|
Uzun süredir , hem Yeni Yol Sitesinde çıkan yazılardaki tespit ve açılımlardan , hem de aktardıkları kadarıyla bazı yayın organlarından Demokratik Toplum Hareketi girişimini izliyorum. Bu siyasal projenin daha başından itibaren ağır aksak işleyen bir sürece sokulması ve halka , kamuoyuna yapılan anlatımlarda projenin temel ilkeleri üzerinde geliştirilen çarpıtma dikkatimi çekiyordu. Ortalıkta dolaşan ve kulaktan kulağa yayılan laf cambazlıkları dışında , bu yanlış gidişatın altında ciddi bir nedenin olması gerektiğini, bu noktanın mutlaka tartışılmasını ve önlem alınarak daha geniş bir platforma dönüştürülmesini umutla hep bekledim. Geride yatan birikim bunun böyle olmasını gerektiriyordu. Benim öğrendiğim ve bildiğim ilke ; devrimci politikada prensipler saklanmaz , gölgelenmez ve her zaman tartışmaya açık tutulur. Bezirgan hesaplar , zamanlamalar son duruşmada devrimcilere yarar değil zarar getirir. Kısa günün karları ile avunmak devrimcilerin metodu olamaz. Asırlar önce büyük ustalar bu konudaki ilkeyi belirlemişlerdir : "Gerçek devrimciler görüşlerini ve niyetlerini gizlemeye tenezzül etmezler." DTH girişimindeki yaşanan süreçte yukarıda belirttiğim ilkeye uymayan bir sapmanın baş gösterdiği ne kadar örtülmeye çalışılsa da ortaya çıkmıştır. Kendi açılarından projenin mimarı ile bir çelişkinin yaşandığı , fakat kimsenin bunu cesaretle tartışmaya açamadığı ve hatta kendisine bu konuda ciddi bir bilgilendirme yapılmadığı bende son günlerde iyice netleşmeye başlamıştır. Türkiye devrimci hareketinde 1971'den bu yana bu çizgide ortaya çıkmış pratikte beni meseleye daha uyanık bir zeminde yaklaşmaya yöneltmektedir. Son olarak 23. 02 . 2005 tarihinde İmralı'da avukatlarla yapılan görüşmede Abdullah Öcalan avukatlara "DTH çalışılmaları nasıl gidiyor?" sorusunu yöneltince "tabanda çok çalışmak isteyen var. Tepede kilitlenme yaşanıyor. Ağır gidişten dolayı halkta kaygılar var." Yanıtını vermiş olmaları ile , avukat grubundan da bazılarının içinde yer aldığı tepelerdeki tıkanıklığı ve ağır aksaklığı öğrenmiş bulunuyoruz. Benim açıdan bu konuda sorulması gereken en can alıcı soru : DTH girişimini üstlenen kadroların Abdullah Öcalan'ın "Demokratik Cumhuriyet" , "1920'lerin güncelleşmesi" ve "DTH konusundaki yaptığı açıklamalar" üzerinde ne düşündükleri sorusudur. Girişimin esas gölgeli kalan yönü burasıdır. Sanıyorum bu noktada ciddi fikir ayrılıkları vardır. Halkın hiç koşulsuz Abdullah Öcalan'ı desteklemesi ve DTH projesini onun açılımları boyutunda sahiplenmesi ve gerideki var olan birikimler bu tartışmanın açılması önündeki en büyük engellerdir.Abdullah Öcalan'a yapılan tecridin kaldırılmasını istemek ve hatta onun doğum gününü bile kutlamak ile kitaplarındaki ve avukat konuşmalarındaki açılımlarını ve tezlerini savunmak arasındaki fark ortaya çıkmadığı ve deşifre edilmediği taktirde DTH' nın İmralı'nın istediği boyutta yürütülmesine olanak yoktur. Tezin içi boşaltılmaktadır. Büyük bir olasılıkla , Abdullah Öcalan bu konuda tam olarak bilgilendirilmediğinden bu soruyu kendilerine sormamaktadır. Bu sorunun yanıtı üzeri örtülmeden net bir şekilde devrimci bir tarzda verilebildiği taktirde sorun ortaya çıkacak , halk oyalanmayacak , geç kalınmışlık olmayacak ve DTH toplumdaki umutları ve istekleri bünyesinde toparlayabilme şansına sahip olacaktır. Şubat ayı içersinde Türkiye'de önemli bir gelişme yaşandı. Milli Güvenlik Kurulu , Türkiye'nin resmi Kuzey Irak politikasında bir değişim yaptı. 30 Ocak 2005'te Irak'ta yapılan seçimlerden sonra Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani�nin devlet yetkililerine bir mektup gönderdiğini basında yer aldığı kadarıyla içeriği ile birlikte öğrendik. Sonuçta MGK bu mektuptaki çağrıyı kabul ederek içinde Genelkurmay ve MİT yetkililerinin de bulunduğu bir heyeti Celal Talabani ile görüşmek ve anlaşmak üzere Kuzey Irak'a yolladı. Talabani'nin "Türkiyesiz bir Kuzey Irak düşünülemez" diye özetlenebilecek görüşü üzerinde bir anlaşmaya varıldığını gözlemliyoruz. Esasen hükümet Şubat ayının başından beri politikalarını değiştirerek Kuzey Irak'taki gelişmelere olumlu yaklaştığı açıklamalarını yapıyordu. Kıbrıs meselesinde olduğu gibi hükümet politikası sonunda MGK tarafından da onaylanarak yeni bir dönemin yolları açılmış oldu, Abdullah Öcalan Kuzey Irak�taki bu gelişmeleri başından beri izlemekte ve bu konudaki fikirlerini hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak bir boyutta açıkça ortaya koymaktadır. 23 Şubat 2005'te avukatlarla yaptığı son görüşmede de bu konuya değinmiş ve şu tespitleri yapmıştır.� Oysa İngilizleri örnek vermiştim ben. Ne yaptıkları ortada . Lozan'daki "bugün size veriyoruz ,sonra alacağız" sözü meşhurdur.Bugün bir Mustafa Kemal yok . Mustafa Kemal başka bir şey yapmak istedi. Fakat Musul-Kerkük meselesinden sonra bozuldu. O zaman Kürtleri kullanıp bıraktılar. Şimdi bırakmayacaklar. Beni de koz olarak kullanmak istediler. Benim üzerimdeki komployu ne halk ne PKK ne de devlet anlamış değil. Ama ABD iyi planlamış, planı iyi işliyor. Kürtler bir şey vermeyecekler. İlkel milliyetçiler emir eri gibi çalıştığından devletçik yapabilirler. Milliyetçi Kürtler bir süre ABD ile birlikte yürüyebilir.Ama Ortadoğu'da ABD ile yürümek neye yol açar� demektedir. Demek ki MGK � hükümet ve Talabani'nin ABD ağabeyliğinde anlaşmaya vardıkları bir noktada Abdullah Öcalan üstünde anlaşılan zeminin Kürtler açısından umut verici olmadığının altını çizmektedir. Yaklaşımların arasında büyük bir farklılık vardır.Bunun üzerinin örtülmemesi Türk ve Kürt halkına iyice anlatılması gerekmektedir. 1919'da anti-emperyalizm ve anti-feodalizm ilkeleriyle yola çıkmış ve halkçılık programı çerçevesinde oluşturulan Cumhuriyet Devrimi sonraki yıllarda dış ve iç egemen sınıflar tarafından kuşatılarak hedefinden çıkartılmış ve özellikle de 1946'dan sonra geliştirilen politikalarla ABD emperyalizminin güdümüne sokulmuştur. 1950'lerden sonra silahlı kuvvetlerin şah damarına NATO kılığı ile başkomutan olmuş Amerikan sermayesi yıllardır ülkemizi Küçük Amerika yaratacağız demagojisi ile kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır.Sonuç ortadadır. Her bakımdan çökertilmiş tamamen kişisel menfaatlere dayalı bir toplumsal gerçeklik ile karşı karşıyayız. Yoksulluk ve işsizlik milyonlarca insanı kıskacına almış durumdadır. Birkaç emekli generalin ABD karşıtı söylemleri veya bir-iki yetkilinin demeçleri bu bağımlılığa alternatif olarak konulamaz. Son Ceviz Kabuğu programında ibretle izlediğimiz "Metal Fırtına" adlı bilim-kurgu kitabının yazarı iki delikanlının "sivil refleks yaratmak" gibi onların boyutlarını çok aşan açıklamaları ve kitaptan çok etkilenmiş görünenlerin hamasi konuşmaları ancak meselenin içinin boşaltılmasına yol açmaktadır. ABD emperyalizmine karşı tavır , sivil refleksin oluşturulması , bilim-kurgu diye adlandırılmış romanların boyutunu çok aşar. Her şeyden önce Cumhuriyetin kurucu öncüleri 1919�larda ABD mandasını redderek ülkeyi emperyalist işgalden kurtarmışlardır. 1968' de ABD bahriyelileri devrimci gençler tarafından denize dökülmüşlerdir. Bu inisiyatifi geliştiren devrimciler 12 Mart generalleri tarafından işkencelere çekilmiş , katledilmiş ve idam edilmişlerdir. 1919�larda başlayan ve günümüze kadar sürdürülen gelenek ortadadır. Genç subaylar, 27 Mayıs 1960�da bu gidişe dur demek istemiş ancak meseleye sınıf gerçekliği temelinden bakmadığından tarihsel toplumsal özellikler nedeniyle daha ziyade davranış özelliği gösterdiğinden paramparça edilmişlerdir. Direnişi devam ettirenler 22 Şubat' ta ve 21 Mayıs'ta tam anlamıyla tasfiyeye uğrayarak, öncüler yok edilmiştir. Son günlerde açılan bir tartışmada ciddi bir şekilde izlenmelidir. ABD emperyalizminin Türkiye�deki ABD karşıtlığından rahatsızlığını bildirmesi ile başlatılan tartışmalar ve karşıtlıklar içi boşaltılmış bir boyutta , sınıfsal temele dayanmadan ve içine demokratik cumhuriyet , Kürt sorunu , 1920�lerin güncelleştirilmesi meselelerini sokmadan yapılırsa yine bütün yollar ABD�ye çıkacaktır. 20 Ocak 1967�de Dr. Hikmet Kıvılcımlı devrimci ortama şöyle sesleniyordu; � Birinci cumhuriyet Türkiye�sinde sosyalizm 1. Kuvayı Milliyeciliğin � halkçılık programı� ile doğdu. Tek parti çok parti oyalamaları gerçek halkçılığı yozlaştırdığı için , halkımız kendi sosyaliziminine demir kıratlık adını koydu. Halkımızı iyi anlamalıyız. Birinci milli kurtuluş sırası kişisel gibi görünen burjuva etkileri altında eskiler kırıldı. Yüzeysel başarıları ile kişiler tanrılaştırıldı. Siyasetimizde demokrasi yok edildiği için , gerçekte sosyalizm demek olan halkçılık gömüldü.Sonunda Türkiye bugünkü geriliğe sürüklendi II. Cumhuriyet Türkiyesi�nde , II. Milli Kurtuluş hareketinin �halkçılık programı� üstü kapalı geçilmeyen sosyalizm oldu. Gene dorukta birkaç kişi veya zümre eskileri kötülemekle başarı kazandıklarına inanır görünüyorlar. Onları da güden işçi cilalı , küçük-burjuva başlıklı burjuva füzesi gizli güçtür. Bunda kimse sonuna dek aldatılamaz. Sosyalistim diyen kişi ve zümrelerin en geniş yüzeysel başarıları , milli zaferle kıyaslanmayacak kertede küçük oyunlar olduğu için eskileri anti*demokratik yoldan kesin olarak yok etmek hayaldir.� Türkiye�de devrimci mücadelenin 1919�lardan buyana her boyutuyla büyük bir birikimi vardır . 1919�lardaki mayalanma sonraki yol ayrımlarının ciddi bir hesaplaşması ile yeniden dirilişe uğratılırsa yani 1919�lar, 1968�ler ve 1978�ler güncelleştirilirse en beklenmedik yaman tepkiler yaratılacaktır. |