left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Mustafa İnç arrow Ek'ten Kök'ten Yazılar
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Ek'ten Kök'ten Yazılar Yazdır E-posta
Yazar Mustafa İnç   
Monday, 03 July 2006

                 BİRGÜN GAZETESİNDEN

                                                  EKten KÖKten YAZILAR


      27/ 06/ 2006 tarihinde Birgün gazetesince yayımlanan ‘’Kitap’’ ekinde kapakta manşet atılmış: ‘’Tasfiye tamamlandı mı?’’

       Ekin içeriğinde sapla samanı birbirine karıştıran, anti-emperyalizmle anti- kapitalizmi birbirinden ayrı gören sığ ‘’ulusallık’’la oynaşarak güya onlara devrimcilik ve solculuk dersi veren narsistçe yazılmış makalelere rastladım. Üzerinde laf cambazlığı yapılıp ‘’teori’’ kesilen konu İttihat Terakki, Cumhuriyetin kuruluş yılları ve İstiklal mahkemeleri…


      Türkiye’de ordunun tarihsel misyonu ve Türkiye’ye özgü jöntürk gelenekli aydın eylemciliğini bir vuruşta yerle yeksan ettiğini sanan, bu konuda da topyekun toplumumuzun ileriye açılan her kapısında ve konağında bedenlerini ve enerjilerini ateşe atmış, bedeller ödemiş ihtilalci geleneğimiz tutucu, hatta gerici ilan edilip ‘’devrimci ve cesur’’ tespitler yapılmış. Türkiye’nin asalak ve sinik burjuva pasifizmini ‘’sivil toplum’’ ilericiliğinin özü ve motoru ilan edivermişler. Sivil toplumcu sayın yazarlarımız, 1908’i, 1919’u ve 1960’ı bu tespitle bir yerlere sığdıramadıkları için de sağa sola dönüp kıvrandıkça kıvranıyorlar.


       Bundan bir hafta kadar önce Birgün gazetesinde 1980 öncesi faaliyet gösterip kapatılmış olan TSİP’in gölgedeki lideri Yalçın Yusufoğlu,  ‘’Teori’’ dergisiyle siyasi yaşamımızda 1970’li yıllarda zuhur etmiştir. 12 Mart öncesi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Sosyalist Gazetesine yanaşan, 1973- 74 yıllarında İlke ve Kitle dergilerinde yazı yazan; sınıf partisi ve sınıf örgütlülüğü üzerine tavizsiz Leninizm risaleleri üreten saygıdeğer Yusufoğlu, 12 Eylül’de sırra kadem basmıştır. Daha geçen yıllara kadar ağzını bıçak açmazken yeniden piyasaya çıkmış, ahkam kesmektedir. Saygıdeğer Yusufoğlu bizleri feyzinden mahrum etmemiş, sivil toplumcu çorba kazanının başında cumhuriyet ve devlet üzerine keşkek döverken görmek, nedense bizleri hiç şaşırtmadı. Kendisiyle 1973- 1976 yıllarına dayanan bir hukukumuz, pratik yol yürümüşlüğümüz ve kapanmamış bir hesabımız var. Bu hesap kişisel boyutta olsa, işimiz kolay. Bir dönemin devrimci dinamiklerini ve mağlubiyet sonrasının sübjektif arayışlarını bilinen mecralara kanalize eden devrimci bilgi birikimlerini çarçur ederek sonuçlandıran bu  sürecin daha boyutlu bir sosyal ve siyasal muhtevası olduğundan, bu hesaplaşmayı tüm TSİP’liler nezdinde yapmak daha anlamlı ve sonuç alıcı olacağından bu işi sonraya bırakmak daha uygun olacak. Hoş geldiniz sayın Yusufoğlu. Nerelerdeydiniz?


     Sayın entel- dantel beyler ve hanımefendiler; 1900’lü yıllarda emperyalizm aşamasına ulaşmış dünya kapitalizminin ilerici karakterini yiyerek dünyada ne kadar zorba ve asalak sınıf, tabaka ve yönetim varsa onlarla işbirliğine girip dünyayı yeniden paylaşmak için Osmanlı topraklarını: Balkanları, Kafkasları Yemen çöllerinden başlayarak tüm Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı salhaneye ve insan mezbahasına çevirişlerini kendi metropol coğrafyalarında dahi vatandaşlarının üzerinde ölümcül ateş dansları edişlerini unutmuş ve unutturulmuş görünüyorlar. Emperyalizmin kuklası durumuna sokulmuş ve girmiş Sultan Abdülhamit’in, Alman emperyalizminin yaldızlayarak cepheden cepheye sürdüğü Osmanlı zabitanı ve genç paşalarını otopsi masasına yatırarak dönemin kaosunun aydınlatılacağını sanıyorlar.


     Makalelerden birinin yazarı A. Ömer Türkeş; 19.ncu yüzyıldan 20.nci yüzyıla girerken Türkiye siyasi yaşamının önemli kavşak noktalarından biri olan İttihat Terakki Cemiyeti ve Cumhuriyetle ilgili yazılar yazılmasından ve 1919’ların güncellenip tartışılmasından pek rahatsız olmuş. Şöyle diyor:

‘’20.nci yüzyılın ilk yarısı siyasi alanın bugünkü bütün aktörlerinin hepsi de yeni bir yaradılış efsanesi uydurmak ve kendi varoluşlarını meşrulaştırmak ve anlamlandırmak için birbiri ardına kitaplar yayımlıyorlar.’’

(A. Ömer Türkeş / Cumhuriyet Tarihinde İttihat ve Terakki/ 27- 06- 2006 tarihli Birgün    gazetesi Kitap eki)

 Beyefendi bu dönemin tartışılmasından pek rahatsız olmuş. Elinden gelse matbuat üzerinde polisiye bir teşkilat kurup kimin ne yazıp ne okuyacağını talimatla bildirecekler.


     Spottan verilen bu alıntıyla bir sayfalık yazının naifliğine sığınıp köklü- köksüz tespitlerde bulunup kendisinden önce hiç kimsenin İttihat Terakki ve cumhuriyetin kuruluşuyla ilgili ‘’bilimsel’’ (!) yazı yazmadığı zehabına kapılıyor.


      ‘’II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, Tehcir, I. Dünya Savaşı, Sarıkamış bozgunu, kısacası Milli Mücadelenin öncesinde yaşanan bir dizi önemli, önemli olduğu kadar trajik tarihi olayın günümüzde sıklıkla konuşulur hale gelmesi, birilerinin o tarihi başka türlü okumaya çalıştığını, o tarihi sahiplendiğini işaret ediyor.’’ (a.g.e)


      Tarih bilimi ve birikimi konusunda marifetinin ne olduğuna pek vakıf olmadığımız üstadımız İttihat Terakki üzerine yazılmış tüm romanları- anıları elekten geçirip tasnife tabi tutarak, hepsini hoyratça çöpe atıyor. Solun ikircikli tavrını da eleştiren yazarımız, büyük bir tarih alimi ve mütefekkir olarak veriyor hükmünü:

    ‘’Bugün İttihatçılara, onların yol açtığı savaş ve kıyımlara, azınlıkları yok etme politikalarına sahip çıkma gayreti içinde olan solcuların anlamadıkları şey; anti- kapitalist,  anti- emperyalist, anti- militarist ve anti- faşist olmadan, bu dört duruşu bir arada bulundurmadan, solcu olunamayacağıdır. Emperyalizmin işbirlikçiliğine, uluslar arası kapitalizmin acenteliğine soyunmuş, şoven ve militarist bir cemiyetin savunucuları, olsalar olsalar ulusalcı olabilirler. Yoksa faşist mi demeliyim?’’  (a.g.e)


      Aman çok ürktük ve ikircikli tavrımızı hemen değiştirdik. Sayın yazar ve çevresi faşist maşist diye bizleri tecrit etmesin. En iyisi İttihat Terakki’den ve cumhuriyetin kurucu dinamiklerinden söz etmeyelim, neme lazım! Alimlerimiz neyi konuşup neyi tartışacağımızı Beyoğlu mahfillerinde tartışıp içkilerine meze yapıyorlar ya; bize de onları izlemek düşer…


    Böyle mi demeliyiz? Yağma yok beyler, hanımefendiler! Sizlere inat, Türkiye’nin orjinalitesi, kendi sosyal gidiş kanunları içinde metodolojik olarak sonuna kadar tartışılıp 1919’lar hem pratik, hem de fikri platformlarda güncellenip tarihin karanlık yüzleriyle toplumumuzu ileriye taşıyan aydınlık yüzleri yerli yerine oturtulacaktır.


     Sizlerin ve teorik ağababalarınızın 30 yıldır sürdürdüğünüz korkak, sinik, işbirlikçi burjuvaziyi ve onların sırtını dayadıkları emperyalist mihrakların oynadıkları kanlı senaryolardaki rolleri kuklalar üzerinden değil, asıl müsebbibi olan Berlin üzerinden, Londra üzerinden, Paris üzerinden açıklanarak tarih yerli yerine oturtulacak, yeniden yazılacaktır.


     Sizin tarihte dramlarda asli unsur olarak görüp göstermeye çalıştığınız İttihatçılar, Teşkilat- ı Mahsusa fedaileri, Kürt aşiretleri, Ermeni hınçaklar- taşnaklar; kanlı bir boğazlaşmanın içine sürülmüş, tarihin mağdur aktörleridir. Olsa olsa ancak en fazla feri failleri olabilirler. Asli faillerin; tarih önünde ekten- kökten yazılarla kanlı ellerinin yıkanmasına müsaade etmeyecek tarih bilinci, bugün Türkiye’de vardır; var olmaya ve de her konuda derinleşmeye, tarih bilinci üretmeye devam edilecek, bu bilinç yaygınlaştırılıp toplumumuzu tüm aydın anaforlarına karşı uyarabilecektir.


     Batı şablonuyla gözleri kamaşmış, kendi toplumunu tanımaktan aciz batı kurumlarının ve emperyalist talancı yaklaşımıyla insanları değirmen gibi öğüten güya ‘’rasyonel’’ projelerine payandalık yapan ‘’sivil toplumcu’’ şablonlarla bu toplum; izah edilemez ve anlaşılamaz. Sizin sandığınız gibi bir- iki kıytırık makale ile bu toplumun devrimci dinamikleri, dün tasfiye edilememiştir. Bugün de tasfiye edilemez.


    Tarihsel devrimci dinamikler her kaos döneminde olduğu gibi bugün de refleksleri ve sosyal gidiş kanunları gereği gündeme girmiştir. Havanda su döverek metottan ve mantıktan yoksun tarih analizleriyle tarihsel determinizmin önüne barikat kurulamaz, kurulamamıştır.


          ‘’TASFİYE TAMAMLANDI MI?’’ DERKEN NEYİ MURAT EDİYORSUNUZ?


     Jön Türklerden beri birileri (Emperyalist Batı ve onunla işbirliği içinde olan yerli ortakları) Türkiye tarihinin aydınlık yüzü olan bize özgü aydın eylemciliğini ve onun Türkiye siyasetindeki ağırlığını tehlikeli bulup tasfiye etmeyi murat etmiş, tasfiye edemeyeceklerini anlayınca da, onları karşı karşıya getirip bölüp parçalayarak kontrol altında tutmanın siyasetini ustaca yönlendirmiştir.


     Tarihin ve sosyal gidiş kanunlarının önüne geçilmez iradesi; her sıkışıklık döneminde bu aydınlık yüzümüzü tarih sahnesine sürerek kurulan tezgahları, yapılan hesapları bozmayı becermiştir. 1978 yılında yayınlanan Yol dergisinin en belirleyici yazılarından biri olan , sayın Sarp Kuray tarafından yazılan ‘’Tarihsel Devrimciliğimizden Sosyal Devrimciliğimize’’ yazısında bu tarihsel dinamikler şu şekilde tanımlanıp tarihe not düşülmüştür:


    ‘’Gençliğin içinden çıkan örgütlenmelerin yapısı ve işleyişi yukarıda açmaya çalıştığımız nedenlerden dolayı aşiret yapılanmalarının karakteristiklerini andırır.


       İLKEL sosyalist bir ruhla oluşturulan birlikler gerek oluşturanların insan maddeleri –ki hepimiz sınıflı toplumun insanıyız- gerekse içinde ilk şekillenme dönemlerinin ‘’kandaş’’ özelliklerini kaybederler. Zaten böyle bir doğuş ölümünü de içinde taşımaktadır. Çünkü yeni ve orijinal bir yapılanma yoktur ortada.Daha önce varolan geleneksel ilişkilerin veya üniversitelerdeki mücadele arkadaşlıklarının sosyalizmle rönesansa uğratılması sözkonusudur. Bir araya gelen çeşitli eğilimler – siyasi eğilimlerden söz etmiyoruz- zaman içinde doğal iş bölümüne girip topluluk içinde bu eğilimlerine göre yer alır ve işlev görmeye başlarlar.


      ‘Bilim’ (kitap) bazılarının, ‘silah’ bazılarının tekelindedir. Gelişme dönemlerinde henüz bezirganlaşma başlamamışken, kitaba ve silaha sahip olanlar kolektif bir ruhla davranırlar. Silah, yani militan güç siyasete yol açıcılık eder, yığınlarla ilişkinin gelişmesini sağlar. İşin bilimini yapan ‘teorisyenler’ ise açılan yollarda kurulan ilişkileri resmileştirip örgütler. İlk bakışta doğal ve olumlu gibi görünen bu işleyiş ve işbölümü, gerçekte bilimin ve mücadele ruhunun bir sentezi değil, kitapla kılıcın ‘ittifakı’dır. Bu ittifak genişleme doğal boyutlarına erişince veya dışarıdan gelen darbeler nedeniyle durunca ortaya çıkan bunalımlarda çabuk bozulur. İş yapmış, dolayısıyla hata yapmış ‘silah’ dün buna rağmen başarıların görünürdeki sembolü iken mağlubiyet konağında bu kez günah tekesi olur. Diğer bir deyişle ‘düşenin dostu olmaz’a uğratılır. Dövüşmekten bir türlü fırsat bulup edinemediği bilim, bu konakta kendine karşı bir silah olur. NİZAMCI KARAKTER, İHTİLALCİ KARAKTER’den kaleminin hakkını istemektedir. Kimse kimseye ‘hakkını’ vermez ve ayrılık gelip çatar. Ayrılık sonradan kendine ideolojik kılıflar bulur. Revizyonizm, oportünizm, maceracılık suçlamaları ortalığı kaplar. Nizamcılar kendilerine yeni bir kılıçlı, ihtilalciler de yeni bir kitaplı bulurlar ve yeni gruplar ortaya çıkar.


     BASİTLEŞTİREREK anlattığımız bu süreç Türkiye’de kandaş bir ruhla kurulan örgütlerin giderek bezirganlaşmasının ve ayrışmasının hikayesidir. Bezirganlaşma ve ayrışma böyle antika sınıfsız gelenekli topluluklar için kaçınılmazdır. Ne var ki topluluk, insanları eğitip öğütecek, ortaya çıkan sorunları kendi içinde çözecek modern mekanizmalara sahip olmadığı için önlenemez de. İşçi sınıfı ideolojisinin şart koştuğu insan- insan, insan- örgüt ilişkileri bir türlü kurulamaz. En dürüstçe ilişkilerin yerini bile zamanla gizli düşmanlıklar, kariyerist eğilimler almaya başlar. Gerçi her örgütlenmede, en moderninde bile, sınıflı toplumda yaşamanın bir sonucu olarak bu tür eğilimlerin varolması kaçınılmazdır. Böyle aykırı davranışlara önlem olarak getirilmiş tüzüklerin varlığının altında da bu yatar. Ama sözünü ettiğimiz antika yapıların bu tarz eğilimlerle mücadele için koydukları tüzükler uygulanamaz da. ÇÜNKÜ DAVRANIŞLARLA TÜZÜK MADDELERİ DEĞİL, İNSAN MADDESİ İLE TÜZÜK MADDESİ ARASINDA BİR ÇATIŞMA VARDIR.  Nedenleri bilinemediği için de önlem alınamaz.


    İnsanları her şeye rağmen bir arada tutma eğilimi ‘tüzüğü uygularsanız bir kişi kalmaz’ gerçeği ile birleşince sözünü ettiğimiz özellikteki yapıların binlerce yıldır insan ilişkilerini düzenleyen kuralları bir GİZLİ TÜZÜK olarak ilişkilerde egemenliğini kuruverir. Resmi tüzük bile gizli tüzüğe tabi olarak işlev görmeye başlar.

    (Yol dergisi / Eylül 1979 / Tarihsel Devrimciliğimizden Sosyal Devrimciliğimize)


    Emperyalist- kapitalist dünyanın yaratılmasında öncü rolü oynayan burjuvazinin devrimci misyonu ile o süreçte yaratılmış olan kurumların burjuvaziye tabiyeti ve onların

sosyal- tarihsel dokusunu bizden tamamen farklı kılan bizim toplumumuzun kapitalizmle tanışmasını, emperyalizm aşamasına yani Batı burjuvazisinin gericileşmesine denk düştüğünü atlayarak yapılacak her türlü tahlil Batı kurumlarıyla bizdeki kurumların temel farklılığını ve onları determine eden sosyal gidiş kanunlarını görmemeyi gerektirir ki; tarih yazıcıları için bu göremeyiş, başlı başına bilimsel körlüğün nedeni olarak karşımıza çıkar. Kendi sosyal gidiş kanunları içinde araştırılıp incelenmeyen ve teorize edilmeyen hiçbir tarih yazımı, aydınlatıcı bir işlev göremez.

 

                            SOL AĞIZLI KALPAZAN TARİH YAZICILARI


     


      Tarih üzerine yazı yazmak, sorumluluk sahibi insan için kolay iş değildir. Kendi siyasal ve sosyal yaşamını namusluca kritiğe tabi tutma basiretinden yoksun kısmi kalem erbabı ne olduysa son yıllarda tarih konusunda alim oluverdiler, ahkam kesmeye başladılar.


        Tarih konusunda kalem oynatmayı, fıkra yazarlığıyla karıştıran beyefendilere ve hanımefendilere evvelemirde bir hatırlatmada bulunmakta yarar görüyorum.


         Tarih yazımı, kolektif bir emek sonucu oluşur. Sosyal bilimlerin anası olan tarih bilimi, bilim olma vasfını, bir yanıyla birikim bilimi olmaktan alırken, hergün yeni olgular ve buluşlarla zenginleşip yeni sorgulamalarla yeniden üretildiği için bilim olma karakterini taşır.

Tarih yazıcısı mantık ve metodolojisini zikretmeden olayları o anki görüntülerine ve sübjektif haleti ruhiyesine göre kaleme alma sorumsuzluğu gösteremez. ‘’Tarih yazmak, tarih yapmak kadar zorlu bir iştir.’’ Özdeyişi de bu sorumluluğu pekiştirmek açısından anlamlı bir ifadelendirmedir.


         Hele politik ve ideolojik manüplasyonlar adına magazinsel yazılar döktürmek, tarih yazımı gibi bugünü ve yarını yakından ilgilendiren sorumluluk gerektiren bir işi politik tellallığa indirgemek; en hafif deyişle toyluktur, kalpazanlıktır.


-    Marx ve Engels’ten bu yana Tarih Yazmanın Kriterleri Zorlaşmıştır.

Bilimsel sosyalizmin mimarları olan Marx- Engels, mantıklarını tarihsel maddeciliğin sebep- sonuç ilişkileriyle dizayn ederken yöntemlerini de diyalektik maddeciliğin kurallarıyla bezeyerek ete- kemiğe kavuşturmuşlar, eserlerini böyle üretmişlerdir. Bir sosyal olayı, bir tarih olgusunu analiz edip sonuçlar üretirlerken kendilerinden önceki tüm bilgi ve birikimlere saygılı olmuşlar; hiçbir sübjektif emeği yok saymadan, kendilerinden önce veya kendi döneminde üretilmiş teorik tespitleri, alıntılar yaparak, bilim ahlakına uygun eser ve sayfa numaraları verilerek Diyalektik Tarihi Maddeciliğin kurallarından; bir başka ifadeyle sosyal gidiş kanunlarından taviz vermeden; bir peşin ideolojik saptamayı- yaklaşımı- ispat için değil, yapılan analizler neyi nasıl açığa çıkarıyorsa onun izini sürerek ve bu analizlerin sonunda ortaya çıkan verilerle senteze gitmeyi tarihsel objektiflik olarak değerlendirmişlerdir. Yoksa bir politik konakta bir siyasal konumlanışı meşrulaştırmak için ne abartıda bulunmuşlar, ne de olguların farklılığını yok saymışlardır. Diyalektik ve tarihsel maddeciliğin ustaları, olguları sosyal sınıflar temeline dayandırıp toplumsal ilişkiler yumağını çözümlerken de üretici güçler ve üretim ilişkilerini hiçbir olgunun ele alınışında göz ardı etmeden analizlerini yapıp, sebep ve sonuçları buna göre tanzim etmişlerdir.


        Onun içindir ki Marx ve Engels’ten sonra tarih yazmak; anı yazmaya, hikaye okumaya benzemez. Çünkü onlardan sonra tarih yazmak, ciddi kriterlere bağlanmıştır. Bir tarihsel olayı, kurumu, sosyal sınıf ve kümeyi, kişiyi veya siyasi oluşumu analiz ederken; sayılan bütün bu tarihsel aktörleri ve olguları üretim güçleri ve üretim ilişkileri ışığında ele alıp analiz etme zorunluluğu vardır:

        1- Ele alınan tarihsel olgu veya olay, hangi teknik üretici güce ve birikime dayanıyor?

        2- Hangi sosyal sınıf ve zümrenin kendini nasıl ifade ediyor?

        3- Hangi coğrafyada, nasıl avantajlara veya dezavantajlara sahip olarak tarih sahnesine giriyorlar?

        4- Hangi sosyal ve tarihsel konaklardan geçerek kolektif reflekslerini nasıl gösteriyor veya nerelerde tıkanıklıkla yüzyüze kalıyorlar?


        Bu sorulara ayrı ayrı cevap vermeyen tarih yazımı, güdük tarih yazımıdır.


        Tüm bu kriterleri cevaplamayan, sebep- sonuç ilişkilerini bu ölçülerle ayrıştıramayan tarih çözümlemesi; tarih çözümlemesi olmaktan çıkmakta, tarih adına yazılmış çalma- çırpma cümleler ve paragraflardan oluşmuş sol ağızlı hikaye okumalara dönüşmektedir.


        Reddiye yazmak, daha önce yazılan tarih yazılarını ve birikimlerini yok saymak çok radikal ve çok sol görünse de tarih adına, bilim adına bir değer ifade etmez. Sosyalizm bilimi de, tarih bilimi de birikim bilimidir. Birikimlerin inkarı ve yok sayılması üzerine değil, tarihsel birikimleri yeni verilerle, yeniden yeniden gözden geçirerek, dünü karanlıklar ve sisler ortamından gün yüzüne çıkarma uğraşısıdır. Belli bir metoda ve mantığa sahip olmayan, bunu açıkça deklare etmeyen tarih yazıcıları, olsa olsa fıkra yazarı veya tarih üzerine muhabbet yapan boşboğazlar konumuna düşerler.


       Tarihsel maddeci mantığı ve diyalektik maddeci metodu tanımamış olanlar için üretici güçleri ve üretim ilişkilerini göz ardı ederek tarih yazmak affedilebilir. Ama sosyalizm adına, sol adına caka satıp hiçbir kritere sahip çıkmadan veya öne sürülen ölçütlere eleştiri açıp yerine yeni kriterler koymadan çalakalem tarih yazmak, kendisinden önce yapılmış tarihsel birikimleri susuşa getirip sağdan soldan çalma birikimlerle onların içeriğini boşaltarak tarihçi çalımlarıyla ortada dolaşmak; bilim hırsızlığı, bilim bezirganlığıdır.


       Tarih söz konusu olunca bu bilim bezirganlığı tekil bir kompleks tezahürü olmaktan çıkar, sosyal sınıflar savaşında ve siyaset arenasının acımasız kurallarının çalıştığı kavgada, psikolojik harbin düşman eline geçmiş mühimmat deposu durumuna düşülüverir.


       Anı yazmak ve yakın tarihle bile hesaplaşmanın çok ciddi sorumluluk gerektirdiği günümüzde, eline kalem alıp tarih yazan, özellikle yakın tarih üzerine yazı yazanların emperyalist- kapitalist sistemin her alanda salvo atışlarına tabi tutulan ülkemiz coğrafyasında daha namuslu, daha titiz ve kişisel arazlardan arınarak sosyal sorumluluğun bilinciyle kaleme sarılmaları zarureti vardır.


       Reddiyecilik bayrağını dalgalandırarak Osmanlı’nın çöküş yıllarına denk düşen İttihat Terakki ve cumhuriyetin kuruluş dönemlerini yeniden ele almak adına politik ortama pompalanan tarih risaleleri, tarihsel birikim adına bir değer ifade etmekten çok bugünün politik açmazlarına yönelik ortaya sürülen egemen sınıf politikalarının arka planını tahkim etmekten başka hiçbir işe yaramaz.

        


        

        

         

 

 
Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Ek'ten Kök'ten Yazılar ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right