|
‘’Cumhuriyet kelimesi büyülü ve hoş bir deyim gibi görünür. Oysa ‘Cumhuriyet’ demek, ‘devlet’ demektir.’’ (Yalçın Yusufoğlu / 17 Haziran 2006 tarihli Birgün Gazetesi))
Tam bir sivil- toplumcu bombardıman yapılıyor dünümüze- bugünümüze.... Gelmişimize- geçmişimize… Üstelik ‘’ilericilik’’ maskesi ardına saklanılarak yapılan bu bombardıman, hergün biraz daha ‘’gerici’’ yüzünü çıkartıyor ortalığa… Tıpkı Yalçın Yusufoğlu’nun yukarıdaki satırlarını alıntıladığım ‘’Devlet ve Cumhuriyet’’ başlıklı makalesinde olduğu gibi… Yazı, adı geçen gazetenin ‘’forum’’ sayfasında yer alıyor ve yazar, ‘’Batı’’ taklitçisi ‘’sol’’ aydınların tam bir kafa kargaşası içinde ‘’devlet’’, ‘’cumhuriyet’’, ‘’milliyet’’, ‘’ulus’’ kavramlarının tümünü gerici ilan ediyor. Neyi ilerici buluyor olduğunu ise ‘’Allah bilir’’. Kendi ifadesine göre: ‘’İnsan haklarına ilişkin evrensel normları hiçe sayarsınız, ‘Dincilik ve bölücülük arttı, Cumhuriyet elden gidiyor’ diye o Cumhuriyetin sizin gibi savunucularının çetelerini, Şemdinli benzeri cürümlerini aklarsınız. Ülkede Danıştay benzeri provokasyonlar tertiplenir, ‘Şeriatçılar Cumhuriyetin hakimini öldürdüler, bu ikinci Menemen Vakası’dır’ diye ayağa kalkarsınız, ardından başka bir şey çıkar, sesiniz sönümlenir (hani, ne oldu İkinci Kubilay vakası?) Ve bütün bunlar olurken Cumhuriyet kelimesi büyülü ve hoş bir deyimdir. Oysa ‘Cumhuriyet’ demek;’ devlet’ demektir.’’ (a.g.yazı) Anlaşılıyor mu şimdi; bütün bu aniden şahlanışa geçen ardı ardına provokasyonlar ve dezenformasyonlar, ondan evvel devlet ve hükümet kurumlarını çetelere- hortumlara- rüşvete- mafyalaşmaya bulamalar; gerçekte neyi hedefliyor? Emperyalizmin ‘’kurumları’’ sinsi işgalinden ne anlaşılıyor? Her türden (asker- sivil) yönetim kurumlarını önce 12 Mart’lı- 12 Eylül’lü emperyalist ‘’güdümlü’’ darbeler karanlığında içten içe hepten kuşatır, asker- sivil aydın gerçekliğini zindanlarla, ölümlerle, her anlamda çürütür, un ufak edersin. Emperyalist kirlenmeye en diri ses çıkartabilecek aydınlarının başını ezersin. Böylece kendi samimi ‘’aydın’’ının başına ‘’çuvalı’’ kendin geçirirsin. Sonra bir ‘’etnik hadise’’ karanlığında askerini kendi halkıyla karşı- karşıya getirir, onları ‘’düşman’’ belletir ve o düşman bellenişle de her türden ‘’çeteciliği’’ meşrulaştırır, alttaki askere de sivile de ‘’çeteleşmek’’ ve ‘’mafyalaşmak’’tan başka neredeyse hiçbir yaşama ve mesleğinde yükselme şansı da tanımazsın. Ve bunlardan kurtulmamakta direndiğin için bir gün gelir emperyalizm sana bizzat yol verdiği bu olguların tümünü, senin başına çuval geçirmek için kullanır. Dün ‘’rüşvetle- çeteleşme’’yle kirlettiğini, bugün, sana karşı ‘’şantaj’’ olarak kullanır. Kendi merkezinden planladığı her türlü eylemini, ‘’güdümlü basın’’ sayesinde dezenformasyon bombardımanına uğratıp senin üstüne de yıkmaya kalkar. Bu da yetmez! Hedefi aslında bu da değildir. Hedefi senin ‘’bağımsızlığın’’ ve ‘’cumhuriyetin’’ dir. Başlar bu yaşanmışlıklardaki yanlışlarını da sana karşı kullanıp zaten hemen hemen sıfırladığı ‘’bağımsız’’lığını, bir de ‘’cumhuriyetsiz’’leştirme çabalarına… Özellikle sol ve sosyalist aydınların uğratıldığı sürekli vurgunun verdiği haklı kırgınlık ve kızgınlıklar, kendi ülkelerinden kopuk ‘’Batı’’dan aktarma ‘’yarım aydın’’lıklar, ortama yapılan bu türden ‘’basın- yayın’’ bombardımanı ve bu bombardıman için ‘’kullanılabilirlik’’ potansiyeli yüksek operasyonel olan- olmayan ‘’sol’’ dan devşirme kadrolar… Yalçın Yusufoğlu kimdir? 12 Mart’ın hemen ardından kurulan TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) nin Oya Baydar’la birlikteki kurucularından birisidir. TSİP nedir? 12 Mart’a duyulan haklı öfkenin ve 68 kuşağı devrimci hareketine duyulan haklı sempatinin içinin boşaltılarak örgütlenme denemesidir. TSİP’in o dönemde adını kullanarak ideolojik açıdan içini boşaltmaya yöneldiği bir diğer devrimci de Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. 68 döneminde geleneksel aydın eylemciliğiyle buluşmuş olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı düşüncesi; bu nedenle azımsanmayacak bir kitlesellik potansiyeline kavuşmuş idiyken, 12 Mart sonrasında önce TSİP, ardından Vatan Partisi’nin Demir Küçükaydın’lı yollarından; bizzat Dr. Hikmet’in 1965’lerde yazdığı ‘’Tarih- Devrim- Sosyalizm’’ ışığındaki tespitlerini çürütmek üzere kaleme alınmış olan İdris Küçükömer’in ‘’sivil- toplumcu’’ tezlerine doğru evriltilmeye çalışılmak ve bu gelenekten gelen kadroları (başta Sarp Kuray gelmek kaydıyla) dışlanmak, yok sayılmak suretiyle dönemin sosyalizmden yana tercihli aydın eylemciliğinden hem fiilen, hem de ideolojik açıdan yalnızlaştırılmıştır. Bir noktanın daha altını çizmek isterim ki; ‘’çetecilik’’ asla tek boyutlu olarak salt eline silah alanla, ya da eline silah tutuşturulanla izah edilebilecek bir kavram değildir. O işin ‘’görünen’’ ve en kolay’’harcanabilen’’ yanıdır. ‘’Çetecilik’’le baş edebilmek için esas olarak ‘’fikri veren’’e, ‘’organize eden’’e, ‘’dezenformasyon’’a bakmak gerekmektedir. ‘’Dezenformasyon’’ ise asla tek boyutlu bir kavram olmayıp; kimi zaman ‘’tutmasa da izi kalır’’ misali ‘’çamur atma’’,kimi zaman ‘’susuşa getirme’’, kimi zaman da hepten ‘’ideolojik zırvalar arkasına saklanma’’dır. Bunların tümünün zeminleri; bizim kendi ülkesinin insanına da, tarihine de fazlasıyla ‘’yabancı’’ yarı- aydın entelektüel camiamızda (diğer zafiyetlerin yanı sıra) ne yazık ki fazlasıyla bulunmaktadır. Türk solu, bu türden ‘’aydın çarpıtmacılığına’’ özellikle 12 Mart’tan bu yana fazlasıyla maruz bırakılmıştır. Şu an Kürt Demokratik hareketini de anaforuna almış olan bu türden bir süreci Türkiye’li devrimciler ilk kez yaşamamaktadırlar. Kendi geçmiş her türden birikimlerini ‘’yok sayma’’ inkarcılığı diyebileceğimiz bu ‘’bilimcil yöntem sapkınlığı’’ ; ne yazık ki Türkiye’li sosyalistlerin her türden ‘’kendi değerlerini’’ kendi kendilerine ‘’yok etmeleri’’nden başka hiçbir şeye hizmet etmemiştir. Çeteciliğin bence bu en tehlikeli türünün sistemli çabalarının da etkisiyle gerek zihinsel, gerek kadrosal anlamda pek çok değer birikime dönüşecek yerde ne yazık ki tüketilmiştir, tüketilmeye de devam edilmektedir. Bütün bunların ardından şimdi de sıra kendi ‘’tarihimizin’’, kendi ‘’kültürel değerlerimizin’’ topyekun inkarına gelmiş görünmektedir. Konuyu bu nedenle de önemli bulduğumu vurgulamak isterim. Yalçın Yusufoğlu’na cevabı ise, kendisi de bizzat Kurtuluş Savaşı’na katıldığı halde 1925’lerden 1971’de yurtdışında ölene kadar ‘’sivil yönetimler’’ döneminde 25 yıl cezaevlerinde yatmış ve ağır işkenceler görmüş olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan alalım: "Mustafa Kemal Türkiye'yi yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetlenme gücü ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderesine ilk Cumhuriyet bayrağım çekmişti. Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi? Mustafa Kemal'e göre birisi Emperyalizm, öteki saltanattı. Emperyalizm neydi? Batıda, serbest rekabetçi tasım tarağını toplamış ve iç çatışmalarım, dünya ölçüsünde kangralandırmış olan tekelci kapitalizmdi Saltanat neydi? Kadim tefeci bezirgan sermayenin her türlü gelişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi. Bu iki güç birbiriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğim sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde Emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı. 1919 yılı yalın savaş kılıcıyla, kadim çağ derebeyliği olan Emperyalizmin yüzde yüz emrine geçirilmişti. Onun için, Anadolu içlerinde, gavura karşı kıpırdayan baş kaldırma karşısında, ilkin sözde Müslüman olan saltanatı buldu. Emperyalizmin papaz Fru'ları, saltanatın Molla Necmettinlerini parayla tuttular ve Anadolu topraklarında sarıklı -cüppeli kılıklarla casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege cephesinde Milli Kurtuluş Cephesinin ilk kurşunu, Yunanlılardan önce, sözde Müslüman mütegalibe hacı ağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı. Onun için Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir... Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal'in ilk olarak gördüğü ve gösterdiği hedefe vardı mı? Daha kabaca söyleyelim : Türkiye de Cumhuriyet, saltanatı kökünden devirip, emperyalizmi kökünden kazıdı mı? l - SALTANAT'ın tepesi padişahlık ve hilafetti, saltanatın tabam tefeci bezirganlıktı. Cumhuriyet tepedeki padişahlığı ve hilafeti kaldırdı. Tabandaki kadim tefeci -bezirganlık ne oldu? Vaktiyle, "irtica" denilen gericilik isyanlara, suikastlara giriştikçe ezildi. Kabuğuna çekildikçe rahat bırakıldı, hatta ayrıcalandı. Yalnız ara sıra tefeciliğe karşı resmi savaşlar açıldı. % 10 dan "aşırı" faizler kanunla yasaklandı. Oysa politikanın etkileyemediği kanunlar vardı. Türkiye ekonomisinde kadim tefeci - bezirgan sermayenin kökünü ancak genlikli (prosper:müreffeh) ve hızlı bir modern sanayileşme kazıyabilirdi. Geniş üretim alanımız, toprakta küçük ekici, sanayide esnaf eliyle yürütüldükçe kaçınılmaz sonuç belliydi. En ufak teşkilatına göz yumulmayan, her kımıldanışı "ağa" ağırlığı ile boğulan bin bir devlet vergisi ve banka mükellefiyetleri altında her gün biraz daha ezilen KÜÇÜK ÜRETMENLER tefeci bezirgan torbasında kekliktiler.O yüzden en iyi niyetli olsun veya olmasın, bütün "resmi yasaklar" ister istemez kitapta kaldı. Hayatta kadim tefeci - bezirgan ilişkileri, şehir bankalarından güç alarak bütün hınçlarını ve uğursuzluklarıyla işlediler. Eski "saltanatlarını" (yeni egemenliklerini) yürüttüler ve git gide büyüdüler. 2 - EMPERYALİZM' in tepesi - o günler - Yunan kralı ile Türk padişahının gölgesinde çöreklenmiş: İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan ve ilh. Emperyalist silahlı güçleriydi. Emperyalizmin Türkiye içindeki tabanı: yabancı komprador sermaye, yani bankalar ve şirketlerle onların acenteleriydi. Mehmetçik yunan ordusunu baskına uğratınca, Yunan kralını maymun ısırdı. Türk padişahının kavuğu devrildi. Emperyalist silahlı güçler paratonersiz kaldılar. Ana yurtlarındaki grevlerde, halk hareketlerinde Sovyet ihtilalini bastırmaya vakit bulamayan emperyalist silahlı güçlerim de şeytan aldı götürdü. Tabandaki modern yabancı şirketlerle acenteler ne oldular. Duyunu umumiye alacaklıları "şark isyanlarını" ve şirketler "Gazi'ye suikastları" kışkırttıkça, yerli yabancı firmalar devletleştirildi. Çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi olan komprador burjuvazi "vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları ile sindirildi Sermayeci tıkırına baktıkça okşanmaktan da öteye şımartıldı ve varsa yoksa biricik devlet gözdesi yapıldı. Cumhuriyetin başlıca "hikmeti vücudu" : birincisi saltanattı (Türkçe'si :DOĞU GERİCİLİĞİNİ) , ikincisi emperyalizm (Türkçe'si: BATI GERİCİLİĞİ) yok etmekti. 1919 - 29 arası Türkiye de kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. Ö kavuğun örttüğü doğu gericiliğinin başı: tefeci - bezirganlık dım dızlak parladı kaldı. O yüzden eski "irtica" yeni "gericilik" budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak dört bucağımıza dal budak sardı. 1919 - 29 arası, Türkiye de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silahlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu : o şapkayı taşıyan eskimiş ve iler tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi. Emperyalizmin şapkasını yerli - milli şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye "batıcı demokrasi" ve "dış yardım" adı verilen Truva'nın atıyla yurdumuza bacadan girdi. Birde baktık, 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silahlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi ve yüzlerce üs' te yuvalandırdı. 1919 - 29 yıllan birinci Milli Demokratik Devrim sosyal bir kümeye "komprador burjuvaziye" karşı gerçekleşti. Ancak kompradorların yerine Türkiye de genlikli ve ilerici bir sanayi burjuvazisi geçemedi. "Eşsiz Örneksiz" devletçiliğimiz sayesinde : tebdil gezen en kodaman kadim tefeci bezirganlar ve en kodaman büyük toprak emlak ağaları bankalar kubbesi altında harman edildi, hepsinden son sistem "her mahallede bir milyoner" parolalı yerli milli FİNANS KAPiTAL OLİGARŞİSİ yaratıldı… …1959 - 69 yılları ikinci Milli Demokratik Devrim, 27 Mayısın ışığı altında çim çiğ aydınlandı. Burada nükleer başlıklı Amerikan üslerine sırtını dayamış bulunan finans kapital oligarşisi, Mustafa Kemal'in "EMPERYALİZM" dediği "BATI GERİCİLİĞİDİR". Burada köylerimizi inlete inlete sömürdükçe biti kan1anan tefeci hacı ağalık Mustafa Kemal'in saltanat dediği DOĞU GERİCİLİĞİDİR Her iki gericilikte 48 yıl önce Kuvva-i Milliye atalarımızın savaş açtıkları aynı iki başlı ejderhanın bu günkü gelişimidir, iki kahredici, iki lanet olası büyük baş belamızdır. Birinci Kuvva-i Milliyecilik: silahlı, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü anlaşılırdı. İkinci Kuvva-i Milliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karma karışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa olsun. Birinci Kuvva-i Milliyeciliğin devrimci, kutsal Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 29 Ekim 1968 tarihli Türk Solu Dergisi / ‘’CUMHURİYET Devrimi Nedir?’’ başlıklı yazı) Ve bir yanıt da Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan: ‘’ Cumhuriyet, düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru olmak şartiyle her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız, muarızlarımızın insaflı olması lâzımdır.’’ 1923 (Atatürk’ün S.D. III, s.71) ‘’ Cumhuriyet, imkân demektir. Cumhuriyet, yalnızca adıyla bile fert hürriyetini aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, Cumhuriyet imkânları olan her memleket, hürriyet davasında er geç muvaffak olacaktır. Cumhuriyet, kendisine bağlı olanları en ileri zirvelere götüren imkânları verir. Bağımsızlık ve hürriyetine sahip olan milletler, ilerleme yolunda imkânlara sahip demektirler. O halde cumhuriyet, her alanda ilerlemenin de en belirgin teminatıdır. Cumhuriyeti bu mânasıyla ve bu kapsamıyla anlamak lâzımdır. ‘’ (Atatürk’ten B.H., s. 45)
Cumhuriyet Devriminin emperyalist- kapitalizm ve tefeci- bezirgan prekapitalist gericiliğinin güdümünde vardırıldığı kendi halkını, asker- sivil aydınını her anlamda ezen- sömüren ve böylece hem ekonomik hem de sosyal tahakküme uğratan gerçeklikle savaşmak; 1919’ların devrimciliğinin ve bu devrimsel kazanımların inkarından değil, tam tersine onlara sonuna kadar sahip çıkılarak emek eksenli bir çizgide güncelleştirilmesinden, o gün hedeflenen ‘’Demokratik Halk Devrimi’’nin tamamlanarak ekonomik- demokratik-bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’nin yapılandırılmasından geçecektir. Kafa yorulması gereken de, değerlendirilmesi gereken de, elbirliğiyle üretilmesi gereken de yalnızca budur. Ve bunu gerçekleştirebilmenin tek yolu; AB ve ABD güdümünde olmayan, kendi halkının inisiyatifinden başka da hiçbir şeye güvenmeyen ‘’bağımsız’’ bir halkçılaşmadan geçecektir. ‘’Sine- i millet!’’ Ama yalnızca ‘’oy istemek için değil… Yalnızca ‘’oy isterken’’ de değil. Karar alırken, karar verirken ve yönetirken, seçileni denetlerken, adaleti ve üretimi tanzim eder ve paylaşırken sine-i millet! Vekillerin, ‘’efendi’’ değil, gerçekten ‘’hizmetkar’’ olduğu, ‘’ tek efendi’’nin ise üretken halk tabakaları olduğu bir ‘’sine-i millet! Hala daha bunu yapmaya direnenler, yalnızca ülkeye ihanet etmeye devam etmiş olmanın ötesine geçemeyeceklerdir. İster asker olsunlar, ister sivil olsunlar. Belki de önce yeni bir ‘’Anayasa’’ yapılmalı ve önce Anayasa demokratikleştirilip halkçılaştırılmalı! Belki de kafa kargaşasının da, geriye götürülmenin de en öncelikli tedbiri bu. Belki de önce, 12 Mart ve 12 Eylül’le hepten geriye götürülüp hepten halksızlaştırılan Anayasa’yı; 1960’larda bırakılan yerden alıp demokratikleştirmeli- güncelleştirmeli… Belki asker- sivil tüm ‘’yürütme’’ güçleri; üniversitelerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, gerekirse ‘’referanduma’’ başvurarak direk halkla mutabakat içinde önce ‘’anayasal’’ bir demokratikleşmeye- halkçılaşmaya yönelebilmeli hep beraberce… Derler ki: ‘’Yiğit düştüğü yerden kalkar!’’ Türkiye Cumhuriyeti, bugünkü ağır kuşatılmışlık pozisyonuna, kendi halkıyla arasına duvar gibi örülen ‘’anayasal’’ halksızlaştırılma ve demokratiksizleştirilme yollarından sürüklenerek düşürülmüştür. Öyleyse en öncelikle yapılması gereken şey; 1921 Anayasası’nın ve 1960 Anayasası’nın güncellenip geliştirilerek halkla- cumhuriyet arasına örülen ‘’yasal’’ duvarın ortadan kaldırılması doğrultusunda bir demokrasi seferberliği yapmaktır.
|