik şeyh” fetvayı uhrevî konularda değil de, dünyevî meselelerde verir.
Kimi zaman “tekelciliğe karşı savaşıyorum” naraları atarken, emperyalist tekellerin kamu mallarını yağmalamasını “yüreğine sular serpilerek” alkışlar !..
Ağzından çıkan üç sözcükten ikisi, laikliğe yöneliktir. Takıyyeciyi eleştirir, siyasal İslamcıya düşmandır sözde.. Ama “yeşil sermayenin” kökü Suudi Arabistan’a uzananlarıyla akçeli ilişkiler dünyasını kulaçlarken, laiklik nutukları atmaktan da geri durmaz.
“Solculuğu” da kimseye bırakmaz !.. "Solu ben şöyle tanımlıyorum : Emperyalizme karşı durmak… Alın terinden yana olmak.." der. Öte yandan emeğin sömürüsü ve emperyalist bir zihniyet ve tarih üzerinde yükselip şekillenen AB’yi savunur, AB ile “her alanda bütünleşmeyi” hedefleyen Vakıf’larda danışmanlık yapar !..
Sözde “Atatürkçüdür” !.. Zaman ve zeminin gerekli kıldığı yıllarda, Türkiye’de ve dünyada anti emperyalizmin ve solun yükselişte olduğu dönemlerde, mitinglere katılıp “demokratik Türkiye” nutukları atmış, yürüyüş kollarının en başında yer alıp “tam bağımsız Türkiye” sloganları haykırmıştır !.. Bir yazısında şöyle demiştir mesela :
“Hangi Atatürk ? Biz Atatürk’e de, Kemalizm’e de ihanet edeli yıllar ve yıllar oluyor… Atatürkçülük bir laf değildi… Varlığımızı kaybetmek pahasına yaşadığımız bir büyük tarihi serencamdan çıkarılmış bir netice idi. Biz onu bırakıp, on beş yıldan beri, fosilleşmiş sömürgeci Batı’nın peşine takılmışız. Bugün çektiğimiz büyük ıstırapların sebebi başka nedir ki ?”
Ama artık yıllar geçmiş ve o köprünün altından çok sular akmıştır !.. Bugün “…AB'nin durumu daha ilginç !.. Bu örgütün laik ve demokratik kurallar temelinde bir uygarlık oluşumunu simgelediği kesindir; Türkiye bu uygarlık hedefine yönelik pusulayı Atatürk 'ten beri benimsemiştir; yol haritamızı değiştirecek değiliz...” der !..
“Fosilleşmiş, sömürgeci Batı”, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün “çağdaş uygarlık seviyesi” hedefi ile paketlenip, “bir uygarlık oluşumu” olarak konur müritlerin önüne !..
Şeyh her zaman haklıdır, hikmet sahibidir, ne söylese doğrudur. Eleştiriden azâdedir.
İşte mürit, bu şeyhi alır ve uçurur !..
* * *
Şeyh her zaman haklıysa, hikmet sahibi ise, o zaman şu sözlerini de doğru kabul etmemek için bir neden var mı ? Kendi sonunu 45 yıl öncesinden yazan şeyhin sözlerine, sadece müritleri değil, herkes kulak vermeli :
“Kısa olsun, uzun olsun, hayatı insana yakışır biçimde yoğunlaştırmaktır muradımız. Bunun yanı sıra uzun yaşadıkça bizden kopmaya başlayan bedenimiz de başımıza dertler sarar. İhtiyarladıkça gözümüzün ferinin kaçması, cinsel ve fizik gücümüzün azalması, damarlarımızın sertleşmesi, organların zayıflaması bir şey değil….
Kafamızın yeteneklerinde de kısırlaşma belirtileri başlar.
İşte önemli olan budur.
İnsan yaşlandıkça, ister istemez gençlerle bir çatışmaya düşüyor. Kim kurtarabilmiş kendini zaman denen canavarın elinden ? En bilinmez karanlıklarda tuzak kurarak ağına düşürür insanı bu canavar… Devrimciliğin büyük yasalarına Tanrısal bir güçle bağdaşmış kafalar bile yaşlandıkça yaprakları solmuş bir sonbahar ağacının hüzünlü görünüşünü yansıtıyorlar. Hele devrim diyalektiğinin yanından bile geçmemiş küçük yazarlar, yaşlandıkça ancak müzelerin camekanlarına layık birer mumya gibi dolaşıyorlar toplumda…
Elli yıl önceki Türkiye’nin yıkılmışlığı üzerine gençlik anılarını kurmuş bazı kalemler bugün aramızdadır…. Elli yıl önceki gençlik anılarına bakıp bugünden iyimserlik ve iyimserlikten de tutuculuk çıkarmaya çalışmak, ihtiyarlamış, hatta kocamış bir kafanın mantığı değil de nedir ?”
Bilmem ki, şeyhinin 45 yıl önce sorduğu bu soruya yanıt verme cesareti gösterecek bir mürit çıkar mı bugün ?
|