|
Aslında çok da beğenerek dinlerdim Sibel Can’ı; ta ki bu resmi geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayınlanana dek… Hele lale devriyle ilgili şarkısı, hayli hoşuma giderdi. Hani şu ‘’Lale devri çocuklarıyız biz, Zamanımız geçti. Aşk şarabından kimbilir en son Hangi şanslı içti?’’ Dediği ‘’romantik’’ şarkısı yok mu? Bir hayli beğenerek dinlediğim bir şarkıydı. Üstelik bu yıl İstanbul da ‘’Lale yılı’’ ilan edildi kent yönetimi tarafından… Her yer lalelerle donatılmaya çalışıldı bu nedenle… Arkadaşlarımızla bir sohbete dalmışken resme ilk dikkatimizi çeken, kendisi de bir sanatçı olan çok değerli bir arkadaşımız oldu. Fotoğrafı görür görmez, homurdanıp söylenmeye başladı. Sanırım kendisi de bir sanatçı olduğu için- ‘’uçurtmaları vurdurtmak istemeyen’’; bunu yalnızca rol gereği değil, gerçekten istemeyen bir sanatçı olduğu için- gururuna dokundu Sibel Can’ı bu pozda görmek, bu türden bir konuya malzeme olduğunu okumak. Ve galiba kendi mesleğine, meslek onuruna hakaret edilmiş gibi bir hisse kapıldı. ‘’Sanatçı duyarlılığı’’ bu olsa gerek! O günden beri ne Sibel Can’ı görmek ya da dinlemek gelmiyor benim de içimden… Çok sevdiğim ‘’Lale Devri’’ şarkısı da eskiden olduğu gibi romantik gelmiyor artık. Lale devrinin; kendi zamanında Avrupa borsalarını krize sokan birbirinden güzel renk ve görünümdeki lale bahçelerini; resim, şiir, mimarlık, minyatür, bilim alanındaki gelişmeleri de hatırlatmıyor artık. Bardağın bu ağzına kadar doluymuş gibi görünen tarafının ardındaki sefahat ve lüks düşkünlüğünü, zulmü ve derebeyileşmeyi, zevk ve safa uğruna yabancı ülkelere bağımlılaşmayı, bu gerçekliğin ezdiği, açlığa- sefalete- cehalete mahkum ettiği yığınların çektiği her türden eziyeti hatırlatıyor… ‘’Lale Devri, Osmanlı Devleti'nde, 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren dönemdir. Bu dönemin padişahı III. Ahmet, sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'dır. Zevk ve sefa devri olarak bilinir. Adını, o dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve zamanla ünü dünyaya yayılan lale çiçeklerinden alır. Osmanlı Devleti ilk defa bu devirde batıdan bazı yenilikleri almaya başladı. Nedim, Lâle Devri'nin günlük hayatını ve İstanbul'un tasvirini aşağıdaki unutulmaz mısralarla yapmıştır: Bu sehri Stanbul kî, bî müslü bahâdir; Bir sengine yekpare Acem mülkî fedadir. Bazari hüner madeni ilmü ulemadir.’’(Vikipedi) Galiba şair Nedim, fena halde yanılmış. Bu yanılgısını hayatıyla ödemiş. Yanlış hatırlamıyorsam Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil İsyanında, cahil ayaktakımı isyancıların elinden o da kurtaramamış canını… Zaten aslında dönem, Osmanlı açısından bir gerileme ve teslimiyet dönemi. Pasarofça Anlaşması, bunun kabulünden başka bir şey değil. ’’ Pasarofça Antlaşması neticesinde ortaya çıkan barısı iyi kullanmak isteyen Osmanlılar, artık Avrupa karşısında savunma durumunda kalacağını anladığından, Balkanlardaki sınır kalelerini tahkim etme, bölge halkını yanında tutmak için vergileri azaltma siyaseti uygulamaya ağırlık vermekteydi. Damat İbrahim Paşa, Osmanlılara üstünlük kurmuş olan Avrupa'yı her yönüyle tanımak için Avrupa başkentlerine elçiler göndertti. 1718- 1730 yılları arasındaki bu dönem, sanatta lâle motifinin işlenmesi sebebiyle "Lâle Devri" adıyla anılmaktadır. Bu dönemde matbaa açılması, çini ve kumaş fabrikası kurulması gibi bazı müspet yenilikler yapılmışsa da, III. Ahmet ve saray çevresinin şaşaalı eğlenceleri ve harcamaları huzursuzluğu artırmaktaydı. Damat İbrahim Paşa'nın, İran'a karşı başlatılan savaşta (1722) kesin netice alamaması ve uzayan savaş esnasında Tebriz'in sadrazamın gizli emriyle İran'a terk edildiği haberi, muhalefetin harekete geçmesine yetti. Patrona Halil Ayaklanması'nın patlak vermesiyle bu dönem sona eriyordu. Damat İbrahim Paşa ve yakınlarıyla Sultan III. Ahmet asiler tarafından katledildiler (1730)’’ (enfal.de-Lale Devri) Aslında bu devirdedir Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından ilk matbaanın kuruluşu. Kütüphaneler açılıp Batı ve Doğu eserlerinin tercüme edilişi, yeniçerilerden itfaiye teşkilatının kurulması. Kumaş, kağıt, çini fabrikaları, imar ve bayındırlık işleri… Ama nalıncı keseri gibi hep bir avuç tefeci- bezirgan ve emperyalist kompradora yontan ilerlemelerdir bunlar. Hatta ‘’matbaa ve ilim’’ bile… Ve Patrona Halil İsyanı, bu huzursuzluklar nedeniyle meydana gelmiş ‘’kara- cahil’’ ayaktakımı ayaklanışıdır. Neden ve nasıl mı? ‘’Tarihte toplumu organa benzetenler, tarihi canlı bir insan varlığı saymaları bakımından belki de kısmen haklıdırlar. Organ gibi, tarihi yapılar, medeniyetler ve devletlerde kolay kolay ölmeye razı olmazlar. Bir toplumun ölümden kurtulması için tek çare; damar sertliğinden ihtiyarlamış hale gelen şeklini atıp, yeni bir düzene geçmesi, yani devrim yapmasıdır. Devrimini başaramayan toplum, kör kuvvetlerin esiri halinde kör döğüşüne benzeyen isyanlara düştü mü, bu isyanlar, insanlığa bir diriliş, rejeneresans (yeniden filizleniş) getirmek şöyle dursun, bilakis, mevcut filizleri yolarak, her türlü tepki kabiliyetini yok ederek, büsbütün daha geri bir sisteme yuvarlanışı getirir. Buna irtica denir. İki rahmetten biri: Ya devrim için silaha sarılmak; yahut sarılıp da muvaffak olamadın mı: Gericiliğin en koyusuna tekerlenmek.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Osmanlı Tarihi) Bu prose ise hep aynı biçimde işler. Milenyum çağı denilen 21.nci yüzyılda bile… Çünkü kadim tefeci- bezirganlık, zamanında tüketilmek bir yana emperyalizmle domuz topu olup enikonu azıtmıştır. ‘’Osmanlılık, yavaş yavaş teşekkül eden büyük toprak sahipleri sınıfının emri altına girdi. Eskiden yani dirlik düzeni üstün rejim iken, toprakların kontrolu subaşı, sancakbeyi, beylerbeyi, vezir gibi devlet memurlarının elinde idi. Şimdi ağalar, beyler ve paşalar büyük toprak sahiplerinin eline bakmaya, yahut arazi sahibi olmaya mecbur kaldılar. Çünkü resmî devlet memurlarının üretim temeli üzerindeki tesirleri kalktı. Toprak ekonomisi doğrudan doğruya mâlikâne ve evkaf sahiplerinin eline geçti. Mâlikâne ve evkaf demek, eskiden topluma ait toprakların, şimdi din veya devlet efsuniyle başları haleleşmiş, devlet adamında kavuklaşmış, din adamında sarıklaşmış birtakım şahıslara geçmesi demekti. Üretim temeline, toprağa hakim olan sarıklı veya kavuklu mukataacılar, gerek toprakta çalışan çiftçi ve halk tabakalarına, gerekse, toprak ilişkilerinden tecrit edilmiş beylere ve paşalara dirlikler dolayısiyle de tüm topluma egemen oldular.’’(a.g.e) Topraklar derebeyileşmiş tefeci- bezirganlığın elinde ‘’rant yağmacılığına’’ uğratılır da, kültür bakir mi bırakılır? ‘’… Süleyman Kanunîye kadar, Osmanlı kültürlüleri, bugünkü ana dilimiz olan türkçenin gayretli kurucularıdırlar. Tekke edebiyatından tarih ilmine kadar her bahisde: halka inmek, halka anlatmak için uğraşdıklarından, öz türkçeye dört elle sarılırlar. Orta Asya'dan yeni gelmiş, göçebeliklerini temamiyle kaybetmemiş bir toplum İslâm medeniyeti gibi ömrünü doldurmuş, kargaşalı kültür mahşeri ortasındadır. Bu şartlarda öz türkçeyi kullanmanın güçlüğünü Türk dili kurucuları pek iyi bilirler….. …. Miri topraklar kesim düzenine girince, Osmanlı idaresi kitlelerin bir çırpıda halkla temasını kesti: araya giren tufeyli zümre ve sınıflar çoğaldıkça, Osmanlı sistemi halktan uzak ve halk düşmanı kesildi. O zaman, hakim edebiyat da bu modaya uydu: Halk edebiyatı olmaktan çıktığı ölçüde türkçeden kaçtı…. ...Nazımda, Bizanskâri tumturaklı lâkırdı: "tarzı kadim" öyle bir şeydi: "Ey payebend dâmına kayd nam ve teninin "Ta ki havai meşgulei dehri bi dertın?" "Ey öneğilme kaygusu" denilen tuzağa ayağını kaptırmış kimse: Dünya işini hava cıva sayan bu iki mısralık 13 kelimeden bir tanesi bile türkçe değil! Zaten o devirde Osmanlı kültürlüsünün sayısı bir avuç değil, bir tırnak altı kadar yeri ancak tutar. Öyle bir yerde bunların kullandıkları dil öyle içine girilmez imtiyazlı bir ehram kılığına sokulursa, insan kafasının hayrını görmeli. Türkçe, türkçelikten çıktı: "Osmanlıca" oldu. Fakat bu, kadim imparatorlukların, bir çok aşiret lehçeleri üstünde gelişen müşterek kavim dili değildi. Meselâ Yunan yahut Roma medeniyetlerinin dilleri topluma mâl edilmişti. Osmanlıcanın divan dili, bir "Hizb'i yalil"in sınırını aşamazdı. Fakat o hizb'i yalil için bile, o dil, bir kapalı tarikata mahsus ayin dili kabilindendi: Osmanlı kültürlüsü yazarken o dili ağdalandırıp gevelerdi; ama konuşurken insanlar gibi: Türkçe konuşurdu. O yüzden Osmanlıca, bin bir dil ve şivenin sentezi değil, uydurma bir marifet argosuydu. Neden bunu yapıyorlardı? Sosyal gerilik zihinleri o kadar bunaltmış ve afyonlamıştı ki, derebeyleşme o derece beyinleri kemikleştirmişti ki, Osmanlı kültürlüleri niçin halktan gizli argo kullandıklarını sıkılmadan itiraf ediyorlar, daha doğrusu, lafımızı halk anlamıyor diye öğünüyorlardı.’’ (a.g.e) İrticai isyanların bir nedeni, o zamanlarda da ‘’köyden kente göç’’ müş. Bakın şu gün yaşadığımıza benzer bir toplumsal çözülüş prosesinde zamanın Osmanlı’sında neler olmuş? ‘’Derebey baskısı altında Osmanlı toplumunun çürüyüş ve dağılışında Sentrper (alelmerkez: muhitten merkeze) çözülüş prosesine tipik örnek, toprağında tutunamayan köylünün büyük şehirlere kaçışıdır. "Ekser nâs, vatanlarında sel'i emniyet hasebiyle meyüsen evlâd ve eyalleriyle ve metahil olmayanları münferiden her tarafdan astanei saadete nakil ve hücum" (A. T. Nizam Devlet Hakkında) etmeğe başlar. Bu taşradan İstanbul'a akın hamlesi masallara girer. "İstanbul'un kaldırımları bile altındandır." deyen köylüler; köyünü, tarlasını bırakıp koşan çiftçiler İstanbul'a varınca, oranın da taşdan, toprakdan olduğunu görüp şaşarlar. Lâkin sonra sonra ufak tefek el ve ev işleri, hizmetçilikler, uşaklıklarla beş, on para tedarikine alışırlar. Bu masal, kadim Roma kentlerinde, her sabah zenginleri yerden selâmlayarak sadaka dilenen ayak takımının ezeli hikâyesidir. Osmanlılık, derebeyleştikçe, kadim Roma'nın yoluna girmiştir. Payitahtlara akın eden bu aç ve şuursuz ve teşkilâtsız kara kalabalık, büyük şehirlerde üretimi veya sanayii arttıran prosperitenin fedailer kitlesi olamaz. İçine termit adlı çöl karıncası düşmüş ağaç gövdeleri gibi şehirleri çürüten, gayrımüstahsıl "Kul" veya "ayak takımı" hazır yiyiciler haline girer. İmparatorluğu içeriden yıkmakta bire bir olan, bir nevi içeriden Coup de grace (Son öldürücü vuruş) yapan ayak takımı ayaklanmalarına kaldırım malzemesi hazırlar. 1 - Kalabalık Ayak Takımı : Başkentlerin kalabalıklaşması, modern şehirlerin büyümesine benzemez. Modern çağda dahi, köye kapital ilişkileri girdikce, küçük mülkler sahiplerinden başka ellerde birikir. Bu küçük mülklerin tek elde toplanışı sermayenin ilk birikişi üzerine köylüler şehirlere akın ederler. Buna Proleterleşme deniyor. Orta çağ payitahtlarına olan ayak takımı akını şekilce proleterleşmeğe benzer. Esasda onunla taban tabana zıddır. Proleterleşen köylü ve esnaf, modern şehir endüstrisinin gelişimi ölçüsünde üreticileşir: Fabrikalara girip yaratıcı faaliyet yapan bir sosyal sınıf haline girer. Kadim çağlarda, başlıca üretimin temeli toprak ekonomisine dayandığı için toprak ekonomisinin çöküşü, ister istemez şehir hayatını temelsiz bırakır. Şehire akın eden kalabalık, orada üretici olmak şöyle dursun, büsbütün tufeyli, köksüz, dilenci ve soysuzlaşır. Başkentin ayak takımı, oradaki ayan, mansıplı, tefeci - bezirgânların sofralarından artacak kırıntılarla geçinmek zorundadır. Bu yüzden payitahtlarda "illeti müteaffine" (Kokmuş salgın hastalıklar) ve yangınlarla, kör döğüşüne dönmüş arbedeler birbirlerini kovalar. Asayiş sıfıra iner. Ayak takımının artışı, kent hayatı için korkunç ölçüleri bulur. İktidarın siyaseti, başkenti kalabalık nüfusa elverişli ve o nüfusu besleyecek şekilde imar etmekten çekinir. Meselâ, Sultan Süleyman Kanunî, İstanbul'a kırk çeşme suyunu getirttiğine bin pişman olur. Halbuki Selim III devrinde: "İstanbul'a tecemmü eden nasın kesreti ol vakitten (Kanunî devrinden) on beş, yirmi misli ziyâde." (A. T: Nizam Devlet Hakkında) dır. O zaman, imparatorluğun kendi kendini yeme (Otofaji) ye varan lanet çenberi (fasid dairesi) dönmeğe başlar. Ve büyük payitahtlar memleket bünyesinde gerçek birer kanser haline girerler. Merkezi idare artık bütün memleketi bir yana bırakır. Kendi burnu dibinde kendisi için en büyük tehlikeli bir afet olan başkenti beslemek ve kollamaktan başka kaygı besleyemez. 2 - Rezil Çenber (Cercle Vicieux) : Başkent gittikçe artan ve arttıkça üretici olmaktan çıkarak hazır yeyicileşen o müthiş kalabalık ayak takımını aç bırakıp isyana yol açmamak için, birbirini doğuran iki çeşit kuruma baş vurur: 1- İhtisap (Belediye) ağalığı, 2- Mubayacıyan. Her iki kurum da, temeli köy üretimi olan bir toplumda, kalabalıklaşan merkezlerin sosyal yapıyı nasıl habis bir ur gibi emip zehirlediğine en klasik örnek olur. a) İhtisab Ağalığı : Bir çeşit belediye işleri demektir. Bunun ilk iktisadî görevi: Başkenti beslemektir. Osmanlı imparatorluğunda her yeni müessese, yeni bir hazır yeyiciler zümresi yaratıp, üretim temelini çökerten yeni bir yön olmuşdur. İhtisab ağalığı başka türlü olmadı. Başkenti besleyeceğim diye, bütün el attığı köylerle komşu köy ve kasabaları kendi özel zılgıt ve soygunu ile ezdi. İstanbul'un emrinde köleleşdirip çökertti. Çünkü bu bir ekonomik ilişki değil, derebeyi zorbalığı idi: "İhtisab ağası gibi halkın malzemei umur ve maaşı zaruriyelerini fikir ve endişeye mecbur ve ekseriya tahrir olunan evamir'i aliye dahi bu maddeye mahsus olmakla ihtilâl ahval'i mülke mevadd'i dahman kerp (tasa) ve civar İstanbul'da vaki bedân (kötüler) emsar (şehirler) ahalisini dahi, ancak nefsi İslâmbola medar olacak tedarik'i malzemei İslâmbol ve astaneye nakil zehair ve kerasto ve fehum ve hatb hıdematına hasr'ı evkaf ile etrafın harabiyetine badi olup." (A. T. Hediyesi Nizam Devlet Hakkında). b) Mubayaacıyan : İhtisab (belediye) işleri de bütün öteki Osmanlı iktisat işleri gibi: Tefeci - bezirgân sermayenin emrinde yapılan kesim işidir. Netekim: "İstanbul ihtisabı otuzsekizbin kuruş bedel ile iltizam olunur bir mukataadır." (1242 Muharrem sonunda "1826" basılan ihtisab ağalığı nizamnamesi). Şu hâlde bütün mukataaların işletilmesi nasıl ikinci el olan Mültezimlere düşüyorsa, ihtisab işlerinin mültezimliği de "Mubayaacıyan" (satın alıcılar) adlı yeni bir zümreye verildi. Kesim düzeni ile berâber devlet, üstün ve aracı zümreleri zenginleştirmeye yarar bir aygıt haline girmişti. Onun için her kârlı iş, hem aynı mekanizma ile üst tabakalara kayrılıyordu. Başkenti besleme işi miriden yapılacak dendi mi, devlet, bu alış verişin geliri ile yeni bir zümreyi daha yetiştirip doyuracak manası anlaşılabilirdi. Bu yeni zümrenin geçimi ve çapulu ister istemez biricik temel üretim yapan köylü kitlelerinin sırtına binecekti. Bu hal, köy ve kasabaları bir kere daha soyup örene çevirecekti: "Bahusus lahm ve şûhûm vesair malzemeden madâ kâffe nasa kâfi nân'ı aziz tedariki zımnında devlet aliye miri anbarla nebbâş ve canib'i miriden mubayaa hususuna mecbur olmakla, emri mubayaa dahi mubayacıların tama ve hıyâneti takribiyle harabı memlekete ve perişan'ı ahval'ı raiyete bais bir halet namla yer olup." (A. T. Hediye Nizam Devlet Hakkında). Mubayaacı soygununun biçimlerini ve kertelerini yukarıda görmüştük: Buğday üretici köylüden zorla ucuza (maliyetinden çok aşağı fiyatla) satın ahnıyor, tüketici halka gene zorla dört, beş kat bahalıya satılıyordu. Neticede: Bir avuç adam payitahtlarda Karunlaşup kâşaneler kurarlarken, bu çapula dayanamayan köyler ve köy ekonomisi çöker: "Canib'i miriden verilegelen meblağı fıkarayı raiyet ahz etmekde değil, kenduları bedellerinden vafr hasar." (A. T. Nizam Devlet Hakkında) uğramakdadırlar. Bu hâl en sonunda şehirlerin medeni manada büyümesinden ziyade kanserleşmesini getirir. Osmanlılıkda sırasiyle üç başkent oldu: Bursa, Edirne, İstanbul. Şüphesiz saltanatın en fazla biriktiği bu merkezlerde kanserleşme çok daha fazla idi. Ama, bütün Osmanlı kasaba ve kentleri az çok kanserleşmekten kurtulamadı. Kentlerin kanserleşmesi Selim II devrinde son mertebesini bulur.’’ (a.g.e) Sanki tarih değil anlatılan, bugünün bir tasfiri yapılıyor bu satırlarda… Devam edelim: ‘’Tarihde her çöken rejim: kendi ölüm belenmesine "yeni nizam" adını koymuştur. Lâkin bu "yenilik" daima ya göçebe ruhundan kalma, yahut halkdan gelme demokrasi geleneklerini kazıyıp atmakdan ibaret kalmışdır. Nazilerin "Yeni Nizam"ı Osmanlılığın "Nizam'ı Cedid"i bu bakımdan birbirlerine pek benzerler. Her ikisi de tarihin gidişini durdurmağa çalışırlar. Korkakca zorbalık veya zorbaca korkaklık örneği olurlar. "İhtisap ağalığı nizamnamesi" de: Ya, esasen bin bir parça olmuş insan topluluğunu bir kere daha bölerek birbirlerine düşürmek; yahut birbirlerine düşman unsurları bir çuvalın içine doldururcasına loncalara haps etmek; bu iki yol yetmeyince, saf zorbalıkla kan içiciliğe baş vurmakdır. ‘’ (a.g.e) Neymiş bu iki yol? Aslında hiç de yabancımız değil. Neredeyse ezberlediğimiz hatta;2 kere 2nin 4 ettiğince: ‘’A. Bölerek Hükmetmek : Bir İngiliz keşfi değildir. Eski bir zalim usulüdür. Osmanlı toplumunda üstün devlet zümreleri bile kat kat birbirine zıtlaşmışdır. Lâkin, bilhassa başkentledeki kalabalık başlıca üç türlü parçalanışa uğratılır. 1 - Hür - Köle ayırdı : Nizamnameye göre "Esircilerin fürûht ettikleri (sattıkları) gûlam ve cariye denmeyen ve hileye dair mefasitleri vuku bulmakda ve bazan sattıkları esirlerin içlerinde ahrâr (hürler) zuhur eylemekde olduğundan..." Demek vatandaşlar evvelâ hür ve köle diye ikiye bölünmüşdürler: Tabii kölelerin herhangi bir insanlık hakları ağıza alınamaz. Lâkin, bir defa tutunan kölelik müessesesi, gittikçe o kadar azgınlaşır ki, hür insanları da zorla köleleştirmek mümkün olur. Bu, Nazilerin harp esirleri yanında, sivil ahaliden rehin şeklinde köle almasına benzer. 2 - Müslüm - Gayrimüslüm Ayırdı : Faşizmin Yahudi düşmanlığı, Hıristiyan çoğunluk vatandaşla, Hıristiyan olmayan azınlığı birbirine düşürmek gibi, farmason veya muhalefet düşmanlığı da Hıristiyan halk içinde, iktidarın işine gelmeyenlere karşı kin güdülmesini sağlar. İhtisap ağalığı nizamnamesi bu oyunun eski mevcutlarındandır. a) Osmanlılıkda resmî din Müslümanlıkdır. Faşizim Yahudileri umumi yerlere, hamamlara ve ilh sokmaz; uzakdan tanınmalarını sağlayan damgalar taşıtır. İhtisap ağalarının "beynamaz"ları (namaz kılmayanları) kovalamaktan sonra gelen en önemli işleri de; hamamlarda kâfire hiç nalın verdirmemek, Müslüman peştemalını kuşandırmamaktır. Böylece insanlar, çıplak iken bile birbirleriyle üstlük altlık durumuna düşerler: "Ve hamamlarda kâfire vıerdikleri peştemalı vesairenin Müslüme verilmemesi ve Müslüm ile kâfir hamamlarda dahi tefrik ve temyiz olunmak üzere kâfire hamamda nalın verilmemesini" (nizamname) sıkı sıkıya tenbihler! Giyinik iken ise, "ehli zimmet reaya"sının kıyafeti: "siyah ve dar çuha beniş vecbe"dir. b) İhtisap ağalığı, güya şehir nüfusunu beslemek için kurulmuştur. Lâkin, galiba karınları doyurmanın güçlüğünü görünce, ruhların beslenmesini birinci plâna almıştır. İhtisap ağalığının başlıca kaygusu, mahalle imamlarının biricik casusluk hizmeti namaz ve oruca yan çizenlerin hakkından gelmekdir: Nazi selâmı vermemek, ecnebi radyosu dinlemek suçları gibi: "Hıdmet'ı ihtisaba memur olanlar cümleden evvel binamaz olanları ve ramazan şerifde oruç tutmayanları, eimmeyi muamelattan hakkik" etmek ve "Canib'i şeriat gurâbe'ye ihbar ve ihzar". (Nizamname) eylemektir. 3 - Yerli - Yabancı Ayırdı : Faşizmin ırkcılık nazariyesine pek benzer. Hedef: az, çok birbiriyle kaynaşmış, milletleşmiş halk yığınları arasına fitne sokmakdır. Yalnız, Nazi rasizminde olduğu gibi ayırd ve baskı: yabancıların fukarasına karşı bir zılgıttır. "Arnavut taifesinden âhâd ve esafil makulelerinin (yani ağa ve zengin Arnavutlar değil!) Kürt milleti gibi hiç bir vakitte İstanbul'da tebessür ve tavtini mecâz.değil..." (Nizamname). B. Lonca zırhı: Mussolini'nin korporasyon hükümeti, Hitler'in, Stand veya zümre idaresi, Osmanlı irticalığında "Lonca" adını alır. Durgun ve hele gerileyici bir üretim için lonca sistemi, her çırak: esnaf olacak, hiç bir işçi: patron olmayacak; der. Ama, eski yeni bütün loncaların tek hedefi: Şehir kalabalıklaşmasının tehlikelerini önlemektir. Faşizmde loncalar, nasıl büyük arazi sahibi teşkilâtında fakir köylüyü ve tarım işçisini boyunduruğu altında hiyerarşik istibdada alıştırmaktır. Kadim loncalar da aynı yollardan kalfa ve işçiyi ustaların ve hepsini birden iktidarın patentesi altına sokmak ve kontrol etmek için kurulurlar.’’ Bu sosyo- ekonomik gidişa, sanata da yansır.Topraklar derebeyileşmiş tefeci- bezirganlığın elinde ‘’rant yağmacılığına- talancılığına’’ uğratılır da, kültür bakir mi bırakılır? ‘’… Süleyman Kanunîye kadar, Osmanlı kültürlüleri, bugünkü ana dilimiz olan türkçenin gayretli kurucularıdırlar. Tekke edebiyatından tarih ilmine kadar her bahisde: halka inmek, halka anlatmak için uğraşdıklarından, öz türkçeye dört elle sarılırlar. Orta Asya'dan yeni gelmiş, göçebeliklerini temamiyle kaybetmemiş bir toplum İslâm medeniyeti gibi ömrünü doldurmuş, kargaşalı kültür mahşeri ortasındadır. Bu şartlarda öz türkçeyi kullanmanın güçlüğünü Türk dili kurucuları pek iyi bilirler….. …. Miri topraklar kesim düzenine girince, Osmanlı idaresi kitlelerin bir çırpıda halkla temasını kesti: araya giren tufeyli zümre ve sınıflar çoğaldıkça, Osmanlı sistemi halktan uzak ve halk düşmanı kesildi. O zaman, hakim edebiyat da bu modaya uydu: Halk edebiyatı olmaktan çıktığı ölçüde türkçeden kaçtı…. ...Nazımda, Bizanskâri tumturaklı lâkırdı: "tarzı kadim" öyle bir şeydi: "Ey payebend dâmına kayd nam ve teninin "Ta ki havai meşgulei dehri bi dertın?" "Ey öneğilme kaygusu" denilen tuzağa ayağını kaptırmış kimse: Dünya işini hava cıva sayan bu iki mısralık 13 kelimeden bir tanesi bile türkçe değil! Zaten o devirde Osmanlı kültürlüsünün sayısı bir avuç değil, bir tırnak altı kadar yeri ancak tutar. Öyle bir yerde bunların kullandıkları dil öyle içine girilmez imtiyazlı bir ehram kılığına sokulursa, insan kafasının hayrını görmeli. Türkçe, türkçelikten çıktı: "Osmanlıca" oldu. Fakat bu, kadim imparatorlukların, bir çok aşiret lehçeleri üstünde gelişen müşterek kavim dili değildi. Meselâ Yunan yahut Roma medeniyetlerinin dilleri topluma mâl edilmişti. Osmanlıcanın divan dili, bir "Hizb'i yalil"in sınırını aşamazdı. Fakat o hizb'i yalil için bile, o dil, bir kapalı tarikata mahsus ayin dili kabilindendi: Osmanlı kültürlüsü yazarken o dili ağdalandırıp gevelerdi; ama konuşurken insanlar gibi: Türkçe konuşurdu. O yüzden Osmanlıca, bin bir dil ve şivenin sentezi değil, uydurma bir marifet argosuydu. Neden bunu yapıyorlardı? Sosyal gerilik zihinleri o kadar bunaltmış ve afyonlamıştı ki, derebeyleşme o derece beyinleri kemikleştirmişti ki, Osmanlı kültürlüleri niçin halktan gizli argo kullandıklarını sıkılmadan itiraf ediyorlar, daha doğrusu, lafımızı halk anlamıyor diye öğünüyorlardı.’’ (a.g.e) İşte bu şartlarda gayrimüslimlerden sonra Osmanlılar’ın Batı’dan hayli sonra da olsa nihayet ulaştığı matbaa da, matbuat da halka değil, dar bir azınlığa hitabediyordu. Şair Nedim’in ilim sandığı şeyin kitlelerle buluşabilmesi ekonomik nedenlerin yanı sıra bu sosyal nedenden ötürü de olanaksızdı. Üretken halk tabakalarını yanına almak bir yana, onlara sosyal ve ekonomik zulüm uygulayan Lale Devri’nin bir avuç derebeyileşmiş tefeci- bezirgan azınlığa dayalı irticai ‘’Batılılaşma’’ hamlesinin, görünümdeki ‘’ilerici’’liğinin sonunu getiren de işte tam olarak bu idi. Ve ünlü şairimiz Nedim’i de o pek övdüğü sistemin yarattığı Patrona Halil İsyanı’nda kaybettik. Gene de Lale Devrini öve öve bitiremediği şu satırları baki kaldı: ‘’ Bir söz dedi canan ki keramet var içinde Dün giceye dair bir işaret var içinde Meyhane mukassi görünür taşradan amma Bir başka ferah başka letafet var içinde Eyvah! O çifte kayık aldı kararım Şarkı okuyup geçti bir afet var içinde Olmakta derununda heva ateş i suzan Nayın diyebilmem ki ne halet var içinde Ey şuh Nedima ile bir seyrin işittik Tenhaca varıp Göksu'ya işret var içinde.’’ Nedim’in satırlarındaki gibi ‘’şarkı okuyup’’ geçen ‘’bir afet’’ Sibel Can… ‘’Lale Zamanı Çocuklarıyız’’ diyor. Kenan Evren’le yanak yanağa resim çektirip, ona poz vermeyi kabul ediyor. Öte yandan çok sevdiğim ve yazılarını hiç sektirmeksizin takip ettiğim gazeteci Ece Temelkuran; 28 Haziran 2006 tarihli, ‘’Darbe Dede! Resim Çizsene!’’ başlıklı yazısınında her zamanki çocuksu ve saf üslubuyla bambaşka bir gerçekliğin altını çiziyor: ‘’ Sibel Can ve "Darbe Dede" Kenan Evren yanak yanağa poz verdiler geçtiğimiz günlerde. Darbe Dede, Sibel Can'ı dinlerken mest olmuş zaar, "Vücudun tam resimlik olmuş" buyurmuş, şarkıcıdan kendisine poz vermesini istemiş. Yedi düvelle barışık, muhallebi sesli Can ise "Tabii ki! Niye olmasın" şeklinde konuşmuş ve fakat Türkân Şoray kanunlarından da söz etmiş: "Çıplak poz dışında her türlü pozu veririm!" Böylece, Picasso'nun resimlerine bakarken, "Bunu ben de yaparım!" demek suretiyle resim âlemine atılmış olan ancak darbe yapmak kendisinde bir davranış biçimine dönüştüğü için resim dünyasına da darbe vuran sergiler açan saygıdeğer, sevgideğer Kenan Evren Sibel hanımla anlaşmaya varmış. Ben kendisinin Marmaris'te oturup resim yapmasını son derece olumlu karşılıyorum. Hatta bir gün uluslararası düzeyde bir başarıya imza atmasını, bütün dünya diktatörleriyle ortak, karma bir resim sergisi açmasını, sergi yerinin de 12 Eylül döneminde kendisinin imza attığı bir şaheserler diyarı olan Mamak Cezaevi olmasını diliyorum. Tahmin edilebileceği gibi tüm kalbimle! Bütün samimiyetimle! ‘’ (Ece Temelkuran / 28 Haziran 2006 tarihli Milliyet gazetesi/ ‘’Darbe Dede!Resim Çizsene!’’ başlıklı makale) Ardından da bir öneride bulunmuş sevgili Ece. Aslında tüm 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi o dönem mağdurlarını da ve bitmeyip- bitirilmeyip toplumcak topyekun ‘’our boys’’ ve hatta ‘’girls’’leştirilegeldiğimiz bu dönem ve ileriki dönem mağdurlarını da ilgilendirmesi gereken bir öneri bu: ‘’ Kendisi genellikle fotoğraflara bakarak resim yapıyor biliyorsunuz. Ve bol miktarda 12 Eylül darbesi sırasında cezaevlerinde yapılmış işkencenin fotoğrafları var. Bu fotoğrafları Darbe Dede'ye gönderip resim sipariş etmek istiyorum. Resimlerle birlikte kendisine bol miktarda mor ve kan kırmızı boya göndermek gerektiğini de düşünüyorum. Lazım çünkü biliyorsunuz! Bence siz de elinizdeki işkence fotoğraflarını "Darbe Dede"ye gönderin, resim sipariş edin! Böyle bir kampanya yapsak mı acaba? İsmi de şöyle olsun mesela: "Darbe Dede, benim resmimi yapsana!" Sıfır numaraya vurulmuş kafalar, tek tip elbise giydirilmiş erkekler, cezaevlerinin avlularında çıplak koşturulan insanlar, idam sehpaları, "sabuna basıp düşmüş ve ölmüş" onca insan, görüş günlerinde babalarını görmeye gelen kız çocukları, oğlan çocukları... Ne kadar çok resmi yapılacak şey var. Darbe Dede'nin görmesi gereken ne çok fotoğraf var, unutmaması gereken, unutturulmaması gereken. Madem yasalar izin vermiyor hâlâ onu yargılamamıza biz de fotoğraflarımızı göndeririz ona. Darbe Dede! Darbe Dede! Bizim de resmimizi yapsana. Hem Sibel Can gibi de değil, biz hep çıplak poz vereceğiz sana. Darbe Dede! Bizim yaralarımızı da boyasana!’’ (Ece Temelkuran / a.g. yazı) Sana katılmamak elde değil Ece… O bitmeyen güzün ‘’darbeli yıllarını’’ yaşamadın; küçücük bir bebektin o zamanlar çünkü henüz. Ama öyle akıllı bir insansın ve öyle güzel bir yüreğin var ki! Yaşamadan da hissedebiliyorsun yaşayanların yaşadıklarını, anlayabiliyorsun duygularını… Ben de bu nedenle bu yazımı sana ve senin gibi o dönemi yaşamadan da yüreğinde hissedebilen tüm 80 sonrası çocuklarına ithaf ediyorum. Bir de başta sanatçılar- elbet en başta da sevgili Nur Sürer -gelmek kaydıyla ‘’Uçurtmayı vurdurtmak istemeyen’’ herkese… Ve bir de, sırf ‘’uçurtma uçurmak istedikleri için’’ nitekimci darbelerle vurulan- kırılan- asılan- incitilip- örselenen bütün 62- 68- 78 ve bitmeyen Eylül kuşağı uçurtma- çocuklarına ! Onların annelerine, babalarına, çoluklarına, çocuklarına, belki de torunlarına! Bu hesapça Lale devrinin sefahatını süren bir avuç azınlık haricindeki sefaletini yaşayan neredeyse tüm Türkiye insanına! Eline, diline yüreğine sağlık Ece! |