Akademik tartışma konularından en arapsaçına çevrilmiş olanların başında “milliyetçilik” (nationalism) gelir dersek, abartılı olmaz. Türkiyede ise neredeyse tamamen “vatan-milletseverlik” yerine kullanılmaktadır. Halbuki bunun için yeterli kelime mevcuttur. Vatanseverlik, milletseverlik, halkseverlik... İngilizce ve birçok diğer Avrupa dillerinde bu “patriotism”dir. Neden bu karışıklık veya karıştırma? Tabi ki bu sebepsiz değildir. Milliyetçilikteki bir masumluk ile bir iblisliğin, bir “ayrılmaz ikili” olarak ―hem masumca hem iblisçe― son iki yüzyılımız boyunca sımsıkı içiçe tutulması, bu uzatmalı ve acımasız aldatmacanın sebebidir. “Masumluk” dediğimiz, etnik toplulukların kimlikleştirdikleri kültürel yerellikleriyle, özgünlükleriyle yaşama arzuları, bunu öne çıkarma eğilimleridir. “İblislik” ise, burjuvazinin, etnik toplulukların bu arzu ve eğlimlerinin doğal enerjisini, bir coğrafyayı devletleştirip yönetmeyi (maddi-manevi) sınırsızlaştırmak için vatanı/ülkeyi sınırlarla çevirme mücadelesinde politik enerji olarak posasını çıkarana kadar kulanmasıdır. Aslında bu “ikili” enaz birbirinin içinde tutulduğu kadar birbirine yabancıdır. Birisi kendini, kendi doğallığını, kendinde birikmiş (dilleşmiş, sanatlaşmış, edbiyatlaşmış, müzikleşmiş/ezgileşmiş) binyılları yaşama masumiyetidir. Diğeri, bu belli bir coğrafya ve nüfusta yaşayan tarihi, adeta benzin gibi, bu coğrafya ve nüfusun değerlerini kontrol etme “araba”sında kullanma iblisliğidir. Yani birincisi “can derdi”, ikincisi “et derdi”dir. “Can” ve “et” derdini beraberce “kuzu-kuzu” tutma işinde milliyetçiliğin hakim (merkez, ezen) ve hükmedilen (çevre, ezilen) olması farketmez. Ezen milliyetçilik elindeki eti tutmak için işleri yaparken, diğeri eti elegeçirmek için yapar. Objektif amaçlar açısından aralarında hiç bir fark yoktur. Onun için de klasik deyimle “son tahlilde” uzlaşırlar. Bu yönüyle de “ezilen milliyetçilik”in biraz masum olduğu, dolayısıyla hoşgörüyle karşılanması gerektiği şeklindeki “teorizasyon”lar tamamen “et”i (“ulasal” pazar) elegeçirme iblisliğini örtmede en sıkı saran “battaniye”dir. Dahası, “ezilen ulus” milliyetçiliği, etnik değerleri baskı altında olan topluluğun acılarını, bedellerini kullandığı için ahlaksızlık “ayar”ı daha yüksektir. Ezilen etnik kitleler (halk) tanrının verdiği nimetleriyle yaşama derdinde iken, ezilen etnik nüfusun “ergenlik” heyecanındaki burjuvazisi adayı elit veya elitler birliği, evirip çevireceği bir pazar ―“ulasal” pazar― derdindedir. Bu iki sosyal fenomenin (can―et) birbirine benzer tarafı, karıştırılacak tarafı yoktur. Ama gel gör ki, iki yüzyılı aşkın zamandır, bu kurt ile kuzu, “kuzu-kuzu” bereber tutuluyor, beraber “yaşa”tılıyor. Tabi asıl gerçekliğiyle, birncisi ikincisine kırdırtılıyor. İnsanda “can” olmuş kültürel, yönetenlerce veya potansiyel yönetenlerce “et” olarak siyasala yedirilegelmektedir. Kültür, politik amaçların/çıkarların değirmenine en akıcı, debisi en güçlü su yapılagelmektedir. Somutumuza geçmek üzere özetlersek; etnik kitleler tanrıdan gelen haklarını kullanmak, doğadan gelen doğallıklarını yaşamak isterler. Bunu en kolay tutuşan olarak gören yönetenler ve/veya yönetime geçmek isteyenler, ellerinde bu tutuşturucu ile bu yanıcının etrafında dönerler. İkiyüz yıldır yakar-dönerler, döner-yakarlar. İşte bu işe, son iki yüzyılımız boyunca milyonlarca insanın canına malolan “milliyetçilik” denir (Türkçedeki “Vatan-Millet-Sakarya” deyimi bu “iş”i anlatır). “İş” diyorum: çünkü milliyetçilik bir ideoloji değil, bir uygulamadır, bir eylem kombinasyonudur, katıksız ikiyüzlü bir politik programdır. Bu bütün dünyada, özellikle de milliyetçiliğin anavatanı Avrupa’da, aşağı-yukarı böyledir. Bizim ülkemizde de bu biraz daha böyledir. Avrupa’da, genel olarak Batı’da, kapitalizmin kendisini doyurmasıyla durdu, bizde durmadı. Bizde, kapitalizmin “şaşı” gelmesiyle milliyetçilik “kör”leşerek devam ediyor. Bir de dahamız var: biz bin yılı aşkındır ortaklaştırdığımız bu vatanda devleti ortak cumhuriyetleştirirken, tarihin kalleş bir oyunuyla ―Şeyh Sait İsyanı’yla― pireye kızıp yorganı yaktık. Dar günlerin tarihsel ittifaklarının/beraberliklerinin ortağı Kürde “sen yoksun, Türk olursan varsın” dedik. Bin yılı aşkın ortaklaşmanın, ilişki ve çelişkilerinin birikimiyle tarihin üç sıçramasına (Malazgirt, Çaldıran, Cumhuruyet) imza atan Türk―Kürt ittifakı bir “tavşan kaç, tazı tut” isyanıyla bozuldu. Ve seksen yıldır, biri, zayıf ötekine “sen yoksun” diyor, şimdi güçlenen öteki, birine, “ben varım, sen yok olacaksın” diyor. Türk milliyetçiliği “biri”, Kürt milliyetçiliği “öteki”dir. Bir “dahamız” daha var: kendinde işi çoktan bitiren ve elli yıl “biri”ni “öteki”ne (Türk milliyetçiliğini Kürde) karşı pervasızca kullanan Batı, şimdi “öteki”ni “biri”ne (Kürt milliyetçiliğini Türke) karşı “demokratça” kullanmak istemektedir. Şimdi bu kullanma işinde, adeta “şah çekme” noktasına gelinmiştir. Batı AB ve ABD’siyle bastırıyor. Dünyann en büyük nüfuslu “Devletsiz Millet”i (The largest stateless nation of the world) Kürtlere bu “hak”kını kullandırtmak istiyor! Onyıllardır onbinlerle katliamlara uğrayan Kürtlere, “ne yapalım katledilmeniz gerekiyor” dercesine katledenlere silah kavuşturmakla meşgul olan Batı’lı “büyük”lerimiz, bugünlerde Kürtleri “muradına erdirme”ye karar kılmışlar. Çünkü o zaman Kürtler buna hazır değillerdi, çatışacak güçleri yoktu. Yani “büyük”lerimiz bizi ―bir tarafın çok zayıf olmasından dolayı― çatıştırma imkânlarından yoksundular. Şimdi Kürtler çatıştırmanın bir tarafı olma gücüne eriştiler/eriştirildiler. O zaman çatıştırmanın zamanı gelmiştir! Çatıştırmanın “en güçlü aday” tarafı da Türk milliyetçiliğidir. Çünkü Ortadoğu’da Batı’ya karşı güç olma potansiyeline sahip tek politik/stratejik entite Türkiye’dir. Batıya göre Türkiye bu “sans”a ulaşmamalıdır. Ve bu şansı Türkiye’nin eline vermeyi engellleyebilecek tek “aday” güç de kabartılmakta olan gecikmiş Kürt milliyetçiliğidir. (Öcalan’ın “ABD barışan değil, çatışan PKK istemektedir” tekrarlı vurgusu bu “bilgi toplumu komplosu”nadır). Şimdi “şah çekme”nin eşiğindeki Türklük ve Kürtlüğün önünde iki yol var: ya ikisinin milliyetçilikleri karşılıklı birbirini kaşıyıp, masajlayıp, güçlendirip Türkiye bölünmeye götürülerek, önümüzdeki enaz yüz yıla yayılacak ve iki tarafı da bitaptan beter edecek bir çatışmanın “sağlam” iki tarafı olacaklar; ya da durumu farkedip tarihin dördüncü Türk―Kürt ittifakıyla Selahattin Eyyubi’nin Haçlı Seferleri dersinin bir güncelleşmiş versiyonunu “büyük”lerine takdim ederler. Bu iki yol ―tam da Kuantum fiziğinin öğrettiği üzere― olasıdır: Kürt milliyetçiliği Türkiye’yi bölebilecek güçte değildir. “Büyük”lerin dış desteği de buna yetmez. Ama Türk milliyetçiliği Kürt milliyetçiliğine bu gücü verir. Kürde, etnik kimliğini inkâr üzerinden yüklenecek bir Türklük, Kürt milliyetçiliğini iç dinamikleriyle bu güce eriştirir. Kürt milliyetçiliği Türkiye’yi bölmek ister, ama bunu yapmaya gücü yetmez. Türk milliyetçiliği Türkiye’yi bölmek istemez, ama Kürt milliyetçiliğine Türkiye’yi bölme gücü verir. Bu yol böyle olasıdır. İkinci yolun olasılığı, Öcalan’ın İmralı Savunmaları’nda sistematize ettiği “birleşip bütünleşerek büyüme” felsefesinin, projesinin ve bir türlü zayıflatılamayan karizmatik gücünün farkedilerek bir bütün değerlendirilmesine bağlıdır. Bunun için de, ilk elden, Türk milliyetçiliğinin çatışma yıllarının acılarını ve dilini kullanarak Öcalan üzerinden Kürtlere yüklenmesi durdurulmalıdır. İkinci elden, Öcalan’ın karizmatik gücü Kürt milliyetçiliğinin elinden alınarak, örgütünün legal ve illegal yapısında kurumlanmış bu Kürt milliyetçiliğinin Öcalan’ın İmralı Savunmaları üzerindeki iblisce tecridi kırılmalıdır. Öcalan’ın ikiyüz yıllık “ulusal kurtuluş” safsatasını aşan felsefik, teorik, pratik, uygulanabilir derinleşme ve önermelerinin Türkiye Kürtlerine ve Anadolu Türklüğüne dolu-dizgin ulaştırılması gecikmemelidir. Bunun kılı-kırk-yarar diline, incitmeyen-incinmeyen ruhuna, karavanasız sosyolojik matematiğine ulaşılmalıdır. İki taraftaki bu iki temel hamle atılmaksızın ikinci yolun şansı olmaz. Oysa çatıştırmadan kazanacak Batılı “büyük”lerin ve yerli otlayıcıları dışında herkesin buna hayati ihtiyacı vardır. Kuşkusuz ikinci yolun iki tarafta “oturmuş” zoru vardır. Daha doğrusu sosyolojik potansiyeller/dinamikler bakımından birinci yola (bölme―çatıştırma) şans vermeyecek kadar kolay olan bu ihtimal, çatışma yıllarının acılarının vahşice kötü kullanılmasıyla zorlaştırılmıştır. Türkiye tarafında, hatasıyla-sevabıyla seksen yıllık kangren sorunun ortaya çıkarılmasının ―büyük oranda da çözülmesinin― lideri Öcalan, kesip böbreklerini yeme bağrışlarına ulusal basın ekranlarında yer verecek kadar bayağıca, “terörist-başı, bölücü-başı” ünvanları eşliğinde “bebek katili” olarak zihinlere yedirildi. İş şehit cenazesi, evlat acısı tüccarlığına götürülecek kadar zıvanadan çıkarıldı. Şimdi, Türklüğün milliyetçileri değil ama vatanseverleri, millet-halkseverleri bu “zor”u aşma gibi bir zor görevle karşıkarşıyadırlar ―eğer İkinci Yol’un kazanmasının hakkedilen geleceğimiz olduklarına inanıyorlarsa.. Kürt tarafına “oturmuş” zor ise, bizzat Öcalan karizması kullanılarak Öcalan’ın İmralı Savunmaları’nın PKK’deki Kürt milliyetçiliğince fiili-deliksiz tecrididir. Devlet de bu tecridi epey uyguladı, ama epey de delikler açtı bu tecritte. Savunmalar buradan çıktı. Fakat, geç kaldığı ölçüde de toy ve görmemiş-gözükara Kürt milliyetçiliğı yedi yıldır Öcalan üzerindeki bu tecridinde delik açmadı, açtırmadı. İmralı açılımları örgüte taşırılmadı, taşırılamadı. Öcalan bunu biliyor, ama İmralı uygulamalarının cenderesinden aşmaya gücü yetmiyor. Ancak İmralı’dan döne-dolaşa “Ben kendimi milliyetçiliğe kullandırtmam” feryadıyla söz veriyor ve soruyor: Eğer bir suçum varsa, iktidar ve savaş kültüründen benim de bu mikrobu biraz kapmamdır. Özgürlük için devlet iktidarı ve bunun için de savaş adeta müminler için bir Kuran emri gibi anlaşılınca bu oyuna dahil olacaktım. Hemen hemen tüm ezilenler adına yola çıkanların kurtulamadıkları bir hastalıktır bu. Bu temelde sadece hakim sisteme karşı değil, adına her şeyimi ortaya koyduğum Özgürlük mücadelesine karşı da suçluyum. Bunun özeleştirisini sadece teoride değil, yalnızlığımın soylu pratiğinde de sonuna kadar götüreceğim. Fakat ya bir toplumu, halkı kendisi olmaktan zorla ve hileyle çıkarma suçunu sistem nasıl ödeyecek [telafi edecek]? (Bir Hallkı Savunmak, S. 17). Tehlikelidir ki; yedi yıldır feryadıyla ve sorularıyla kalıyor. Bu tehlike iki tarafın vatanseverleri, halkseverleri, milletseverleri kendi milliyetçilerinin yakasına yapışarak aşmalıdırlar. Nesillerinin geleceğini kendine dert etme vicdanından yoksun olmayanlar, ruhun ve bilimin birleşik gücüne dayanarak yüreklerini, beyinlerini, dillerini gecikmeksizin konuşturmalıdırlar. Eğer “birinci yol”a ―bölünüp çatıştırılıp bitap-ötesine düşürülmeye― fırsat verilmek istenmiyorsa.. |