|
Üst üste gelişmeleri takip ederken bile başı dönüyor artık insanın… Önce hükümetçe tırmandırılan ‘’türban’’ krizinin ardına saklanmış ‘’cumhurbaşkanlığı’’ ve her alanda bürokratik kadrolaşmaya dayalı tırmandırılan tartışmalar ve sonucunda ‘’Danıştay katliamı’’… Ardından bu katliamla ilintilendirilen bazı emekli olan- olmayan aslı astarı ‘’tutuklanmadığına’’ göre bulunmayan fakat her nedense ‘’harcamaya alınmak’’ için medyada dezenformasyon bombardımanına bulanan bir ‘’kilit adam’’ (Muzaffer Tekin) hadisesi, üstüne üstlük ortada ismi dolaştırılmış çok daha üst düzey bir çok subay listeleri… Ardı ardına patlayan çeteler… Genelkurmay’a bilgi dahi verilmeden gözaltına alınan subaylar… Daha çete oldukları iddiasıyla gözaltına alınır alınmaz gene ortalığı kaplayan dezenformasyon bombardımanı… Ve olan- biteni ‘’sıcağı sıcağına’’ yorumlayabilmiş olma iddialı entelektüellerimizin olayları birbirine ‘’çorba’’ eden hatta tam bir ‘’Arap çorbasına’’ çeviren birbirinden ilginç (!) yorumları… 3 Haziran 2006 tarihli Radikal gazetesindeki ‘’Bu Çeteler Nereden Çıktı?’’ başlıklı yazısında Haluk Şahin, çeteleşmenin nedenini şöyle koyuyor: ‘’Aslında aralarında hayli mesafe bulunması gereken bu iki kurum, AB ve AKP, sanki doğal bir göbek bağları varmış gibi birleştirildiler ve Türkiye’ye karşı kurulmuş büyük komplonun ortak aktörleri ilan edildiler. ‘Dipten gelen dalga’ edebiyatı işte bu ortamda rağbet görmeye başladı. Bu edebiyatın sözcülerine bakılırsa, ülkemizin en korktuğu üç şey aynı anda başına geliyordu: Türkiye Cumhuriyeti, AB’ye yönelerek egemenliğini yitiriyor, etnik niyetlere uygun biçimde bölünüyor ve bu arada laiklikten uzaklaşarak İslam Cumhuriyetine dönüşüyordu.’’ Ancak çeteleşmenin tüm suçunu, böylece AB ve ABD emperyalizminin, İsrail Siyonizm’inin sırtından atıp, bu teslimiyetçi gidişata tepki duyan asker- sivil aydın gerçekliğimize yıkma başarısını gösteren Haluk Şahin, bu söylediklerinin ‘’iç tutarsızlığı’’nı kendisi de fark etmiş olmalı ki; bir- iki satır sonrasında: ‘’Bu arada AKP hükümeti de Türkiye’yi İslamileştirme konusunda gizli bir gündemi olduğu yolundaki şüpheleri silmeyerek, laiklik krizlerini yönetemeyerek, egzama olmuş eski yaraları ısrarla kaşıyarak, dar kadroculuktan vazgeçmeyerek tepki grubunu genişletti ve pekiştirdi.’’ (adı geçen yazı) demektedir. Açık olmak gerekiyor sayın Haluk Şahin! Hükümet, uzunca bir süredir bu saydığınız konularda sizin tabirinizle ‘’şüpheleri silmek’’ bir yana, bağıra- çağıra meydan okuyor türban hassasiyeti üzerinden… Türban bahane edilerek gerçekleştirilen ‘’Danıştay katliamı’’nın üzerinden henüz birkaç gün geçmemişken bu ülkeyi temsil eden bir sayın Büyükelçimizi; sayın İrtemçelik’i; son derece normal bir uygulama olan ‘’eşgal belirsizliğine neden olmamak için’’ konulmuş yönetsel ‘’teknik’’ kuralı bahane ederek halkın ve uluslar arası medyanın önünde hem azarlıyor, hem de yuhalattırıyor. Öte yandan gene yanında başı türbanlı eşi bulunan bir başka dindar vatandaşımızın bir İslami Holdinge cami yapması için kaptırılan vatandaş birikimlerinin akibetini soruşuna ve birikimlerini bu holdinge kaptıran bazı 2-3 kişinin de intihar ettiğini söylemesine ise kızıyor ve o vatandaşı da sayın İrtemçelik gibi haşlayarak provokatörlükle suçlayıp yerine oturtuyor. Bulunabilindi mi Danıştay katliamının emperyalist mihraklara bağlı tepelerdeki yabancı entelijanslara çalışan gerçek ‘’kilit’’ isimleri? Ne gezer? Anahtar bile yok ortalıkta… Konu hakkında ‘’derin’’ bir yorum da aynı tarihli radikal gazetesinde ‘’Fetret’in Derinleşmesi’’ makalesinin yazarı olan Sayın Murat Belge’den… Murat Belge, ülkenin şu anki kaotik manzarasını; I inci Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemindeki ‘’Fetret Devri’’ne benzetirken ve çeteleşmenin nedenlerini 12 Eylül’e bağlarken aslında pek de yanlış olmayan bir noktadan yola çıkıyor. Ama sonuçta vardığı nokta; koskoca bir ‘’emperyalist- kapitalizm’’ olgusunu ‘’yok saymak’’ üzerinden olduğu için ve 12 Eylül’ü de ‘’our boys’’ gerçekliğinden kopuk olarak ‘’yalnızca askeri’’ bir fiil olarak algılamak ve algılatmaktaki ısrarlı çabalarından ötürü sonuçta finans- kapital + tefeci bezirgan ekonominin 1980’deki sıkışıklığının ve ‘’24 Ocak Kararları’’ şeklindeki tamamen ekonomik- oligarşik ihtiyacının ne o günkü, ne de bugünkü askerimizin de ordumuzun da hepsi ve tamamı demek olmayan, ordu içindeki daha üst- düzey bir kliğe yaptırıldığını da atlıyor. 12 Eylül döneminin ünlü ‘’sivil’’ yöneticisi Sayın Turgut Özal’ın da en azından dönemin ‘’asker’’ yöneticileri kadar devlet kadroları içerisindeki ‘’mafyasal- çetesel- rüşvetsel- rantsal’’ kirlenmeden sorumlu olduğunu da; bu türlü kirlenmenin gerisinde gerçek yatanın ise askeri ya da sivil bürokratlardan da fazla emperyalizme göbek bağıyla bağlı finans oligarşisi olduğunu da atlıyor. Anılan dönemdeki politikalar, özellikle ‘’rüşvet ve mafyalaşmayı’’; bir yönetim biçimi haline getiren politikalardır. Sovyetler’de de, Yugoslavya’da da, ülkemizde de bu bir tür suç ortaklığına bulayarak insanları gütme son derecede ‘’Küçük Amerika’’ yöntemi; Mendereslerden beri uygulanagelinen yöntemdir. 1960’ta, 62- 63’te buna karşı çıkmış olan da askerdir; 64’te bu anlamdaki ‘’sivil’’ operasyonlardan sorumlu olup da 60 ihtilalini geri götüren, Talat Aydemir’leri- Fethi Gürcan’ları idam ettiren de… 9 Mart’taki askeri dip dalgada harcananlar da askerdir, 12 Mart’ı gerçekleştirerek onları harcayanlar, Denizleri- Mahirleri idam ve katledip Sarp Kuray’ları hapsedenler de… 12 Eylül’de de ilk tasfiye edilenler gene asker- sivil aydın gerçekliğimizdir. Askeri sürekli öcü gibi gösterip ülkeyi yönetmesi gereken iktidarın yönetemeyişini eleştirmemek ve Marxist birikimlere sahip olunma iddiasına rağmen güçler savaşının ekonomik boyutunu atlamak neyin nesidir; onu da ben bilememekteyim. Şu an uluslar arası ülke şirketler ve yerli ortakları; kendi Orta Doğusal çıkarları doğrultusunda ülkeyi iki koldan aygıt ve edavatlarıyla hızla bir güçler savaşının içine sokmuşlardır. Orduyu da, hükümeti de her geçen gün daha da fazla ‘’bağımlı kılmanın’’ manevralarını yapmaktadırlar. Bu, bu anlamda gerçek bir ‘’ güncelleştirilmiş fetret devri’’ dir. Fetret devri; Anadolu Selçuklu Devletinin derebeyileşerek Arap şeriat devleti haline gelmiş haline akıncı kandaş aşı yaparak topraktaki ‘’dirlik’’ düzeninin bozulup derebeyi ‘’kesim’’ciliğine dönüşmesine, tefeci- bezirgan şeriatik yönetimine karşı bir gaziler- erenler- alperenler hareketi olarak kurulan Osmanlı devletinin; prekapitalist çemberini kıramayarak aynı Selçuklular gibi derebeyileşmesi sonucu zayıflamasıyla ortaya çıkmış ve bir taraftan Moğol Tatar Aksak Timur’un barbar akınları, bir taraftan iç sosyo- ekonomik zafiyet nedeniyle şehzadeler arasında bir iç savaşa, bir güçler savaşına dönüşmesi nedeniyle 10 yıl ‘’yönetilemez’’ hale düştüğü dönemin adıdır. Türkiye’nin şu anki ‘’yönetim kurumlarının birbiriyle çatışan’’ manzarası nedeniyle sergilemekte olduğu ‘’yönetilemez’’ manzarasıyla gerçekten de ‘’fetret’’ döneminin ‘’güncellenmiş’’ bir modelini fazlasıyla çağrıştırmaktadır. O nedenle bu dönemi doğru tarihi veriler ışığında değerlendirmek, belki de çıkış yolunu doğru yakalayabilmek açısından faydalı olabilecektir. Şehzadelerden Musa Çelebi; ‘’ Ankara Savaşı’nda (1402) babası Iinci Bayezid ve kardeşi Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) ile birlikte Timur’a tutsak düştü. Babasının ölümünden (1403) sonra Bursa ve yöresini yönetmek üzre serbest bırakıldı. O sırada kardeşlerinden İsa Çelebi Bursa’da, Süleyman Çelebi Edirne’de, Çelebi Mehmet (sonradan I inci Mehmet) Amasya’da hükümdarlıklarını ilan etmişlerdi. Musa Çelebi, babasının cenazesiyle Bursa’ya girerek İsa Çelebi’yi kenti terk etmek zorunda bıraktı.’’ (Ana britannica / cilt 16 / s. 314) Baba ve iki kardeş, Moğol Tatar Timur orta- barbarının elinde tutsak ve diğer kardeşler ülkeyi bölüşüp her biri kendi derebeyliklerini ilan etmiş. Yıllarca süren içsavaş sonrası Musa Çelebi bileğinin hakkına iyi- kötü bir toparlanma sağlayıp 1411’de hükümdarlığını ilan ediyor. Ve tarihin gelmiş- geçmiş en büyük alimlerinden ve devrimcilerinden olan, Nazım Hikmet’in ‘’Şeyh Bedrettin Destanı’’ şiirinde tasvir ettiği ünlü Şeyh Bedrettin’i Kazasker (Kadı- Osmanlı Devlet Sınıfları’nın İlmiye kesiminden; moda- ancak Avrupa’dan alınma olduğu için konuyu tanımlamaktan uzak tabiriyle ‘’hukukçu- bürokrat’’) tayin ediyor. Osmanlılığı Avrupa’dan ve Marxizm’den çarpıtma yorum sahiplerinin yorumuyla izaha kalkan İdris Küçükömer’ci sivil- toplumcuların hiç de algılayamayacağı kadar ‘’Şehzade danışmanı bir bürokrat bizim devrimci- alim Şeyh Bedrettin’imiz.’’ Hatta Şeyh Bedrettin, Musa Çelebi’den önce de Timur’un danışmanı. Şeyh Bedrettin’i Marx’tan çok uzun yıllar önce yaşadığı kendi döneminin üstelik de ‘’sosyal- devrimci’’si yapan ve Serez’de idam edilmesiyle sonlanan bilgin ve devrimci lider kılarak tarihin içinden bugüne taşıyan hem şahsi hem toplumsal sebepleri irdelemek gerekiyor bence öncelikle. Şeyh Bedrettin’in kendisi Iinci Osmanlı Devleti’ni kuran Gazi- İlblerin soyundan geliyor. Kendisi Mısır’da ‘’Mekteb- i Esher’de ‘’ medrese eğitimi (bugünkü üniversite) alırken; gene tarihin en büyük devrimcilerinden olan ve yerli yerinde bir tabirle ‘’İslam Marx’ı’’ olarak adlandırılan İbn- i Haldun’un öğrencisi oluyor. ne ilginç; İbn-i Haldun da pek çok üst düzey idari ve siyasi görevler almış; kendisi de ‘’ilmiyye’’ sınıfından gelme bir devrimci ilim adamı. ‘’1375- 1379 yıllarında bütün idari ve siyasi işlerini bırakarak ‘Mukaddeme’yi yazdı. Ailesi ve çocuklarının bir gemi ile batarak ölmesi üzerine, Mekke’ye, oradan Şam’a ve Timurlenk’in yanına gitti. Bir olay üzerine Mısır’a geldi. Mısır’da 26 ramazan H. 808 tarihinde öldü. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Tarihte Büyük Devrimciler / s. 31) Doğu toplumlarındaki devletlerin oluş- bozuluş kanunlarını inceleyen Bedrettin’in hocası İbn- i Haldun’un tarihi olayların gidişat kurallarını yakalayabilmesi ve bu kurallar ışığında Doğu toplumlarıyla Batı toplumlarının farkını ortaya koyabilmiş olması; günümüzde de fazlasıyla önemlidir ve günümüze de ışık tutabilecek yanlar taşımaktadır. İbn-i Haldun, aynı zamanda Timur’un da hocasıdır. Orta-barbar kandaş toplum akıncısı Timur, İslami devletin tefeci- bezirgan azıtmayla derebeyileşerek ‘’bozuluş’’ dönemindeki Osmanlı üzerine yaptığı seferine daha taze barbar gücüyle çıkarken; İbn-i Haldun’un kendisine danışman olmasını ister. İbn-i Haldun; bu danışmanlığı ‘’senin devletin ancak bir insan ömrü kadar olur’’ diyerek küçümseyecek, ama genç öğrencisi Şeyh Bedrettin’i Timur’la birlikte yola çıkartacaktır. Şeyh Bedrettin, Timur’dan sonra Musa Çelebi’ye de üreten- çalışkan halk kesimleri açısından daha adil bir yönetim uygulaması yönünde danışmanlık yapar. Düşüncelerini ‘’Varidat’’ ve ‘’Teshil’’ isimli eserlerinde dile getirir. Sonrasında Sırplara ve Bizanslılara karşı yürüttüğü savaşlarla Osmanlıların Rumeli’deki eski topraklarının hemen hepsini yeniden ele geçiren Musa Çelebi, kardeşi Çelebi Mehmet tarafından yenilince Şeyh Bedrettin Musa Çelebi’yle kaldığı yerden devamla, tabandaki halkı toprak düzenindeki adaletsizliğe, tefeci- bezirgan zulmüne karşı ayaklandırıp toprakta ve imalatta (manüfaktür) üretimin önünü açmaya yönelik sosyal devrim yoluna bu kez de onsuz devam eder. Ancak bu isyan bastırılarak önderleri idam edilirler. Kendisi de Serez çarşısında darağacına çekilerek idam edilir. Tefeci Bezirgan pre- kapitalist sermaye ve bezirganlaşmış şeriat yönetimi; bir kez daha ‘’Batı’’nın hayvancıl medeniyetlerinden farklı olarak gelişmekte olan manüfaktüre yol vermemiş, ileriye doğru evrilmenin her zamanki gibi önünü tıkamıştır. Doğu gerçekliği de bu fasit dairenin içinde dönmeye devam etmeye mecbur kalır. Bugünümüzü dahi etkilemeye devam eden ve tarihi tekerrüre dönüştüren ‘’kader’’ in açılımı buradadır. Fetret devrinin sonlanması; şeyh Bedrettin müritlerinden Akşemsettin’i ve onun vasıtasıyla Şeyh Bedrettin’in öğretisini yanına alan ve bu sayede öncelikle eşitlikçi bir toprak reformu yapıp tefeci- bezirgan sermayeyle derebeyliği gerileterek halkı yanına alan Fatih Sultan Mehmet’e Doğu Roma İmparatorluğunun bozulmasına uğramış Bizans çökkün medeniyetini yıkma ve İstanbul’u fethetme gücünü vermiştir. İstanbul’un fethi ise, dünya ticaret yollarının bezirganlaşmış Bizans derebeyliğinden kurtularak açılmasına ve dünyasal bir gelişime neden olmuştur. Bu durumu Dr. Hikmet Kıvılcımlı şöyle özetleyecekti: ‘’Osmanlı Filozof değildi, Pratik savaşçıydı. Kendisine kalsa, ne Devlet olur, ne o Devlette Sınıflar tanırdı. "Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe" deyip saldırmıştı. Bir de bakmıştı ki Birinci Osmanlı Devleti, Osman Gazi'nin başına konmuştu. Bir yüzyıl geçmeden Devlet Osmanlının bu yol da başını yedi. Türklerden baskın, taze göçebe gücü olan Aksak Timur'un Tatarları Yıldırım Beyazıd'ın başına yıldırımdan beter indiler. Bereket sel-Tatar gitti. Kum-Türk kaldı. Murat II'nin oğlu Mehmet, Fâtih olunca, Cihangir İmparatorluk açıldı. O İmparatorluğun "YOL"ları ortaya çıktı. O "YOL=TARİK"ler, Sınıfların ve Sınıflaşmanın yolunu açacak mıydı? Yolları en büyük titizlikle KANUN'laştıran Fâtih te bilemezdi. Toplum, Hindistan Tarihi kadar yerinde sayan, batak durgunluğunda dona kalırsa, "Devlet Sınıfları"nın yaşantı damarları kireçlenip taşlaşırdı. "KASTLAR" biçimine girip kendi içine ebediyen kapanabilirdi. Toplum Tarihi dört yanından didiklenerek allak bullak edilirse ne olurdu? Kapitalizmle karşılaşan Türkiye'ye dönerdi. Kapitalizmle karşılaşan Kastlar bir memleketi açık SÖMÜRGE yapardı: Hindistan gibi. Henüz Kastlaşmaya vakit bulamamış olan Devlet Sınıfları, Kapitalizme çatınca, ülkeyi üstü kapalı YARI-SÖMÜRGE'ye çevirdi. Devlet Sınıfları, Toplum Tarihinde bu denli yaman sonuçlara gebe idi. Onların Osmanlılıkta görülen en klâsik Şema-Tipi üzerinde biraz durulmaya değer.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Osmanlı Tarihinin Maddesi/ Cilt I/ YENİYOL- KÜTÜPHANE) Fetret devrinden ve sonrasından bu yana elbette çok şey değişti. İkinci Osmanlı da önce Fatih’in yolundan ‘’dirlik- düzenlik’’ ile ilerledi; özellikle Kanuni döneminde hem kesim düzenine geri dönüş yapıp geriledi, hem mal iradından para iradına geçerek ilerledi. Ancak bu gelişimde de bir hayli geç kalmıştı. Batı’da kapitalizm denizlere de açılabilinmenin ticari avantajını da kullanarak gelişmişti. Osmanlı ise bu konudaki gerici tefeci- bezirganlığın, üretken kapitalizme yol vermesi yerine kolayına kaçarak emperyalizm döneminden önce Kanuni döneminde Frenk beylerinin, Madam Roksalana’ların yolundan ‘’Dolap’’ adlı şirketler vasıtasıyla bezirgan kompradorlaşmasına uğratıldı. Bu ekonomik- sosyal gelişme tıkanıklığı, gene ‘’devlet- sınıflarından İlmiye ile Seyfiye’nin yol açıcılığında Meşrutiyet ilericiliklerine uğratıldıysa da derebeylileşip tefeci- bezirganlaşmış İslami gerici şeriat yönetimi elinde gerilemeye ve yıkılışa uğradı; bu yıkılış; yeniden aynı ilerici ilmiye- seyfiye devlet sınıflarının yol açıcılığında verilen anti- emperyalist kurtuluş Savaşı yolundan Cumhuriyet olmaya taşındı. Danıştay cinayetinin ardından: ‘’Artık darbe olmaz diyerek içimize su serpiyorsunuz.ordunun üst düzey komutanları da bu doğrultuda mesajlar veriyor. Peki ya ordunun tabanı, onlar ne der?’’ sorusuna ise ‘’Bilemem. O çok tehlikelidir. 60 müdahalesi öyle oldu. Taban durmadı. Biz de, 80’de o müdahaleyi yapmasaydık, alttan geliyor, genç subaylar durmuyordu. Şu anda Türkiye’de böyle bir durum olduğunu sanmıyorum ancak Genelkurmay Başkanı ve ordunun üst kademelerinin bu konuda çok dikkatli olması lazım. Bu da gelen reaksiyondan, mektuplardan anlaşılır.’’ (30 Mayıs 2006 tarihli Sabah gazetesi) Sözleriyle kendisi de tüm orduyu aynı kategoride değerlendirmeyen Kenan Evren’in başkanı olduğu 12 Eylül’ü tüm bu devlet sınıfları gerçekliğini yok sayarak değerlendirmeye almak; bu ülkeyi de Orta Doğu’yu da emperyalist bir kafa yapısıyla değerlendirmekten başkaca hiçbir şey değildir.
‘’ Osmanlı Devletinin en tipik yanı, Politikası ile Ekonomisi'nin, etle tırnaktan beter, birbirinden ayrılamaz oluşudur. Nedeni ortadadır.Bu Devlet, herşeyden önce, Doğrudan Doğruya TOPRAK ekonomisi üzerinde gelişmiştir. Toplumun temel ÜRETİM tabanı TARIM'dır. Tarımın temel üretim şartı ve aracı TOPRAK'tır. Toprağın temel MÜLKİYET ilişkisi KAMU'dur. Kamu'nun en yüce düzencisi ve denetçisi DEVLET'tir. Bu durum şöyle bir denklem yaratır: Toprak ekonomisi =Toprak (Üretimi+Mülkiyeti) = Kamucıl Devlet Onun için, genel olarak Osmanlı Devleti'nin, özel olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun şeması yapıldı mı, ister istemez, Memleket'ten ayrı bir Devlet ne konulabilir, ne düşünülebilir. Soyut - Toplum açısından şemada Osmanlılığın bir kanadı Devlet ise, öbür kanadı Memleket'tir. Somut - Politika açısından şemada Osmanlılığı bir Padişahlık saydık mı, Padişahlığın sağ kanadı Pâyitaht ise, sol kanadı gene Memleket olur.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı/ Osmanlı Tarihinin Maddesi/ yeniyol sitesi / Kütüphane) Şu anı fetret dönemi olarak ele aldığımızda; tutulacak en doğru yol, Şeyh Bedrettin’in izini sürerek 1919’larda yarım kalmış olan demokratik halk devriminin tamamlanması yolunu seçmek olacaktır.
|