İki büyük devrimci, iki insan; Mustafa Kemal ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı…. Yakın tarihimizden iki misyon: Birincisi; emperyalist açık işgale karşı verilmiş bir Halk Kurtuluş Savaşı ve bu savaş sonrasında her alanda başlatılmış demokratik devrimlerin teorik- pratik önderi, bir ülkenin (Osmanlı İmparatorluğu) küllerinden, bir devrimci dönüşüm ile birlikte, yepyeni bir ülkenin; Türkiye Cumhuriye’tinin tepeden tırnağa projelendirilmesinin hem fikri, hem fiili “devrimci” mimarı: Mustafa Kemal Atatürk… İkincisi; Kurtuluş Savaşı sırasında 17 yaşında Kuvayimilliye gönüllüsü, kendi tabiriyle “meteliği havada vuran Yörük Ali Efe’nin” kızanı, Köyceğiz Kuvayimilliye Komutanı… Ardından “kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan girmesine” engel olmanın yolunu emperyalist- kapitalizme savaş açmakta bulan bir “devrimci” düşünce ve davranış önderi Dr. Hikmet Kıvılcımlı… Yoldaşı Fatma Nudiye Yalçı’nın “Sosyete ve Teknik” broşürünün ilk sayfasında ifade ettiği gibi: “Boş saatlerini değil, inkılâba bütün bir ömrünü vermiş”, bu konuda hiçbir dönemde ve hiçbir nedenle “ara” ya da “mola” vermemiş, ikide bir bambaşka rotalara sapıp durmamış; şu an ortama damgasını vuran “entel- dantel” aydın tipolojisinin, 71 yılındaki ölümünün üzerinden geçen 35 yıla rağmen, onu “doku uyuşmazlığı”, “çap ve kapasitelerinin yetmediği” gibi nedenlerle anlamakta dahi güçlük çektikleri”devrimci” bir bilim adamı: Dr. Hikmet Kıvılcımlı… Ortak özellikleri pek çok… Bunlardan birisi de; her ikisinin de iki aşkının, iki eşinin olması: Latife - Fikriye; Fatma Nudiye - Emine… Bir diğer ortak özellikleri ise; şu aralar her ikisinin de özel yaşamlarına dair hikayelerin aynı zamanda ardı ardına sıralanıyor oluşu… Ülkemize ve halkımıza karşı yürütülen “böl-parçala-yerelleştir-özelleştir-işgal et-“ politikalarının bir parçası mı?.. Devrimci önderlerin özel yaşamları da önemli elbette… Hele ülkenin bugünkü sıkıntılarını aşabilmesinin tek yolu olan “1919’ların emek eksenli güncellenmesi” nin; biri 1919’ların yaratıcısı, öteki 1919’ların güncellenmesinin yegane bilim metodunun üreticisi olan bu iki büyük devrimcinin yaşamları da, üretimleri de önemli… Bu durumda, bunun doğru verilmesi de belki başka zamanlarda olduğundan daha fazla önem taşıyor. Kurtuluş Savaşı boyunca, hatta daha öncesinden beri Mustafa Kemal’in yanında, ona omuz veren bir kadın var: Fikriye Hanım. 1887 Selanik doğumlu… Resmi nikahlı olmayan, ancak savaş boyunca ona sevgiyle hizmet etmiş bir eş bu… Kurtuluş Savaşı bitmiştir artık ve Cumhuriyet ilan edilecektir. Mustafa Kemal, 29 Ocak 1923’te sessiz sedasız evlenir. Bu kez resmi nikahla… Ama 36 yaşındaki Fikriye Hanımla değil. İzmir’li Uşakizadelerin kızı 1898 İzmir doğumlu, 25 yaşındaki Latife Hanımla… Fikriye hanım o sıralar ciğerlerinden rahatsız olduğu için Almanya’da tedavi görmektedir. Kolej bitirmiş, Paris Sorbonne’da Hukuk öğrenimi görmüş, birkaç yabancı dil bilen, entelektüel düzeyi yüksek, zengin ve soylu bir ailenin kızı olan Latife Hanım; İsmet Paşa’nın tabiriyle: “Güzel, seven, bilgili, soylu bir genç kız…” (Salih Bozok/ İki Aşk Arasında Atatürk/ s.98) Mustafa Kemal açısından yalnızca bir eş değil; aynı zamanda genç Cumhuriyet için seçilmiş “kadın sembolü” dür… Belki de bilinçten ziyade tabu ve sembollere dayalı motive edilebilen bir topluma bir toplumsal projenin kabul ettirilebilmesi açısından, o günün şartlarında uygun bir seçenektir aynı zamanda…Ya da uygun olduğu varsayılan bir seçenek… Projenin amacı ise, toplumu ve kadınları “başları açık, eğitimli, kültürlü, üretim içinde, erkeklerle eşit” bir noktaya taşıyabilmektir. Bu tercihini Mustafa Kemal, şu sözlerle dile getiriyor: “Memlekette yapacak çok işimiz var!.. Toplumumuz, bugünkü yapısı ile yüzde elli randıman veriyor; çünkü kadını üretimden çekmişiz, onu sadece çocuk doğuran, sökük diken, yemek pişiren yaratık haline koymuşuz….Kadını, erkekle eşit haklara kavuşturmak ve üretimde kendisinden – tıpkı erkek gibi- yararlanmak gerekir. Bunu yapmadıkça batı milletlerinin hizasına gelmemiz söz konusu olamaz. Bu işlerde kim önayak olacak topluma: BİZ!.. Nasıl ön ayak olacağız?..Başkasının karısında uygulamasını istediğimiz şeyleri, biz önce kendi karımızda uygulayacağız! Kadının yüzü mü açılacak; önce kendi eşlerimizin yüzleri açılacak ki, vatandaştan bu uygarlığı istemekte haklı olabilelim!...” (Salih Bozok, İki Aşk Arasında Atatürk) Aslında çok hüzünlü bir hikayedir bu aynı zamanda… Bu evlilik, Fikriye Hanımı intihara götüren sonun da başlangıcıdır. Belki bu ölümün, bu evliliğin yürümeyişine de ciddi katkıları olmuştur… Gerçekten de evliliği müddetince eş seçimini yaparken verdiği karara uygun hareket eder Mustafa Kemal… Eşini Anadolu gezilerine götürür, siyasete girmesini de destekler… Zaten Latife hanımın kendisi de buna uygun hareket edecek tarzda yetiştirilmiş bir kişidir. Ancak, yürümez gene de evlilikleri ve ayrılırlar. Mustafa Kemal, bir daha evlenmez, Latife Hanım da... Mustafa Kemal’in her iki evliliği de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak ne kendisi, ne de Latife Hanım; etrafla konuşmayı tercih etmeyecek derecede saygılı davranırlar ayrıldıktan sonra bile… Yürümeyiş nedenleri arasında mutlaka kendisinin de hataları olan, ancak tek “suçlu” ya da ‘’hatalı’’ taraf sayılamayacağı bu evlilikler; M.Kemal’in kadınlara, döneminin Batı ülkelerinden bile ileride haklar tanımasına engel olmamıştır. Ve bu da en az özel yaşamındaki evliliklerinin yürümeyişi kadar “yok” sayılamayacak bir gerçekliktir. Mustafa Kemal’in özel yaşamından yola çıkılarak onun “kadın” olayına duyarsız, ya da bu konuda despotik bir karakteri olduğunu söyleyebilmek ise; hiç mümkün değildir. İkinci büyük devrimci; Dr. Hikmet Kıvılcımlı da iki evlilik yapar. Mustafa Kemal’inkinin tam tersine, önce devrimci bir kadınla; Fatma Nudiye Yalçı ile resmi nikahı olmaksızın evlenir. 1930’lu yıllarda başlar beraberlikleri… Birlikte çeşitli basın- yayın faaliyetleri; çeviriler, kitap ve broşürler üretir; örgütlenme faaliyetlerinde bulunurlar. Hiçbir eşitsizliğin olduğu da iddia edilemeyecek bir ilişkileri vardır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın potansiyel ve birikimleri de bellidir. Kadın konusundaki bakış açısı da, kadını bir sosyal sınıf olarak görecek ve üç katlı sömürüldüğünü ortaya koyacak kadar da ileridir. 1938’de Donanma Davası’nda Nazım Hikmet ve Kemal Tahir’in de aralarında olduğu bir grup arkadaşlarıyla birlikte yargılanır ve hapse girerler. Dr. Hikmet de baskıcı ve ezici davranmamıştır eşine karşı… Tam tersine birlikte mücadele ederler inandıkları yolda… Ve Dr. Hikmet de; henüz kimse dillendirmezken, kadın sorununu yazar, “Kadın Sosyal Sınıfımız: Üç Katlı Sosyal Ehram” yazısında kadının uğratıldığı katmerli sömürüyü ve çıkış yolunu, konunun önemini anlatır. Kendisi de bu görüşlerine uygun davranır özel yaşamında… Ancak yürümez evlilikleri ve ayrılırlar… Kıvılcımlı daha sonra, yalnızca evinin kadını olmayı tercih eden Emine Kıvılcımlı ile evlenir; ölene kadar da bu evliliğini sürdürür. Bu defaki eşi, geri planda duran bir kişidir. Ancak ölene dek eşine de sadakatle hizmet eder… “23 temmuzda benim de katıldığım bir anma töreni ile anılan” Fatma Nudiye hanıma gelince; onunla da mücadele birliktelikleri sürer. Geçmiş yaşanmışlıkları nedeniyle Dr. Hikmet tarafından “tecrit” edildiğinin öne sürülebileceği herhangi bir done de yok ortalıkta… 1965’te Fatma Nudiye Hanım; tedavi olmak gerekçesi ile Doğu Almanya’ya gitmiştir. Daha sonra Moskova ve Bulgaristan’a geçti. Ancak araya giren mesafeye rağmen yoldaşlıkları ve ‘’dostlukları’’; Fatma Nudiye Hanım’ın 1969’daki şaibeli ölümüne dek sürmüştür. Öyle ki Doğu Almanya’da bir TKP yetkilisi Dr. aleyhinde dedikodu yapmaya kalkınca; “kendinize geliniz, o sizin boyunuz kadar kitap yazmış bir sosyalisttir” diyerek dikilebilme cesaretini ve bağlılığını gösterebilecek kadar Vatan Partili’dir... Onlar da evliliklerini bitirdikten sonra evlilikleri ve birbirleri hakkında konuşmayı tercih etmezler; beraberliklerine ve birbirlerine karşı saygısızlık da yapmazlar. Ne bu ilişkide, ne de Latife Hanım - Mustafa Kemal ilişkisinde bir “tecrit”ten de söz edemeyiz aslında… En azından tarafların birbirine ‘’tecrit’’ uyguladığından bahsedemeyiz bence… Tam tersine; 1968- 1969’larda Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ‘’prostat kanseri teşhisinin konulduğunu öğrenen Fatma Nudiye Hanım, TKP yetkililerine ‘’Dr. Hikmet’in sosyalist ülkelerden birinde tedavi ettirilmesi’’ için müracaat etmiştir. Ama en eski ‘’tecrit’’ uzmanı ‘’misyon terzileri’’ başlarına ‘’takke’’ dikmekle fazlasıyla meşgul olmalılar; ki Fatma Hanım’ın bu talebini duymuyor, yalnızca ‘’devrimci dayanışma’’ çerçevesinde bile bakabilseler sahip çıkmaları gereken böylesine vahim bir durumda bile Dr. Hikmet’e sahip çıkmıyorlar. Hatta 1965’te kendisi tedavi için yanlarına gelmiş olan Fatma Nudiye Hanım’a karşı, sırf Dr. Hikmet’le olan dostluğu nedeniyle sürdüregeldikleri ‘’ambargo’’ lu tutumlarını hepten artırıyor ve kendisini adeta ‘’tecrit’’e alıyorlar. Üstelik de sinsi bir ‘’tecrit’’ uyguluyor ve Türkiye’den misafirleri gelince onlarla lüx bir otelde görüşmesini, ancak gündelik yaşamında kendi evinde ‘’gözaltı’’nda tutulmasını sağlıyorlar. Anlaşılan o ki; ‘’tecrit’’, öncelikle Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bizzat kendisine yönelik. Zaten 12 Mart darbesi sonrası kendisinin I No’lu sanığı olarak ‘’idam’’la yargılandığı, dönemin en kalabalık davası olan 85 sanıklı ‘’Denizciler Davası’’ nedeniyle faşizmin zulmünden kaçarak kendilerine sığınmak isteyen 72 yaşında, kanserli bir devrimcinin, sosyalist olma iddialı ülkelerin sınırlarından içeri almayışı da aynı ‘’tecrit lobi’’sinin işi değil mi? Hal böyleyken senaryo yazarı hanımefendinin ve Fatma Nudiye’nin akrabalarının; Latife Fegan gibi verdiği bilgilerin doğruluğu tartışmalı- şaibeli bir takım ‘’misyon terzilerinin’’ açıklamalarına dayanarak; orta yerde sanki Fatma Nudiye Hanım’a, Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından uygunan bir ‘’tecrit’’ varmış gibi imalar içeren bir senaryo yazmalarının sebep- i hikmeti ne ola ki? Hemen cevaplayayım bu soruyu: ‘’tecrit’’ uzmanı ‘’misyon terzileri’’ tarihin başlangıcından beri, hep böyle çalışırlar. Kimi ‘’tecrit’’ etmeye karar verdilerse; önce onu bir takım entrikalar ve provokasyonlarla bir güzel ‘’yalnız’’laştırırlar. Bu; tecritin ‘’birinci aşaması’’dır. Bunu başardıklarına dair net bir kanaat getirdiklerinde ise, ‘’tecrit’’in ‘’ikinci aşaması’’ başlar:’’ Tutmasa da izi kalır’’ misali ‘’karalama kampanyası’’… Yazımın ileriki bölümlerinde de kısaca değineceğim gibi; bu yöntemle ‘’tecrit’’ edilmeye çalışılınan ve geçici bir süreliğine de olsa bu anlamda başarılı olunabilinmiş (şimdilik) en son ‘’devrimci önder’’ isim: Sarp Kuray’dır ve ‘’terzilerin izini sürdüğümüzde’’ görülecektir ki; ‘’bütün yollar Roma’ya (ya da Bağdat’a) çıkar misali; mahşerin gelmiş geçmiş tüm ‘’entelektüel takke’’li ‘’ uzman bezirganları’’nın da yolları hep aynı ‘’satış kavşağı’’nda kesişir ve hatta hep aynı ekolün, üç aşağı- beş yukarı hep aynı kişileridir. Eh, haliyle; bu denli ‘’soysuzluk ve midesizlik’’ de herkesin harcı olmayan ‘’zor zenaat’’ten olmalıdır. Hülasa, Fatma Nudiye Hanım’a uygulanmış yegane ‘’tecrit’’, bizzat Dr. Hikmet’in kendisine karşı, aynı karakterdeki entelektüel camianın sağken ve öldükten sonra uygulayageldiği amansız “tecrit” in ta kendisidir. Ve de ‘’kadın’’ olduğu için falan değil, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya tercihli olduğu için uygulanmış bir ‘’tecrit’’tir bu… “Tecrit” ve ‘’inkarcılık’’; Fatma Nudiye Hanımlı ya da Fatma Nudiye Hanımsız; elbette bir hayli önemli bir konudur ve pek tabii ki devrimci ve aydın kesimler, entelektüel kesimler “komplex” ten ve ‘’bezirganlıktan’’; her ikisinin doğal sonucu olan ‘’Bizantizm ve Şark kurnazlığı’’ndan başkaca hiçbir öz taşımayan bu hastalığın üzerine gitmeli ve bunu da kendilerini sağlıklı bir noktaya taşıyabilmek için mutlaka, ama mutlaka yapmalıdırlar. Ve şayet “tecrit” tartışılacaksa; bunun başlangıç noktası Fatma Nudiye Hanım da, Latife Hanım da olamaz. Hatta bence ‘’kadın’’a uygulanan ‘’tecrit’’ bile olamaz. Zira Fatma Nudiye örneğinde olduğu gibi; ‘’tecrit’’in ‘’kadın’’a değil de, ‘’erkek’’e uygulandığı ve bu gerçek ‘’kabahat’’i örtbas etmek için ‘’misyon terzilerince ‘’Sabahat’’ ya da ‘’Nebahat’’in; üstelik de kendilerini ‘’tecrit’’ etmelere bir türlü doyamayan bazı ‘’er kişi’’lerce ‘’tecrit’’ edildiği yutturmacasına dönüştürülmek istendiği gerçeğiyle de yüzyüze kalabiliriz bu örnekte olduğu gibi… Oysa ‘’tecrit’’; çok daha derin, çok daha kapsamlı bir konudur. ‘’Yeni’’yi üretebilecek ‘’yaratıcı zeka’’ fukarası bazı entelektüel kuşbeyinlilerin (kuşlardan özür dilerim, yalnızca temsilen bu cümlede yer alıyorlar); kendi kalite- kapasite yetmezliklerini örtbas edebilmek için, özellikle de fikirlerinden ‘’hırsızlama’’ yararlanmaktan başkaca bir yolları da olmayışından ötürü (biraz da bunun verdiği komplexlilik nedeniyle) ‘’yaratıcılık ve üretkenlik’’ karşısında yılmadan başvurdukları yegane bezirgan yöntemidir. Ve ‘’tefeci- bezirganlığın’’ başlangıcından beri süregelen bu yöntem; yaşamın her alanında entelektüel olan veya olmayan, özellikle ‘’fiili ve fikri’’ yönetsel her alanda her tür üretkenliğin de, yaratıcılığın da gelişimine en büyük zararları veren, en büyük yaraları açan bir yöntemdir. Aydınlar; kendilerine dair bu önemli ‘’yöntem’’ hastalığını ele almalı, ciddiyetle üzerinde durmalı ve kendilerini vakit geçirmeksizin ‘’bilimin yöntemi’’ ile donatmalıdırlar. Bilim yöntemi ise; ne ‘’inkar’’, ne ‘’yalan’’ ne de ‘’tecrit’’i kaldırmaz. Sapına dek ‘’dürüst’’ ve ‘’adaletli’’ olmayı, ne pahasına olursa olsun ‘’kendi doğrularına sahip çıkma’’yı gerektirir her şeyden evvel… ’’Tecrit uzmanı misyon terzileri’’ nin izini sürdüğümüzde, ‘’Emin Karaca’’ gibi kendi döneminin devrimci, ömrünü Dr. Hikmet Kıvılcımlı düşüncesini kendinden sonraki kuşaklara taşımaya, bu anlamda genç kuşaklara ‘’katalizör’’ lük, ‘’ağabey’’lik yapmaya adamış Sarp Kuray gibi devrimci önder isimlere ve arkadaşı Mustafa İnç’e kitaplar boyu “çamur atarak” bir pompalama kariyer yapmanın yoluna çoktan koyulmuş olduğunu da, bu ‘’tescilli misyon terzisi yamağı’’nın, bu türden ‘’devrimci tecrit’’i fiillerinin de, Karaca’nın yerlere göklere sığdıramadığı ve ‘’tencere- kapak’’ ilişkiler içinde olduğu tüm basın- yayın camiasınca ‘’bilinir’’ olan Doğan Holding’ten sağlanan finansmanla gerçekleştirildiği de ‘’belgeli-delilli’’ hakikatlerdir. Aynı Emin Karaca’nın; Fatma Nudiye’ye (rahmetli sağ olsa asla sırtına giymeyeceği türden) entari ve bir takım entel ‘’kel ve fodulların’’ başına da ‘’takke’’ dikme organizasyonunda önemli işlev yüklenerek, bu defa da Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bizzat kendisini ‘’çaktırmadan’’ kitaplar boyu’’ hedef aldığını görmek; doğrusu Emin Karaca’yı da, çamur attığı değerli devrimcileri de, (artık köşeyi dönüp, kasaba bezirganlığından kopradorluğa terfi ettiklerinden olsa gerek) evvelce bizzat kendilerinin diktiği misyon entarilerini, artık yamaklarına diktiren perde arkası ‘’misyon terzileri’’ ni de, Sarp Kuray’ı da, Mustafa İnç’i de; hepsinin devrimci süreçlerini de yakinen bilen bir kişi olarak doğrusu beni hiç şaşırtmadı… Unutulmamalıdır ki; “Milliyet Gazetesi” türünden “Soroscu” yayınların desteğiyle çıkartılan bu türden ‘’tecrit’’ kitapları yazan ve basanlar, fiili kadrolardan yola çıkarak son duruşmada o görüşün kendi düşünsel önderini mahkum etme kastını mutlaka ve mutlaka taşırlar. Bugün buralara dayalı yapılan yayın faaliyetlerinin emperyalist- kapitalizmden başka hiçbir şeye hizmet etmediği ve edemeyeceği de açıktır. Bu türden ‘’misyon terzileri’’nin de, çırak ve yamaklarının da ‘’operasyonel kadro’’ olduğu da bizlerin yaşanmışlık deneyimimizle sabittir. Devrimciler ise; geçmişi en cafcaflı ve en kestirme yollardan mahkum etme lüksüne sahip değillerdir. Tersine, oradan gerçek dersleri çıkartarak, bu dersleri ‘’birikim zenginliği’’ ne çevirmeye mecburdurlar. Aksi taktirde aynı hatalar, aynı uzman operatörler eliyle ‘’devr-i daim’’ kılınır. “Tecrit” konusu da bu nedenle, Fatma Nudiye Yalçı darlığında değil, Dr. Hikmet genişliğinde ele alınmalıdır. Yoksa, tıpkı TSİP ve Dr. Hikmet sonrası Vatan Partisi, vb. süreçlerinde olduğu gibi; Dr. Hikmet yalnızca bir “kumaş” olur; Karaca ve benzeri “misyon terzileri” de bu kumaşı biçer biçer; “kelleri örtecek takkeler”, olmayacak insanlara, üzerlerine oturmayacak entariler üretir. Fatma Nudiye Yalçı gibi bir devrimci değerimizi anma toplantı ve çabaları da; doğruya değil, yanlışa hizmet eder yeniden. Oysa ‘’misyon’’ giyinilip kuşanılacak değil, bileğinin hakkına edinilmiş, ya da edinilebilecek bir şeydir. ‘’Misyon’’ların yolları da, ancak bir yere kadar kesilebilir. Onlar gerçek birer cevherdirler ve üzerlerine atılan tonlarca çamurun içinde bile ışıldamaya devam ederler. Ama ötekiler, önünde sonunda kendi ürettikleri çamur deryasına, kendileri boğazlarına kadar batar ve bir daha da hiç çıkamazlar. Emperyalist- kapitalizme göbekbağıyla bağlı “devrimci misyon terzileri” nin ve Emin Karaca gibi ucuz yamaklarının ‘’devrimci değer öğütme’’ fiiliyatıyla ilgili birkaç küçük örnek de toplantıdaki gözlemlerimden aktarayım: 1- Lideri olarak gördüğü Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yla kendisini tanıştırdığı için Fatma Nudiye Yalçı’ya çok büyük bir saygı ve sevgi duyan, bu değerimize her zaman sahip çıkmaya, genç kuşaklara taşımaya çalışan Sayın büyüğümüz Sadık Göksu; Fatma Nudiye Hanımla ilgili bir senaryo yazmış, çoktan tamamlamış olduğu anlaşılan ve aslında Fatma Nudiye’yi de şahsen tanımadığı halde, tanıdığını zanneden sayın Bilgesu Eranus Hanımefendiyi; “Fatma Nudiye dinsizdi, Dr. Hikmet dindardı” sözlerinden ötürü bilgisi dahilindeki bu yanlış hakkında uyarmaya çalıştı. Ancak kendisinden bu değerli bilgiden yararlanmak ve teşekkür etmek yerine şöyle denilerek yalnızca bir tersleme koparabildi: ‘’ Bu benim Fatma Nudiye’me uymuyor”. Hoppala yarim yaz geldi… Ismarlama bir Fatma Nudiye modeli var demek ki orta yerde… Bu cümle ile de alenen ifşa edilmiş oluyor. Bilgesu hanımefendi, teşekkür edip araştırma ve yanlışını düzeltme gereksinimi duymuyor. 12 Mart ve Eylül Mahkemesi mübarek… Hüküm verilmiş, kalem kırılmış; mahkeme bahane… 2- Fatma Nudiye’nin “Türkiye’nin Rosa Luxembourg’u” olarak lanse edilmesi abesle iştigalliğine karşılık değerli Sadık Göksu’dan yerli yerinde bir uyarı daha: “Fatma Nudiye, benim için yaşamım boyunca değerli olmuştur. Kendisi ile tanıştım, beni partime (Dr. Hikmet’e) götürdü” Anlamış mıdır Bilgesu hanımefendi bilmem… Anlamamıştır diye tercüme edeyim:”Atma recep din kardeşiyiz, o biçtiğin entari Fatma Nudiye’ye bol gelir, üstünden düşer’’… 3- Sayın Bilgesu Eranus, senaristlikten anladığı kadar terzilikten anlar mı; orasını da bilmem… Ama henüz tartışmanın başlamış dahi sayılamayacağı ve Fatma Nudiye Hanımın ölüm yıldönümüne denk getirildiği için, ona saygımdan ağzımı açmayıp dişlerimi sıkmakla yetindiğim bu “tanıtım” toplantısında, pardon “anma” diyecektim; bu entariye stilistlik yapan ise Bilgesu Eranus’tan yola çıkarak tahminim odur ki; Yalçın Küçük olmalı… Şimdi anladınız mı Mustafa Kemal’e kadın meselesi üzerinden yöneltilen saldırılarla Dr. Hikmet’e yöneltilen Fatma Nudiye saldırısının bağlantısını? Yalçın Küçük Dr. Hikmet’i de, Mustafa Kemal’i de açıkça saldıracak yürekliliği gösteremese de hiç sevmez… Geçenlerde izlediğim bir TV programında; her Mustafa Kemal adı geçtiğinde yerinden zıplıyordu. Stilist aynı kişi değilse bile, ekolü aynı… Amaç, eldeki tek çözüm anahtarını da kör ve karanlık bir kuyuya atıp izini- tozunu silmek… Dr. Hikmet ve Mustafa Kemal’in ürettiği değerlere samimiyetle sahip çıkanların ise öncelikli görevi, bu oyuna gelmeyip; tam tersine açığa çıkarmaları, boş düşürmeleri olacaktır. |