|
Bugün tüm dünyada, sanayi devrimini yaparak prekapitalist (kapitalizm öncesi) derebeyi- tefeci- bezirgan egemen sermayeyi çoktan tüketmiş olan Batı’lı toplumların bile kendilerine ait o dönemlere tekrardan ilgi gösterme, bilince çıkarma, sorgulama- irdeleme zorunluluğu duyuşlarının bir ifadesi Da Vinci’nin Şifresi türünden romanlar, filmler… Film ya da edebiyat eleştirmeni değilim. Konuyu ele alma nedenim de sanatsal değil… Öncelikle bu türden konulara yönelik Batı’daki kitlesel ilginin sosyolojik açıdan nedenlerini irdelemeye çalışıyorum kendimce. Bunun bir yanı ‘’teknik’’ üretici güç anlamında ne denli gelişkin bir toplum olurlarsa olsunlar; yüzyıllardır süregelen ‘’din’’ gelenek- görenek ‘’tarihsel’’ üretici gücün etkisinin inkar edilemeyeceği gerçekliğidir. Batı, örneğin ‘’Sevgililer Günü’’ gibi bir Hristiyanlık öncesi totemist ilkel- komüna dönemlerinden kalan paganist geleneği; ne amaçla olursa olsun, canlandırıp yaşıyor, yaşatıyor, üstelik evrensel kılmakta da beis görmüyor. Da Vinci’nin Şifresi tarzı roman ve filmlerle kapitalizmin ilk manüfaktürle buluşmuş ilkel- komüna ve Hristiyanlığa Paganist bir sentezle daha gerçekçi bir yorum getirerek döneminde isyan etmiş ve isyanları bastırılmış Temple (Tapınak) Şövalyelerine; bunların kendi zamanlarındaki Hz. İsa’yı, önce öne sürüp sonra harcayan, bir inancın önünü açan tarihi- sosyolojik yaşanmışlığı gerçekliğinden saptırmayı kendi inanç ve mal bezirganı özlü kurumlaşmış dini yobazlıklarını tartışmaya- değerlendirmeye bilebildiklerince açabiliyor, sanatsal anlatımlarla taçlandırabiliyor. Film, Hz. İsa’nın yalnızca döneminin bir ‘’önder’’ insanı olduğunu, Tanrı’nın oğlu falan olmadığını, bunun din derebeylerinin palavrası olduğunu savunuyor. Elbette doğrusu bu ve belki bu çaba, birilerince Hz. İsa’yı küçültmek kastı taşıyordur, belki de teknolojinin bugün vardığı aşamada, günün gerektirdiği mistisizmi yeniden üretmeyi, ya da belki de salt sanatsal bir emek ürünüdür… Her ne amaç taşıyor olursa olsun; bardağın hep boş taraflarına bakmak yerine, bir de dolu tarafına bakacak olursak; Batılı toplumların ulaşmış oldukları teknik gelişkinlik seviyesi; artık toplumların beynini törpülemekten başka hiçbir şeye hitabetmeyen kof ve ezbere dini inanışlara da, bunlar üzerinden her anlamda rant sağlayan kişi ya da kurumlara da itibar etmelerine engel oluyor. Bunun yerine insanlar, bu toplumsal yaşanmışlık süreçlerin tarihi- sosyolojik açılımlarına giderek artan bir ilgi ve merak taşıyor olmalılar. Üstelik bu arayışta hep içinden çıktıkları, ama asla da çıkamadıkları ‘’ilkel komüna’’ya dönüyorlar yeniden yüzlerini… Bu iyiye işaret!... Hele savaş ve silah taciri emperyalist ülke- şirketlerin dünyayı bir din savaşlarına sürüklemeye, az gelişmiş Müslüman ülke halklarına karşı din motifli kışkırtmalarla yaşatmakta olduğu her türden insanlık dışı işgal- işkence ve uygulamalarına ‘’Haçlı Seferi’’ kılıfı yaratma girişimlerinin yoğunlaştığı bir dönemde, bu bir hayli iyiye işaret!... İnsanlık; en gelişkin teknolojik seviyede bile kendini inanış, gelenek- görenek olarak etkilemeye devam eden SIR’rı arıyor esasen… Da Vinci’nin Şifresinde bulabilirler mi, bulamazlar mı bilemem. Ancak Marxizm, çoktan çözümledi toplumların tümünün ilkel- komünadan çıkarak onun çözülmesiyle evrim- devrim süreçleri geçirdiğini… Dünya çapında bu evrimleşmelerdeki coğrafi bölgelere göre gelişim farklılıklarını, kimindeki evrimleşmeye nazaran kimindeki evrimleşemeyişi de çoktan yakaladı aslında: ‘’ Karl Marx, 2 Haziran 1853 tarihinde Engels’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: ‘Bernier, haklı olarak, Doğu’nun – Türkiye, İran, Hindistan’dan söz ediyor- bütün olgularının anahtarının özel toprak mülkiyeti olmamasında olduğunu buluyor. İşte, gerçek anahtar bu, Doğu cennetinin bile gerçek anahtarı bu’. (BKZ.Marx- Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, 1976, s.123) Bu mektuba Engels yanıt veriyor: ‘Toprak mülkiyetinin yokluğu, gerçekten de bütün Doğu’nun anahtarıdır. Bu, siyasal ve dinsel tarihin temelidir. Ama doğuluların toprak mülkiyetine, feodal toprak mülkiyetine bile varamamalarının kökeni nedir?’ (F. Engels’ten Karl Marx’a- Manchester, 6 Haziran 1853, a.g.e., s. 123) Bu mektubunda Engels, bu tespiti yaptıktan sonra, sorduğu sorunun yanıtını (sulama kanalları, barajlar gibi) büyük imar işlerinin yapılması zorunluluğunda arıyor. Bunun Doğu’da özel mülkiyet bulunmamasının temel nedeni olduğunu söylüyor. Bu bir hipotezdir. Ama Marx ve Engels’in yazdıklarında hipotez olmayan bir olgu da vardır. Doğu’da özel toprak mülkiyeti yokluğu…Kısacası Batı’nın klasik gelişiminden farklı bir süreç görmekteydiler Doğu’da…’’ (Sarp Kuray / Ekim 1988 tarihli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Bibliyotek yayınları tarafından basılmış Tarih Devrim Sosyalizm eserinin ‘’sunuş’’ yazısından, s.9) Marx- Engels’in Morgan tarafından incelenmiş olan ilkel komünanın geçtiğimiz yüzyılda da, bugün de Latin Amerika ülkelerinin gidişatını belirlemiş olan süregelen en somut, en bakir örneklerinden birisi olarak mercek altına yatırdığı Kızılderili toplumlarını da değerlendirmeye alarak toplum biçimlerinin gelişimi konusundaki analizlerini derinleştirmelerinin üzerinden bir buçuk asır geçti. Ancak, Doğu toplumlarındaki orijinaliteyi ‘’Grundrisse’’ (Asya Tipi Üretim Tarzı) çalışmasıyla ele almaya başladılarsa da; henüz tüm komünalitelere kaynaklık eden Mezopotamya ile ilgili yeterli tarihi bulgular ortada olmadığı ve zamanları yetmediği için bu konudaki analizlerini tamamlayamadılar. Marx- Engels; uzun yıllar hem ülkemizde, hem de Batı’lı ülkelerde politik nedenlerle yasaklanmış iki devrimci bilim adamı… Onlar, belki politik bir devrime önder olamadılar; ancak tarihin bir bilimsel analiz yöntemi olan diyalektik tarihi materyalizmin kurallarını koyup yöntemini geliştirerek; bu alanda bilimsel bir devrim yarattılar. Toplumların, üretici güçler ve üretim ilişkileri temelinde irdelenerek toplumsal gidiş kanunlarının ve toplumsal gidişatların yerli yerine oturtulduğu bu bilimcil yöntemi kullanarak onların yarıda kalan çalışmalarını, gene onların başlattığı noktadan ayak izlerini takip ederek tamamlayan ve tarih öncesi prekapitalist dönem toplumlarının gidişat kanunlarını yakalayarak ‘’bilim’’deki bu evrensel eksikliği tamamlayan ve böylece prekapitalist sermayenin kapitalist yollardan bitirilemediği toplumların gelişim süreçlerini ve dinamizmlerini o güne kadarki birikimleri ışığında; 1965’te yazdığı Tarih, Devrim, Sosyalizm eserinde izah eden ise Dr. Hikmet Kıvılcımlı oldu. Sonrasında yazdığı tüm eserlerinde; toplumumuzun farklı alanlarında bu tez ışığında değerlendirmelerini yaptı, onlarca eser bıraktı. Örneğin Da Vinci’nin Şifresi filminde söz konusu edilen Hristiyanlık öncesi Paganlığa kendi tarihi geçmişimizdeki Şamanlık denk düşmektedir. Bakın Dr. Hikmet Kıvılcımlı; henüz Batılıların kendi Paganlığını dillendirmediği (en azından bugün olduğu gibi Sevgililer Günü, filmler, romanlar gibi sanat eserleriyle ortama sunmadığı) 1967 yılında Milliyet Gazetesinin açtığı bir yarışmaya katılmak üzre kaleme aldığı ‘’Dinin Türk Toplumuna Etkileri’’ isimli çalışmasında bu konuda ne diyor: ‘’ En orijinal, Türk toplumu yapısından kaynak alan din Şamanlık'tır. Sosyoloji bakımından Şamanlık, Morgan'ın sınıflamasına göre: Aşağı Barbarlık Konağı'ndaki ANAHANLIK düzenine giren inançlar sistemidir. İl dini ile İlhanlık dini, Türk toplmunun Uzakdoğu da az çok medenileşmiş Çin toplumu ile olan ilişkilerinden kaynak almışa benzer. Daha doğrusu, çevre etkisi altında Şamanlığın geçirdiği değişikliklerle olmuşlardır. Sosyoloji bakımından İL dini de, İLHANLIK dini de Orta Barbarlık Konağı'na girerler. Ama bunlar, iki ayrı aşamadırlar.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e., Yeniyol. org sitesi, Öner Gürcan Kütüphanesi) Aynı konuda Ziya Gökalp, bu tespitle uygun düşen şu saptamayı yapıyor: ‘’ Tsinlerin dini, özellikle aile dayanışmasını var eden ve güçlendiren bir dindir. Her Yersu kendi Batın'ının özel koruyucusudur, has tanrısıdır. Bu din bir yandan aileye ve Totemizme bağlı olduğu halde, öte yandan ANACIL NESEB'e dayanır. Buna, kadın elemanına bağışladığı imtiyazlardan ötürü, KADIN DİNİ de denilebilir. Avrupa'lıların ŞAMANİZM dedikleri din, Türklerin yalnız bu Kadın Dini sisteminden, yani 4'lü sınıflamaya dayanmış TSİN dininden ibarettir."(Ziya Gökalp, Türk Töresi, s.20-21) Yazının ilerleyen bölümlerinde; Dr. Hikmet Kıvılcımlı, şu tespitleri yapmaktadır: ‘’Türk toplumu, dışarıdan kendisine doğru sızdırılan tek yanlı din etkilerine pasifçe katlanmadı. Şamanizminden kalma yığınla gelenek ve göreneklerini İslamlığa aktardı. Türklerin dinlerinde yüzde kaç Müslümanlığın; yüzde kaç Şamanizmin yaşadığı araştırılacak şeydir. Türkler Atalara tapıyorlardı. Atalara tapıncın en büyük sembolü Oğuz Han efsanesi oldu. İslam düşünücüleri, hemen Oğuz Han'ı daha anasından doğduğu gün konuşturup "Müvahhid" yaptılar: Tektanrılı dine inanmış gösterdiler. Türk'ü başka türlü Müslüman yapamıyacaklardı. Daha Emevi yıkılışlarından beri, Horasan'dan Anadolu'ya dek sarsıntılı İslam dünyası Tarikatlarla doldu. Eba Müslüm'den Hasan Sabbah'a, Mansur'dan Şeyh Bedrettin'e dek, düşünce ve davranış kaynaşmaları Türk toplumunun gelenek ve göreneklerinden kaynak aldı. Çürüdüğü zaman Selçuk saltanatını yıkan Bahai'ler, Anadolu'da berbat derebeği dağınıklığı herkesi kasıp kavururken "Birlik" ülküsünü çağıran Aşık Beşe'ler, Osmanlı imparatorluğunu kuran Köy üretmenleri örgütü Bektaşiler, Şehir üretmenlerinin örgütü Ahiler... Mevleviler, Rüfailer, Yunus Emreler, Süleyman Çelebi'ler... Hep, İslam dininde Türk toplumunun inanç gücüyle Rönesanslar yapmış davranışlar, düşüncelerdir. Bugün, Anadolu halkımız içinde yaşıyan nice gelenekler ve göreneklerin asıllarını eski Türk-Moğol inançlarında buluyoruz. Cengiz zamanı (13'üncü yüzyıl sonları), Türklerin taşları can ve tanrı saydıkları günden kalma "Yağmur taşı" vardı. Onunla "istenildiği zaman yağmur yağdırılırdı." (İran Moğolları, s.1917.) Anadolu'da hala insanlarımız, sembolik küçük taşlarla yağmur duasına Müslüman olarak çıkarlar.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e) Batılılar’ın Temple (Tapınak) Şövalyelerine, Katar Şövalyelerine denk düşer mi bizim Şeyh Bedrettin müritlerimiz, Horasan eren ve alperenlerimiz, ne dersiniz? Acaba tarihin ‘’SIR’’rı Da Vinci Şifresindeki gibi Kriplex içinde değil de ‘’tarih öncesi’’ ilkel komüna kandaşlığında;yani kendi köklerindeki Kızılderililikte mi saklı? Her toplumun kendi kökenindeki unutturulmaya çalışılan kendi Kızılderililiğinde?.. Sakın Batılılar; kendi toplumlarında bu tarihi şifreyi çözerek kendi ‘’gelenek- görenek’’ anlamındaki ‘’tarih üretici gücü’’nü ve ‘’kollektif aksiyon’’ anlamındaki ‘’insan üretici gücü’’nü yeniden ve yeniden üreterek kendi dinamizmlerini canlı tutmaya yönelirken; tıpkı ‘’teknik üretici güç’’ açısından olduğu gibi bu üretici güçlerimiz açısından da gelişimimizi körelterek sömürge olmaktan kurtulmamızı engellemek için pompalayıp duruyor olmasınlar, şu bütün bu değerlerimizin inkarı anlamına gelen Doğu İslam gericiliğiyle elele tutuşmuş sivil- toplumcu tezlerini? Bence onlar, tarihin şifresini çözdüler. Aslında 1965’ten bu yana bunu bizim çözdüğümüzü de biliyorlar, biz bilmesek ya da bilmezden gelsek de... İşte bu nedenle bizim kendi Kızılderililiğimize hem fiili, hem ideolojik saldırılar ve kuşatmalar çekiyorlar. Çünkü ‘’SIR’’ kendi özgün Kızılderililiğimizde saklı! Bir de Sarp Kuray’ın Dr. Hikmet’in Tarih Tezi’ni sunuş yazısında altını çizdiği gibi, Doğu’da özel toprak mülkiyetinin olmayışında… Tam da bu nedenle SIR, Batı’nın Paganizmde olduğundan çok daha fazla bir biçimde Doğu’nun Şamanizm’inde saklı! DA Vinci’nin Şifresi; kendi tarihimizin şifrelerini çözmemize yetmez elbette; ama bu konuda bizlere bir örnek, bir uyarıcı olabilirse faydalı olur. |