|
Bir yıl oldu. “Türkiye ve DTH’nin Önü; İkinci Yol” başlıklı (10 Temmuz 2005) yazımıza şöyle başlamıştık:
“Bir şeylerin eşiğindeyiz. Eşiğine dayandığımız ‘kapı’ bize fazla seçenek vermiyor. İki yol veriyor: Türkiye’nin Iraklaştırılması veya ortak vatanlaştırılarak dünyaya bir Ortadoğu ‘ders’i vermenin yurdu haline getirilmesi.”
Aynı “eşik”te kulaçlıyoruz, kulaçlanıyoruz. Et derdindeki “kasap”lar birinci yola, can derdindeki “koyun”lar ikinci yola... Sonuca kimin gideceği henüz pek rengini vermemektedir.
DTP, calışmalarına “H” ile başlarken (ilk toplantısına katılanlardandım), “Hareket”i ― gerçeğe saygısızlık olacağı kaygısıyla ― temkinle/endişeyle karşılamış ve “Girişim”i tercih etmiştik. O dönem yazılarımı bu siteden takibedenler bilirler. 25 Haziran 2006 tarihli Ankara kongresinde esefle tanık olduk ki, (“Hareket” tanrıya havale) “Girişim”e girişilmemiştir.
Kuşkusuz bunu nereden anladığımız sorusunu cevaplamalıyız. “Görünen köy klavuz istemez” deyip geçile de bilir, bir yılı aşkın sürede yığınla biriken veriler de sıralanabilir. Birincisi kolaycılık olur, ikincisi de bir makalenin sınırlarına gelmez. Burada, kongreden hareketle birkaç belli-başlı (belki de sadece bir) veri ile yetineceğiz.
Demokratik Toplum projesinin temelini, herkesin bildıği üzere (“Allahın bildiğini kuldan saklamaylım” demiştik o zaman), felsefesinden pratik bir takım öneri ve örneklemelerine kadar, Öcalan İmralı’dan atmıştı. Devletin en olağanötesi hassasiyette kontrol ettiği ― Allah ve kullarının dışındakilerinin de çok iyi bildiği gibi ― İmralı’dan... Yani devlet bu kolaylıği Öcalan’a sağladı. Ama tarihin en “kalleş yüzü” gerçeğinin bir devamı olarak, aynı kolaylığı ne DTH ne DTP gösterdi. Ne de PKK gösterdi, veya gösteremedi.
Proje demokrasi projesiydi, proje Türkiye’nin bütünlüğü içinde birleşip bütünleşme, büyüme, hepberaber güçlenme projesiydi. Çünkü; 80 yıl inkar edilerek rencide olmuş Kürt etnik kimlik onurunu iade eden bir Türkiye’nin büyümesinde, güçlenmesinde Türkiye Kürtlerinin zararı yok. Tersine, Türkler ve Anadolu’nun diğer etnik varlıklarıyla birlikte Kürtlerin de tek geleceğidir. Çünkü yoksa, bu kez PKK üzerinden Kürtlere herkes el atar, herkes bir köşesinden bir “but” koparır. Öcalan’ın ikibin sayfa savunmaları, üçbin sayfa Görüşme Notları bunun tarihi, bunun felsefesi, bunun mitolojisi, bunun antropolojisi, bunun sosyolojisi, bunun güncelliği etrafında döner.
Bunların yazılmasında, döne-dolaşa söylenmesinde devlet Öcalan’a yol verdi. Devlet yol verdi, ama kitlelere taşırılmasını ― yani bir de sözcülüğünü ― yapmazdı elbet. Ya peki, PKK bunu niye yap[a]madı, niye yap[a]mıyor?
Şimdi kendini aldatmaya ― veya aldatmak zorunda kalmaya ― kilitlemiş yığınla “faaliyetçi” “PKK bunu yaptı-yapıyor” diyebilir. Ama maalesef veriler bunun yapılmadığını söylüyor, hatta bunu bas-bas bağırıyor. Öcalan’ın dediklerini bir takım belgelere, yazılara, sloganlara, pankartlara koymak başka iş, kitlelere taşıyarak sosyolojik dinamiğe dönüştürmek baska iştir. Rantçılığın burada yağdan kıl çeker gibi işlettiği bir “taktik” vardır: Öcalan’ın ismini, resmini, sloganını arada bir uygun pundunda serpiştirirse “arena”lara, onu savunmuş olacak ve rant kapılarını ardına kadar açtıracak. Hele bir de kapalı odalarda “Başqan” veya “Önderlik” derse veya bu benzeri “suç”larla ― mesela “sayın” dediği için ― bir polislik-mahkemelik olursa, değme keyfine... Bu işin tekrarı, durumu komik “parola”lara kadar vardırmıştır. Vurgusu “Sİ”de olan bin yılların kelimesi “Demokrasi”, bizimkilerinde “DemokRAsi” oluvermiş. Öyle derse eğer (vurguyu “RA”ya atarsa) “örgüt kültürü”nü almış, “örgütlülüğe gelme”ye gelişmiş ve “değerleri koruma”ya hazırdır artık! Ve aslında rant yeme hızını “altıncı vites”e atmış olacak..
“Dağ” da adeta buna alışmış-alıştırılmıştır. Ya da mahkum edilmiştir. Yaratılmışlıkların “güvencesi” bazı kelimelere, vurgulara, kodlara teslim edilmiştir. Başarının, bağlılığın ölçüsünün oynanmamış rakamların”dil”i olduğunu hatırlayan yok.
Ama “Öcalan ne istiyor ne yazıyor ne söylüyor, Türkiye’nin birliğini-bütünlüğünü-güçlenmesini niye istiyor, Demokratik Cumhuriyet-Demokratik Toplum-Demokratik Uygarlık kavramlarının tarihsel-felsefik, günlük-pratik anlamı nedir, bunun aktif kitlelere taşırılıp kavratılarak sosyolojik dinamiğe dönüştürülmesinin anlamı, yolu-yordamı nedir” benzeri sorular bunların konusu değıldir. Bunların işi, en etkin dedikodu nasıl yapılır, yanındakine en maharetli çelme nasıl takılır, berşeyler başarabilecek olan en tezelden nasıl kulp takılıp kaçırtılır, en erkenden nasıl düşürülür, kitlelerde birtürlü güçten düşürelemeyen Öcalan karizması nasıl rant kapılarının en sihirli “çilingir”ine dönüştürülür, kendi aralarında en “entellektüel” nasıl didişilir, vesaire... Ve sonuç; 15 yıldır kelime hazinesi donmuş Ahmet Türk’ün alternatifsiz genel başkanlığı uzlaşmasında, “uyum” içinde hazırdan yemeye devam...
Rantçı kendine “yer” seçmez! Rantçı dağda da, ovada da, yaylada da çalışır. Kaygısı yer-yurt değil, yemeyi ― maddi-manevi ― sürdürmektir. Ankara Grubu ve gücü bu durumu köklü bir iç-sorgulu özeleştiri ile açamazsa ve aşamazsa, 99 hüsranını aratacak bir başka “musibet”e çarpıldığında uyanmaya vakit bulunamayabilir.
Geçenlerde bir Roj Tv canlı yayın programında, Cemil Bayık, “bizim amacımız Türkiye’yi zayıflatmak değildir”e belirgin bir vurgu yapmıştı. Bu söylediğinde samimiyetine inandığım, geçen ağustozda Kandil’de iki kez görüştüğüm ve bunu takiben sahsında “PKK Ankara Grubu”na yazdığım birkaç mektubumun muhatabı olarak Cemil Bayık’a bir DTP kongre verisi sunayım. Ve kısaca da “tercüme” edelim. Kongrede sunulan mesajlar arasında “Kürdistan Yürtseverler Birliği” dendiğinde, ortalama deyimiyle salonu çınlatan bir alkış koptu (video kayıtlarındadır).
Ankara çıkışlı PKK tarihinde, bu geleneğe en “yoğun” ihanet eden örgütsel entite, Talabani’nin başında bulunduğu bu “Yurtseverler Birliği”dir. (Öcalan’ın ateş topu” olarak Türkiye “odunluk”unun üzerine atılması planının uygulamasına Barzani-Talabani ikilisinin Londra üzerinden Washington’da buluşturulmasıyla uygulamaya konmuştu.) Devam edegelen bütün emareler bunu gözükaraca yapagideceğini de göstermektedir. Peki nasıl oluyor da “Bıji Serok Apo” ile çınlattığı salonu, aynı kitle bir de KYB için çınlatıyor?
Çünkü elaltindan dolu-dizgin yapılan “eğitim”in ana teması “önderlik İmralı koşullarında taktik yapıyor”dur. Oysa Öcalan yedi yıldır, ilk savunmasının ilk cümlelerine, 1993’te yaptığı konuşmasını aktarmayla başlayarak, taktik yapmadığını anlatageliyor. Bunları gene yaklaşık bir yıl önce, Demokratik Toplum çalışmalarnın başında çok söylemiş, Öcalan Yasağı, Öcalan Kemalizmi, DTH’de Saklanan Öcalan vb. makalelerde de çokça yazmıştık. Şimdi bir cümle ile özetleyelim: Devlet Öcalan üzerindeki tecridi aralıklarla kaldırıyor; ama tüm “yapı”nın dağına-ovasına-yaylasına, içerisine-dışarısına “kurum”lanmış milliyetçilik (et derdindeki “kasap”) bu tecridi gevşetmiyor. PKK Ankara ruhu bunu acil gündemine almak zorundadır. Yoksa, önce kendisine sonra da herkese kaybettirir. Son görüşmede Öcalan’ın gene bu “Ankara”ya vurgu yapması sebepsiz değildir.
Kendisini ve/veya etrafı aldatmanın sonu tabiidir ki hüsrandır. Öcalan, bilimsel bilgi ve verilerle beslediği savunmasında
Demokratik mücadelede iddialı olduklarını söyleyen binlerce aktivist ve milyonlarca özgürlüğe kalkmış halk gücümüz vardır. Silahlara başvurmadan da çözülebilecek sorunlara her tür cevabı verebilecek bir kitle ve militanlık gücüdür... Her tür sivil toplum ve demokratik örgütlenme ve milyonların hak talepleri ile yürünerek ülkeye özgürlük, halka demokrasi getirilebilir. Bunun için gerekli olan ... demokrasiyi içine sindirmiş, amacına inanmış, halkıyla et ve tırnak gibi bağ kurabilmiş bir demokratik siyasal önderliktir. (Bir Halkı Savunmak, 438)
diyeli iki yılı aştı. Peki niye çıkmıyor bu “demokratik siyasal önderlik”? Buna devlet mi engel? Ankara Grubu bilmelidir ve çözmelidir ki, öksürükle gelip “hapşırık”la giden “siyasal yaprak”lardan böyle bir demokratik önderlik olmaz. Buna hangi akıl, hangi yürek olur der?...
Yani iğneyi kendimize batırmanın zamanı gelmedi mi?
Bunu yapmadan devlete söylenen her söz, rantçıyı, haini, hırsızı saklayıp örtüp yaşatmaktan başka iş yapmaz. Çünkü böyle bir demokratik önderliğın gelişmesinin önündeki engel devlet değil, “yapı”nın kendisidir. Buna ihanetin ve rantçılığın “kurum”laşması mı derseniz, bürokratik aygıt mı dersiniz, yetmez kişilikler mi dersiniz, tembelliğin/bencilliğin/kariyerizmin beslediği sıradanlıklar mı dersiniz, hepsi birden mi dersiniz, ne derseniz deyin, sonuç budur.
Gözükara-görmemiş “Kürt burjuvazisi” taslaklarınca demokratik alan kötürümleştirilmiş, hadımlaştırılmış, iğdişleştirilmiştir. Yani mevcut “demokratik siyasal önderlik” üretme-başarmanın bütün yollarına cüruf gibi oturmuş, nerde biterseye kadar yemeye yatmıştır. Bu “havl” ile de, başarma sansı olacak çıkışlara, denemelere yafta yaratmada “zengin”leşmişlerdir. Bu “zenginlik” sefilleştirilmeden kimse gelişme beklememelidir. Yani asıl çalışanlar “demokratik önderlik”leştirilerek bu cüruf sökülmelidir. Bu işin hakkı da hukuku da bilimseli de, dolayısıyla başaracak olanı da budur.
Buna zaman geçirilmeden başlanmalı ve yaygın/yoğun bir “alt” eğitimi üzerinden hazırlanacak bir olağanüstü kongreyle Demokratik Toplum Girişimi’ne girişilmelidir. Başka yol bilen varsa, onlar da konuşmalı, yazmalıdır.
|