|
Hazırlokma milliyetçilerinden, “et” hırsızı ― burjuva anlamda bile soysuz ― “kürd”lerden şahsıma saldırılarının “cephe”si, giderek kendini kokuttu. Adeta, deyim yerindeyse, altına kaçırmaya başladılar. Ajanlığımdan, misyonerliğimden kuşku kalmadığını yazıyorlar. Hiç tanımadığım duymadığım isimler hakkımızda bu tür yazılar yazıyorlar. İyi. Yazsınlar, kendilerine kimsenin birsey dediği yok.. Ama, saldırının konusuna geçmeden, kendilerinden ricam, bu kuşkularını “dağıtan” verilerden, enazından kendilerini bukadar “ikna” eden “uç”lardan hepsini değilse de bir-ikisini okuyucuya da sunsunlar, okuyucuyu bize kanmaktan korusunlar lütfen! *** Altı yıldır Öcalan, M. Kemal’in olumlu ― tarihten saklanamaz ― taraflarına vurgu yapıyorken, düşkün milliyetçilik “Apo teslim oldu, genelkurmayın adamı oldu, Kemalist oldu” diyecek pervasızlıkta, sadece belden değil, topukdan da aşağıya çekildiler. Öcalan’ın “Kemalizm”i, İmralı Savunmaları’ında 1071’le başlayan Türk-Kürt ilişkilerinin özgünlüğünü, sorunlarını, potansiyellerini; tarihini-gününü-geleceğini oldukça bilimsel bir çerçevede tarışmakla başladı. Öcalan’ın M. Kemal değerlendirmelerinde, derin “tarih yazımı” eleştiri ve özeleştirilerinin üzerine oturup değişen taraflar da var, geçmişte yaptığı bazı değerlendirmelerin devamı niteliğinde olan taraflar da var. Bunlar etraflı analizler gerektirecek bir “alan”ı ifade ediyor. Bu yazının çerçevesini aşıyor. Burada kısaca “Öcalan”ın İmralı Savunmaları’ndaki M. Kemal vurgularının esasını konu edeceğiz. Öcalan geçmişte de, Atatürk’leştirilip Anadolu-Mazopotamya etnisitelerine bir deli gömleği haline getirilerek onlara karşı dizginsizce kullanılan Şirketler Kemalizmi ile Mustafa Kemal’i birbirinden ayıran değerlendirmeler yapmıştır. Ancak karşısında 15-20 yıllık “düşük yoğunluklu savaş”ını yürüttüğü devletin resmi ideolojisi olarak Kemalizm, Atatürk―M.Kemal etiketiyle üzerlerine sürdürüldüğü için, bu taraf doğal olarak geride kalmış/bıraktırılmıştır. Bu oldukça anlaşılırdır. Fakaat İmralı Savunmaları’nın felsefesi, çözümdür: Bu da, uzlaşmadır, telafidir, onarımdır, daha fazla kaybettirmemedir. Dahası, demokrasidir, diyalog arayışıdır, hatta tarihin tarihinin yeniden yazımıdır. İkibine yakın İmralı Savunmaları ve altı yıllık Görüşme Notları kelimelerinin toplamının en kısa özeti, demokratik çözün uygar-bilimsel diyalogdur. Savunma ve Notlar’ın M. Kemal vurgusunun temeli budur. Çünkü Öcalan, kendisinin Türkiye Kürtleri arasındaki sosyolojik ifadesini bildiği kadar “Atatürk”ün de Türkiye Türkleri için nasıl bir sosyolojik realite olduğunu bilyor. Hatta sadece Turkiye Türkleri açısından değil Kürtleri açısından da kazandırdığı tarihsellikleri kaygısız-komplekssiz ifadeye getiren tek Kürt önderidir. Çünkü Öcalan İmralı’da hem felsefik hem ahlaki hem bilimsel hassasiyetini zirveleştirmiştir. Asıl sorun, kendisinin de görüşme notlarında sıkça tekrarladığı, Savunmalar ve Notlar’daki bu zirveleşmis hassasiyetlerinin, PKK’nin önderlik ettiği Hareket bütünlüğünde yeterli “dil”e ve yoğunluğa kavuşmamasıdır. Aslında herkes bu “kabız”lığın acısını çekmektedir. Çözüme, diyaloga-çözüme, birleşerek büyümeye buradan gidilecektir. Çünkü savunmalarda bu kadar etraflı açılan bu konuların Öcalan’ın dili ile sınırlı kalması, PKK örgüt ve kitle bütününde kendisini saklayan milliyetçi “kütle”nin ve genelkurmayın (tecriti AKP-Barzani hattı üzerinden yürüten) Amerikancı “çekirdek”inin temel gücü oluyor. Oysa bunların durumu 1919’lardaki Osmanlı “çekirdeği”nin İngilizler ve Almanlarla bütünleşmesine benzemeye doğru hızla gidiyor. Ve “alt”tan gelen baskıyla zordalar. H. Özkök geçen gün, “dört ayda bir mide götürdüm” diyor. Öcalan tecridinden ciddi rahatsız olan bir “alt” potansiyeli vardır. Bunun mesajları, “uç”ları kimi zaman sızıyor. M. Kemal’in 1919 çıkışının tarihselliği de bu “alt” potansiyelinin önderliği olmasındadır. Öcalan’ın tekrarla “iş yeni bir M. Kemal çıkar mı, oraya geliyor”, “güncelleşmiş bir M. Kemal çıkışına ihtiyaç var” benzeri vurguları bu olguların üzerine oturuyor. Bu sebeple, Öcalan’ın M. Kemal ile ilgili söylediklerini anlamamak, “taktik dil” sanmak ve sunmak, ne kadar İmralı’daki tecritten daha büyük bir ceza, daha büyük bir hakaret ise, “Kemalist” demek de o kadar bilim ve terbiye dışıdır. Öcalan, savunmaları ve görüşme notları boyunca M. Kemal’in hakketmediği tek kelime söylememiştir. Elbette ki M. Kemal’i tarihin sosyalist önderleri ile karşılaştırmak yanıltıcı olur, gereksiz bir zorlama olur. Ama Öcalan; Dr. Kıvılcımlı’nın inceleyip hakkını verdiği, Lenin’in muazzam madi-manevi destek verdiği 1919’lar M. Kemali’nin hakkını Kürt cephesinden teslim etmektedir. Bir de ötesi var: Öcalan ve Hareket’i açısından Atatürk sadece Lenin’in destek verdiği 1919-24’lerin anti-emperyalist M. Kemal’i değil, aynı zamanda Türkiye halkının atlanamaz sosyolojik bir gerçeğidir. Ve bu sosyolojik gerçeğin hepsi, cumhuriyetin gözükara oligarşik bürokrasisinin abartması-kabartması-betonlaştırması değildir. Atatürk karizmasının halklara karşı “Kemalizm” olarak en hoyratça kullanılması, bir deli gömleği gibi giydirilmesi, 1919-24 M. Kemal’ini inkâr etmeyi gerektirir mi? Bu bilimsel olur mu? Öcalan’ın bu konuda yaptığı hem bilimseldir, hem ahlakîdir. Dahası; eğer bir “demokratik çözüm”den “uzlaşmalı bir çözüm”den söz etme bir “taktik” değil de, kökleri 15 bin yıllık insalık tarihinin arkalarına kadar götürülerek bir devlet/iktidar çözümlemesinin üzerine oturtulmuş bir strateji ise, o zaman karşı tarafın bazı sosyolojik gerçeklerine saygıyla yaklaşmaya başlamanın anlaşılmayan tarafı nedir? Öcalan’ın yaptığı budur. Gerek PKK Hareket’inin zulalarında saklanan Amerikancı-Avrupacıların direndiği, gerekse soysuz-sopsup milliyetçilerin ipini koparmışcasına saldırdığı budur. Oysa bu durumda ― eger 15-20 yıllık çatışmanın derin tahribatları da hassasiyetle gözönüne alma gereği unutulmamışsa ― kimi zaman M. Kemal’in hakkı, eğer “dört” ise, nezaketen “beş” vermek gerektiği aşikârdır. Öyle ki, siz de kendi gerçeklerinize saygının sosyo-psikolojik zeminlerini diğrer tarafa veresiniz. Çünkü tekrar tekrar bilinçlere ve ruhlara yedirilmelidir ki; Öcalan Cumhuriyet Kürtlügü’nde ne kadar sosyolojik bir gerçekse, Atatürk de Anadolu Türklüğü’nde o kadar sosyolojik bir vakadır. Nasıl ki Kürdistan’da Öcalan’ı atlayarak bir yere varılamazsa, Türkiye Cumhuruyeti gerçekliğinde de, M. Kemal’in hakkını teslim etmeden “uzlaşma”, “demokratık çözüm”, “uygar diyalog” etrafında yapılıp söylenenleri kimse ciddiye almaz. Öcalan bu konuda o nedenle hem bilimseldir, hem ahlakîdir, hem stratejiktir. Ancak milliyetçi kasaplar, bundan korkarlar, onun için de pervasızca, ahlaksızca saldırırlar. Milliyetçiliğin asıl tehlikeli kesimi de, kimi yerde Öcalan’ın bu bilimselliğini bu ahlaki ustalığını “ustaca” saklar, kimi yerde hince “tercüme” eder. Çünkü onlar ― milliyetçilerin hem açık hem saklanan kesimi ― sürekli gerginliği yüksek bir atmosferde tutarak, beyinleri sulandırarak, “can”ı (dil, kültür, kimlik vs.) derdindeki halkları, “et” dertleri (devlet-iktidar-pazar) için koşturmak, vuruşturmak isterler. Öcalan, bu nedenle, “ben kendimi milliyetçiliğe kullandırtmam” derken bunun çok derinden bilinciyle yazıp-konuşmaktadır. Çarpıtanlar, gizleyenler, topuktan aşağı saldıranlar yakayı tarihten kurtaramazlar. Tarihin hem “yaşam”ı hem yazımı artık eskisi kadar zor değildir. |