left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Ali Kemal Özcan (Dr.) arrow İsmail Beşikçi
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
İsmail Beşikçi Yazdır E-posta
Yazar Dr. Ali Kemal Özcan   
Sunday, 26 March 2006

ImageEğer İsmail Beşikçi, uygun zamanda ve uygun yerinde ―ve yeteri yeterlilikte― açılmazsa, hem kendisine hem de Türk-Kürt ilişkilerine vereceği zarar, kendisinin çapını aşabilir.


Geçen hafta “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adı ile düzenlenen konferansta sosyolog-doktor Beşikçi’nin ayakta alkışlandığı “haber” olarak verildi. Arkasından, onlarca irili-ufaklı yayına konu olan bir başka haberde de, Beşikçi’nin “İmralı'daki değil dışarıdakiler konuşsun” dediği başlığa çıkarıldı.

“Ayakta alkış” haberinin üzerine konan sözkonusu “haber”in kaynağı, Derya Sazak’ın 14 Mart tarihli Milliyet’te yayınlanan röportajı oluyor. Röportajın yukarıdaki başlığına sebep olan Beşikçi cümleleri ―sorularıyla― aynen aşağıdaki gibidir:

Güneydoğu açısından durum nedir? Siz Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra ortaya attığı "demokratik Cumhuriyet" tezine karşı çıktınız. İmralı'nın tezlerinin bir "gerileme" olduğunu savunuyorsunuz...

– Kürt hareketiyle ilgili öneriler, dışarıdaki insanlar tarafından dile getirilmeli. İmralı tarafından değil. Kürtler adına ne tür siyaset yapılacaksa, dışarıdaki unsurlar var, Demokratik Toplum hareketi var, onlar fikir üretmeli. İmralı söylemi söz konusu olmamalı.

Öcalan, İmralı'ya girdikten sonra görüşleri değişti, artık "Dönemini kapattı" diye mi düşünüyorsunuz?

– Devletin elindeki bir adamdır. Devletin denetimi altındadır.

Rahat konuşamıyor mı?

Çok konuşuyor da işte konuştuğu zaman ancak devleti konuşabilir. Çünkü devletin denetimi altındadır. Bunu kendimden biliyorum,Ama Öcalan, örneğin "Savaş ilan ediyor!" Devlet adım atmadı diyor, "Tekrar silaha başvurun." Bu kadar denetim altında bunu nasıl söyleyebilir? Demek ki, devletin de böyle bir istemi var.

1985'te cezaevinden bir arkadaşıma mektup yazmıştım. Kürt sorunu konusunda. O mektubu bana iade ettiler ve dediler ki, "Sen cezaevinde de suç işliyorsun. Disiplin kovuşturması açacağız". Böyle bir durum, işte çok masum bir şey söylüyorsunuz, Kürtler diye...

Eğer İsmail Beşikçi, uygun zamanda ve uygun yerinde ―ve yeteri yeterlilikte― analiz edilip “tercüme” edilmezse, hem kendisine hem de Türk-Kürt ilişkilerine vereceği zarar, kendisinin çapını aşan boyutlara ulaşabilir. Özellikle “yeteri yetrelilikte”ye vurgu yaparken, kendisinin yukarıda Öcalan’a yaptığı gibi kaba-saba tepkisel cümlelerle değil, gene kendisinin çok sözettiği, ancak ya pek anlamadığı ya da anlamak istemediği olgularla, olgusal verilerle bir ortaya-serme yapmayı kastetmekteyim.

Beşikçi’nin “ne” olduğunu anlamak için günümüz bilimsel kavrayışlarına büyük katkısı olan Kuantum fiziğinin olabilirlik “ihtimal”leri ile yaklaşmakta fayda var.

Şurdan başlayalım: Kendisini Türkiye Kürt kamuoyunda “Beşikçi” yapan olgu; Kürtleri, daha sade ifadesiyle PKK ve Öcalan’ı dolandırmadan desteklemesinden dolayı yattığı 17 yıla yakın hapistir.* Yani ödediği bu bedeldir.

Yukarıdaki sözler, “Beşikçi’nin bu bedeli asıl olarak ne için, kimin için ödediği” sorusunu hayatî hale getirmiştir. Hiçbir manevi sınırı zorlamayan olgusal soru ve verilerden sapılmazssa bu sorunun cevabı kolaylaşır.

Sorunun iki temel ihtimal cevabı var:

a) Beşikçi bu bedeli Kürtlere yapılan haksızlığa karşı çıktığı için ödemiştir.

b) Beşikçi bu bedeli kendi örtülü kilşiliksel za’fiyetini örtmek için öderken, Kürtlere yapılan haksızlığı da bu iş için “en verimli araç” olarak kullanmıştır

Burada üçüncü olabilirlik, ikisinin birarada olması durumudur. Ancak biz de, “asıl/temel” ihtimali olgusal soru ve verilerle ortaya çıkarmaya çalışırken, hangisinin Beşikçi sürecinde aslolan, asıl belirleyen olduğunun peşinde olduğumuzdan, bu ihtimali zaten dıştalamıyor, peşinen bilimsel bir olabilirlik olarak tanıyoruz. Yani burada biz, Beşikçi’nin buğunkü halinin asıl-altı peşindeyiz.

Verilere geçelim:

Beşikçi, “Kürt hareketiyle ilgili öneriler, dışarıdaki insanlar tarafından dile getirilmeli. İmralı tarafından değil” diyor. Allah Allah..! Niye imiş? “Devletin elindeki bir adamdır. Devletin denetimi altındadır” imiş. Bir de ekliyor: “Bunu kendimden biliyorum”. Bir daha Allah Allah..! Çünkü Beşikçi “devletin elinde, denetimi altında” iken, bakın ne diyebilmiş:

Şurası bir gerçektir: Apo’ları çoğaltmak sanıldığı kadar kolay değildir.Toplumlar sık sık Apo’lar yetiştiremiyorlar. Ama toplumlarda zaman zaman bu tür önderler de ortaya çıkıyor. Üstelik Apo’lar okullarda da yetişmiyor, bir resmi eğitimin sonucunda ortaya cıkmıyor. Toplumların ne zamanlar ve hangi koşullar altında Apo’lar yetiştirdikleri, Apo’lar ortaya çıkardıkları, aslında, irdelenmesi gereken çok önemli bir konudur ve bu tarih felsefesinin bir konusudur. Bütün bunları bilmemize rağmen şunu ifade etmeye çalışıyorum. Apo’ları çoğaltmak gerekir. Çaba bu yönde olmalıdır. Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır. Herkes Apo olmaya çalışmalıdır. (İ. Beşikçi, PKK Üzerine Düşünceler, 1992, s. 115).

Bakınız Beşikçi, devletin eli/denetimi altındaki Sağmalcılar Cezaevi’nde hangi “hız”la bu röportajını kapatıyor:**

Bütün bunlar, düşmanın PKK’ya, Başkan Apo’ya karşı niyetlerini, arzularını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyleyse her türlü olasılığı dikkate almak gerekir. Düşman güçlerin PKK’ya karşı, başkan Apo’ya karşı yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Bu konuda devletin bir yıllık bütçesi bile, daha fazla bile ortaya konabilir. Böyle düşmanca bir sürece karşı verilebilecek en güzel cevap ise herkesin Apo olmaya çalışmasıdır.

Bütün Apo’lara selam olsun!.. (İ. Beşikçi, PKK Üzerine Düşünceler, s. 116, 117).

 

Olgusal soru bir:

• Madem Beşikçi “kendi[n]den biliyor” iken, “Ama Öcalan, örneğin ‘Savaş ilan ediyor!’ Devlet adım atmadı diyor, ‘Tekrar silaha başvurun.’ Bu kadar denetim altında bunu nasıl söyleyebilir? Demek ki, devletin de böyle bir istemi var” sonucuna ulaştığına göre, acaba yukarıdaki “tarih felsefesinin bir konusu” olan “Başkan Apo” sosyolojik-tarihsel tespitlerini devletin denetimindeki Sağmalcılar Cezaevi’nde “devletin böyle bir istemi” üzerine mi yaptı?

Olgusal veri bir:

• Eğer Beşikçi kişisel ihtiraslarının tatmin olmaması sonucu şuurunu yitirmiş bir insan haliyle yalan/iftira atmıyorsa; Öcalan’ın yaklaşık ikibin sayfa savunmalarından ve bir o kadar görüşme notlarının içinden, yüzlerce sayfa ayırarak teorileştirdiği “meşru savunma” stratejisi dışına çıkarak “savaş ilan” eden “tekrar silaha baş vurun”a götüren bir cümlesini çıkarır ve ―aynen sınıfsal anlamda soysuz Kürt milliyetçilerinin yaptığı gibi― komplikasyonlu bir ruhhaliyle yalan/iftira atmadığını kanıtlar.

Olgusal soru iki:

• Türkiye’de köşe yazarlarının bile “...Öcalan meselesi çözülmedikçe Türkiye'nin dertten kurtulacağını sanmak bence hayal! Çünkü sorunun esası Kürtler değil Öcalan'dır.” (Avni Özgürel, Radikal, 22/3/2006) diyebildiği bugünlerde, 36 kitabını, doktora tezini ve bildiği bütün sosyolojisini Kürtler üzerine yapmış Beşikçi’nin, Öcalan’ın “devletin denetimine” girdiği 7 sene boyunca, bu konuda yazdığı bir sosyolojik cümle veya paragrafı var mı?

Olgusal veri iki:

• Beşikçi aynı röportajda, “Özeleştiri yaparken, ‘Geçmişte bunu savunuyordum şimdi böyle düşünüyorum’ demeli. Öcalan ‘Geçmişte de bunu söylüyordum’ diyor.” derken Öcalan, kitap olarak da yayınlanan savunmasının girişinde,


Eğer bir suçum varsa, iktidar ve savaş kültüründen benim de bu mikrobu biraz kapmamdır. Özgürlük için devlet iktidarı ve bunun için de savaş adeta müminler için bir Kuran emri gibi anlaşılınca bu oyuna dahil olacaktım. Hemen hemen tüm ezilenler adına yola çıkanların kurtulamadıkları bir hastalıktır bu. Bu temelde sadece hakim sisteme karşı değil, adına her şeyimi ortaya koyduğum Özgürlük mücadelesine karşı da suçluyum. Bunun özeleştirisini sadece teoride değil, yalnızlığımın soylu pratiğinde de sonuna kadar götüreceğim. Fakat ya bir toplumu, halkı kendisi olmaktan zorla ve hileyle çıkarma suçunu sistem nasıl ödeyecek? Yargılama adil olacaksa, tarafların iddiaları dengeli dinlenmeli ve ona göre bir karara gidilmelidir. Bilimle bağını yitirmiş bir yargı asla adil olamaz. Açık ki, toplumsal (sosyal) bilim başvuracağım temel silahım olacaktır. Onunla aydınlandığım oranda doğru yolda yürümek onurlu insan olmanın bir gereğidir. (A. Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 17)


diye yazmıştır. Ayrıca, ikibine yakın sayfayı tutan savunmalarında, bu ve benzer ―özellikle devletle ilgili Marx’a, Engels’e, Hegel’e Plato’ya kadar giden― yüzlerce sayfa eleştiri ve özeleştiri vardır. Beşikçi bunları;

a) okumamıştır,

b) okuyup anlamamıştır,

c) sınıfsal anlamda “züğürt ağa” Kürt milliyetçileri gibi, birşeylere tepkiyle şuurunu bir yere çarpmıştır.

Eğer Beşikçi bir ay içinde (çünkü 7 sene içinde okumamışsa, bunları bir ayda okuyabilir) bunun olgusal bir açıklamasını yapmazsa “c” şıkı geçerlidir.


Olgusal soru üç:

• Beşikçi’yi “ayakta alkış”ın olgusal sebebi, konferansı hazırlayanların, “Apo’nun elinde telefon, yanında general, Kandil Dağı ile konuşuyor” diyecek kadar şuuru çarpılmış Ümit Fırat gibileri olmasından dolayı, çağrı listesinin tamamen ―”destekçi” görünenler dahil― Beşikçi’nin bu son hali gibi Öcalan karşıtlarından oluşması olabilir mı?


Olgusal veri üç:

• Beşikçi sosyoloji doktorası yapmış, ana dili Türkçe olan bir vatandaşımızdır. Öcalan’ın savunmalarını okuduğunda anlamayacak kadar dil sorunu olamaz. Savunmalarında Öcalan’ın genel olarak devlet ve iktidar üzerine, terör ve şiddet üzerine, toplumsal sınıflar ve tarih felsefesi üzerine, kadın ve erkek üzerine, felsefe ve sosyal bilimin kendisi üzerine, hatta fizik üzerine, mitolojik eserleri sosyo-politik dile adeta tercüme ederek; özel olarak da Türk-Kürt ilişkilerinin politikası ve sosyolojisi üzerine etraflı analizleri konu eden yüzlerce sayfa, yüzlerce paragraf var. 36 kitabı Kürtler’le ilgili olan ve “devletin denetimi altında” iken “Herkes Apo olmaya çalışmalıdır”, “Bütün Apo’lara selam olsun!..” diyebilen Beşikçi, 7 yıl boyunca bunlar hakkında ―devletin denetimi dışında iken― bir sosyolojik paragraf kurmamıştır. Ne savunan, ne irdeleyen, ne de yeren... Varsa, gözümüzden kaçmışsa, göstersin, bizi mahçup etsin.


Olgusal soru dört A:

• Türkiye’nin 36 kitaplı sosyologu Beşikçi, “Çok konuşuyor da işte konuştuğu zaman ancak devleti konuşabilir” dediği Öcalan’ın, mesela, aşağıdaki iki paragrafında da “ancak devleti” mi konuştuğunu düşünüyor?

Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice girdiğinde, ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek gerekir. Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden açığa çıkmış bulunmaktadır. Birincisi ABD, İsrail ve işbirlikçisi Kürtler. İkincisi Türk, İran ve Arap statükocu güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi, komprador burjuva kesim. Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul emekçi, yurtsever, demokrat halktan oluşmaktadır. Bu tip ayrışma ilk defa gerçekleşmektedir. Statükoyla hareket eden işbirlikçi Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır. Irak'taki Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir. Eğer Türk, İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını yapmazlarsa, yurtsever demokrat Kürtlerle emperyalizm işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar gelişebilir. Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda yer alabilirler. Bir uzlaşma imkanı görmezse (Türk, İran, Arap yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi beklenebilir. Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik bir darbe yemiştir. Irak'ı yıkan ABD, İsrail ve Kürt ittifakıdır. Türkiye'nin Kürt çözümünü sürekli erteletmesi artık Kıbrıs'ta olup bitenden katbekat ağır sonuçlar ortaya çıkarabilir...

Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu'da binyıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.’ (A. Öcalan, Bir Halkı Savunmak: 457, 458)


Olgusal soru dört B:

• Ya şu aşağıdakiler mesela?


Toplumla doğa arasındaki ilişki sosyal bilimin gittikçe yoğunlaştığı bir alandır. ...

İktidarlaşmış bilime karşı felsefeye dönüş özgür toplumun çıkış ilkesidir. Felsefeye dayanmayan bir demokrasinin kolayca yozlaşacağı ve demagogların elinde halkları yönetmenin en soysuz bir aracı olacağı tarihte ve günümüzde sayısız örnekleriyle kendini göstermiştir. Bunu önlemenin yolu bir yanı etik, bir yanı bilim olan ve ayrılmaz bir bütün olan gelenekle politik mücadeleyi yürütmektir. (A. Öcalan, Bir Halki Savunmak, s.18).

...

Şüphesiz her cinsiyet türünün olduğu gibi kadının da bir doğası vardır. Toplumsallıktan öte biyolojik cins olarak kadının daha merkezi öğe olduğunu, biyoloji bilimi her geçen gün artan kanıtlarla desteklemektedir. Özcesi kadın fiziği erkeği kapsamakla birlikte, erkek fiziği kadını kapsayamamaktadır. Kutsal kitapların tersine, kadının erkekten değil, erkeğin kadından türediği anlaşılmaktadır. Kadının kromozomları erkekten fazladır. Kadın için dezavantaj olarak düşünülen aylık kanamalar bile kadının doğayla daha nazik bağının göstergesi olarak anlaşılmalıdır... Yaşamın karmaşık sorunları kadının rahminde, karnında cereyan etmektedir. Kendinden doğan çocuk ve göbek bağı yaşam zincirinin son halkası gibidir. Bu gerçeklik karşısında erkek sanki kadının bir eki, bir uzantısı gibi görünmektedir. Bu olguyu doğrulayan bir husus da erkekteki aşırı ve anlamsız kıskançlık duygusudur. Kadın doğası kendine karşı daha güvenli dururken, erkek adeta yerinde duramaz. Kadın etrafında dönen bir bela gibidir. Tüm bu gözlemler kadın fiziğinin zaaf yüklü değil, daha merkezi olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle kadın öncelikle erkek egemen kültürün dayattığı 'eksikli, hastalıklı' tanımını derhal reddetmelidir. Tersinin doğru olabileceğini erkeğe hissettirebilmelidir. Kadın fiziğine ilişkin kendine güvenmeli derken bu önemli gerçeği kastediyoruz.

Bu fiziksel oluşumun doğal sonucu kadındaki duygusal zekanın daha güçlü olmasıdır. Duygusal zeka yaşamdan kopmayan zekadır. Empati ve sempatiyi güçlü taşıyan zekadır. Kadında analitik zeka geliştiğinde bile güçlü duygusal zekasından dolayı daha dengeli, yaşamla bağlantılı ve tahripkar olmaktan uzak durmaya daha yeteneklidir. Erkek kadın kadar yaşamın ne olduğunu anlamaz. Yaşamın kendisi olan (Aryen dil grubundan olan Kürtçe'de Jîn, yaşam demektir. Aynı zamanda kadın anlamına gelir) kadın, yaşamın bütün yönlerini riyakarlıktan uzak, saf ve yalın haliyle görme yeteneğidir. (A. Öcalan, Bir Halı Savunmak, s.174).

Olgusal veri dört:

• 7 yıldan bu yana; 36 kitabi Kürtler üzerine olan sosyolg Beşikçi, Öcalan’ın bütün stratejik ulusal kurtuluş hedeflerinden vazgeçmesine rağmen, Türkiye Kürtleri için sadece bağımsızlığın değil federasyon ve özerkliğin de uygun olmadığını ısrarla demesine rağmen, hatta “ulusların kaderlerini tayin hakkı”ını bile Roza Lüxemburg’un 80 yıllık hakkını iade edercesine yerlebir etmesine rağmen, hala Türkiye Kürtleri’nin sokaklara-sandıklara taşan “Başkan Apo”ya “ürkütücü” desteği ile ilgli bir cümle/paragraf kurmamıştır. Varsa, tembelliğimize ve/veya cehaletimize bağışlayıp göstersin, bizi mahçup etsin.

Verilet de, sorular da olgulara saygısızlık etmeden çoğaltılabilir. Çünkü haddinden fazladırlar. Ama biz bir makalenin sınırlarını zorlayıp okuyucunun canını daha fazla sıkmadan bir karşılaştırma yaparak, bu esefle yazdıklarımızı bitirelim:

Kardeş Osman birkaç eski parti yöneticisiyle birlikte kaçtığında, Amerika bile hayli umutlanmıştı ve “PKK tehditinin parametreleri değişti, örgüt içinde karışıklık var, PKK bölünürse, askeri, siyasi ve terör tehditi değişir” (Hürriyet, 9 Mart 2004) şeklinde ses vermişti gecikmeden. Öcalan , o zaman, Osman’a “mayına sürülmüş eşek” demiş ve Osman da, sanki özellikle bunu doğrulamak için der gibi, hepsini büyük harflerle kaleme aldığı “KAMUOYUNA” açıklamasına, “BENİM DE İÇİNDE YER ALDIĞIM, PWD GİRİŞİMİNİN SIRADAN BİR OLAY OLMADIĞI, DAHA İLK ADIMINDA ÇEŞİTLİ KESİMLERİN YAKLAŞIMIYLA ANLAŞILMIŞ BULUNMAKTADIR” diye başlamıştı. Biz de, gene o zaman, “Yani kendisi direkt değil, çeşitli kesimlerin yaklaşımından kanaat getirmiş ‘sıradan bir olay’ yapmadıklarına” diye belirttikten sonra sormuştuk: “Kimdir bu “çeşitli kesimler”? Osman bir gün bunları üst üste yazıp bakacak mı, bakmaya fırsat bulabilecek mi? (A.K. Özcan, Özgür Gündem, 29 Eylül 2004). Ancak Osman hızını alamamış ve, mesela, Yeni Şafak gazetesine (2004 Ekim) şunları söylemişti:

Önümüzdeki bahar aylarına kadar örgütte ve genel olarak Kürt hareketinde önemli değişiklikler yaşanacaktır. ... Ben kişisel olarak hem AKP'den hem de CHP'deki bazı çevrelerden, örneğin Kemal Derviş-Celal Doğan ikilisinden çok şey bekliyorum. AKP daha fazla demokrasiyi özümseyerek Kürt sorununa çözüm bulabilir. Ordunun çıkış yapma şansı yok artık. Ben başından beri Abdullah Öcalan ile anlaşamıyordum. Abdullah Öcalan Saddam Hüseyin gibiydi. Abdullah Öcalan hep birinci adamdı, geri kalanların hepsi ise yüzüncü adamdı. Ben AKP'den ve lider kadrolarından, örneğin Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül'den, Adalet Bakanı Çiçek'ten ve Meclis başkanı Arınç'tan çok şey bekliyorum. (Yeni Şafak, 6 Ekim 2004).

Ve ancak gene de, bütün bunları “heyecanla” söyleyen Osman hızını erken kesmiş, mayın temizletilmekten vazgeçmiş ve en son, geçenlerde kendisiyle beraber kaçan K. Yılamz’ın arabasında patlayan bomba ile ölemesini, aralarındaki bir kadın davasından olduğunu haber verdi. (http://www.urmiye.org/news/taybet1)

Esefle söyleyeceğim ki; Osman’ın o zamanki umut ve heyecanı ile Beşikçi’nin bugünkü umut ve heyecanı arasında ciddi benzerlikler var gibime geliyor. Osman, “Öcalan’ın birşekilde bitirileceğine, artık onun şansının kalmadığına, ABD’nin Güneyli’lere bir “devlet” çıkardığına, Kuzey’de de kendilerine birşeyler yapacağına, “kardeş Öcalan” olarak da en “kuvvetli aday”ın kendisi olduğuna kendisini kuvvetle kuvvetle söyleyerek ihtirassal zaafiyetlerin insan denen varlığı nereye kadar götürebileceğinin nessillere sarkacak bir örneğini vermişti. Ama gene de Beşikçi ile karşılaştırıldığında insanın Osman’ı “hoşgöresi” geliyor! Çünkü Osman Kürtler üzerine doktora yapmış 36 kitaplı sosyolog değildi, değildir..

Beşikçi ―bu günlerde― aynen Osman’ın o günlerdeki “heyecan”ıyla ABD “arka”lı Feytullah-Tayip-Barzani hattının nakşibendi gücüne gönlünü kaptırmış görünüyor. Onun için de “gönül”üne göre “Öcalan çok konuşuyor, artık sussun” istiyor. Beşikçi, herkesi Öcalan’ın ölümünü veya “bitiş”ini beklemeye çağırıyor, hatta ilan etmeye yelteniyor. Çünkü Beşikçi, Öcalan’ın barış ve birlik çözümüne tepkilidir. Yoksa, 1990 yılında savaşı zirveye tırmandıran bir Öcalan’a sekiz satırda sekiz kez Apo ve Başkan Apo diyerek herkesi “Apolaşma”ya çağıran Beşikçi, bugün barış, birlik, demokrasi, çatışmasızlıkta ısrar eden, ölüp-öldürmek yerine yaşayıp-yaşatmaktan sözeden bir Öcalan’a neden “sussun” anlamında “çok konuşuyor” desin?

Ama Amerika bile artık Beşikçi gibi düşünmüyor. Amerika Öcalan’a ―nezleden de olsa― bir şey olması ihtimalinden irkiliyor. Çünkü Amerika sosyoloji biliyor. Çünkü Amerika politika işlerini ―her hesabı iyi yapamasa da― sosyal bilimcilerin araştırmaları ve raporları üzerinden yürütmeyi ciddiye alıyor.

Öyle görünüyor ki; Beşikçi’nin Öcalan’a 7 yıldır dinmeyen tepkisi, kendisinin Kürtlerin Ziya Kökalp’ı olma hayalini barış ve birlikte ısrarıyla “olmaz”laştırmayı sürdürmesi oluyor. Kaldı ki, bunu asıl terihselliği ile “olmaz”laştıran Öcalan değildir. Burada Bşikçi’nin “Türkiye Kürtleri” etnisitesinin sosyolojik gerçekliğine biraz daha sosyolojik bakmaya zaman, metanet ve cesaret ayırması yeterli olacaktır.

Eğer öyle değilse; olgusal soru son:

• Beşikçi; konferans konuklarının ―yukarıda olgusal veri ve sorularla özetlemeye çalıştığım şuur-kötürümü olgusal durumundan dolayı kendisini ayakta alkışladıkları ihtimalini de gözönüne alarak― bu “ayakta alkışlanma”ya bir sosyolojik veya sosyo-psikolojik anlamlandırma yapabilir mi önümüzdeki bir ay içinde ―acaba?

 


Kısaca sonuç:

Kürtlerin Z. Gökalpa, milliyetçiliğe, devlete ihtiyacı yok. Kürtlerin özgürlüğe, demokrasiye, kimliksel ve kültürel onura ihtiyacı var. Kürtlerin bugünkü şanssızlığı olarak söylenen “siyasal tarihleri boyunca devlet kuramamaları” aslında “tarihsel şansı” oluyor. Ve Türklerin de devlete fazla bulaşmalarından dolayı, bugün aslında Kürtlerden daha kötü durumda olduğunu söylemek abartma olmaz.

Dolayısıyla; Beşikçi enaz, Öcalan’ın en özetle tanımladığı kardeş Osman kadar ―bir sosyolog olarak etrafindaki sosyolojik verilerin de yardımıyla― aklını yeniden elealabilmelidir..

_______________________________

* Beşikçin’nin uluslararası standardlarda kabuledilmiş bilimsel çalışması (makale veya kitap) yoktur. Sözü edilen 36 kitabından sadece doktora tezi olan [Göçebe Alikan Aşireti] kitabında bilimsel çaba vardır. Diğerleri ezici olarak tekrarı sayfa zorlayan polemiklerdir. (Söylediklerinin haklı ve doğru olması bilimsel çalışma olduğu anlamına gelmez tabii ki) Bunlar bugüne kadar, kimsenin söylemeye cesaret edemediği doğruları ısrarla söyleme gerçekliğine gereksiz bir haksızlık olacağı haklı kaygısıyla söylenmemiştir. Bugün söylenmezse gecikecektir.

** PKK parti merkez yayın organı Serxwebun dergisinde de yayınlanımış röportaj.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
bay dr. a. k. ozcan, yorumlari yazan arkadaslara katilmamak mumkunmu? bay doktor siz olsa olsa turk genelkurmayin hizmetinde kemalizme hizmet gorevlerinizi calisiyorsunuz.
ismail hoca hakkinda bir seyler ne sen, ne de senin gibi usaklarin bir seyler soyleme hakki yoktur. ismail hoca dunya insanliginin degeridir, gozbebegidir, sen ve senin gibi tipler cok buyuk cikarlar gozetmeksizin en ufak bir bedel odeyebilirmi? boyle bir bedeli odemeye o yurek varmi? nerdee..
Gönderen amed bazid on Saturday, 13 October 2007 at 1:48

Yazimi gönderdikten sonra, onun kontroldan gececegini yaziyorsunz. Neden kontrol ? Kimseyi hakaret etmedimi. Sadece sizinbarbar, terörist ve celat T.C. nin hizmetinde oldugunuzu yazdim ve yazmaya devam edecegim. Kürtlerin icislerine bu denli karisma hakkini nereden aliyorsunuz ? Kürt ve Kürdistan davasi, Seyit Riza, Baytar Nuri'ye canla basla sahip cikanlarin ve cikacak olanlarin davasidir.
T.C. bir cete devletidir. Cellat bir devlettir, varligini kürt yoklugu üzerine kurmustur. Kürtler Üniter devlet istiyor mu, istemiyor mu ? Bu kürtlerin, sadece ve sadece kürterin verbilecegi bir karardir, onlarin tercihidir. Size ne oliyor beyefendi hazretleri ?
Öldürülen, bicaklanan ve kesilen Dersimli onbinlerin kanini icmis T.C. lilerle ortak is yapmak size düsmüsse buyurun, yapiniz. Ama kürtlerin icislerine karismak sizin göreviniz ve isiniz degildir. Insan nasilda onbinleri öldüren bir o kadarini sürgün eden melaist.terorist devletin hizmetcisi olabiliyor ? Bunu 'normal bir akil' nasil kabul edebilir ? Kaleminizle herseyi basaracaginizi, herseyi cürütebiliceginizi, dogrulari tahrip edebileceginizi saniyorsaniz, yanilmissiniz beyefendi hazretleri. Görünen köy klavuz istemiz. Elinizi kürt ve kürdistan davasindan cekiniz. Böylesi daha dürüst, daha samimidir. Bizim artik 'T.C.'nin solcu devsirmelerine' ihtiyacimiz yok. Bu gibi, dogrusu sizin gibi tiplerin osmanli da adi:yeniceri idi.
Gönderen B. Rênas on Friday, 22 June 2007 at 4:04

Ugur Mumcu' da sizin gibi bay Besikci'yi elstirmisti. O'nu anlamak bir bakima anlasilir seydir. Cünkü o dewletcidir, T.C. cidir(ayni devletten hapis cezalari almis omasina ragmen keza Perincek gibi), kendi dewletinin cikarlarini koruyor, kolliyor. Peki ya size ne oliyor beyefendi hazretleri ? Bay Öcalan'i savunmak, bay Besikci'yi yermek neden size kalmis ? T.C.'ye hizmet borcunuzu yerine getirdiginizin farkinda olmadigimizi sanmayin. Rahmetli Seyit Riza Nuri'nin katil ve celatlarini ve rejimini, hizmetcilerini savunmak ve kollamak neden ve nereden görev ve hizmet alaniniza giriyor ? Beyefendi hazretleri bilim adami oldu ? Nuri Dersimi'ye de ayni ve benzer seyleri harcayacak kadar kan bozuklugu icinde oldugunuzdan, T.C. 'ye hizmet verme aski icinde oldugunuzdan ASLA süphenm yoktur. Hepiniz, isimleriniz bir bir not ediliyor, hak ettigi vezayi ergec alacaksiniz. Bundan süpheniz olmasin bay T.C. hizmetcisi !
Gönderen B. Rênas on Friday, 22 June 2007 at 3:52


 1  2  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 2 ( 4 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: İsmail Beşikçi ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right