|
Sayfa 1 / 2 ‘Sadece ‘’insanın’’ mı? Bence toplumların da… Hem öylesine bir derde girer ki başı toplumların, şayet adalet yoksa; gömülür ‘’pisliğin’’ içine başına dek… Hani derler ya ‘’burnumuza kadar b.o.k.’a battık’’, ‘’burnumuz b.o.k’tan çıkmıyor bir türlü’’… İşte o misal!
Gerek bireyler, gerekse toplumlar için neredeyse hava kadar, su kadar gereklidir adalet! Hem ‘’hukuksal’’ anlamdaki teknik adalet, hem de etik plandaki vicdani adalet… Birincisi, ‘’yargının bağımsızlığıyla’’ sağlanabilir nispeten (yaşamın da adaletli olması ölçüsünde); ikincisi ise, ister şahsi, ister toplumsal açıdan olsun; yaşanmış meselelerin, problemlerin üzerinin ‘’kedi pisliğini örterce’’ örtbas edilmek ve ‘’hata üstüne hata inşa etmek’’ yerine, açıkyüreklilikle, dürüstçe ve cesaretle ele alıp; oyalamaca- boyalamaca politikalara yeltenmeden ‘’kendi meseleleriyle yüzleşebilmekten’’, bu cesaretli yüzleşme sonrasında, gene aynı cesaretle yeni ‘’çözümler’’ üretebilmekten geçer. Yüzleşmekten kaçtığımız, ya da günübirlik nedenlerle kaçındığımız her problem; döner, daha da büyümüş, daha da giriftleşip karmaşıklaşmış olarak bizi bulur çünkü eninde sonunda… Kendi yaşanmışlıklarımıza, dürüst ve adilane yaklaşmamak; bunu yalnızca bizim ‘’şahsi’ ya da ‘’toplumsal’’ bir açığımız haline getirir ve bu açık, başkalarının bizimle ‘’oynayabilmesinin’’ zeminini hazırlayan bir ‘’yular’’dan başka da hiçbirşey olmaz sonunda… Bireyler de, toplumlar da özgürlüklerini; ekonomik nedenlerin yanı sıra bu sosyal nedenden ötürü riske etmiş olurlar böylece…
Stratejik konularda dürüst olmayıp da, ufak- tefek meselelerde dürüstmüş gibi görünen, ‘’kapıkulu’’ dürüstlüğünden bahsetmiyorum burada elbette… Kasdettiğim, stratejik planda dürüstlük… Evvela ‘’kendine karşı’’ ve sonra hem kendi, hem toplumsal yaşanmışlığa, tarihe karşı ‘’dürüstlük’’ten bahsediyorum. Zaten bu olmadan, diğeri de olamaz. Peki, biz bu anlamda ‘’dürüst’’ ve ‘’adil’’ bir toplum muyuz? Nasıl olalım ki? Her şeyden evvel bu anlamda bir ‘’modernite’’ye sahip değiliz. Bunun yerine, antika tefeci- bezirganlığın, ‘’senden aldığı eşeği, boyayıp- süsleyip’’ gene sana satan bezirgan’’lığına her anlamda sapına dek bulanıp batmış bir toplumuz… Ne bilim, ne tarih, ne hukuk, ne adalet, ne üretim, ne yönetim mantığımız; üzerindeki sol, sosyalist, sağ, dindar, laik, Kürt, Türk, asker, sivil, devrimci, nizamcı etiketini gözetmeksizin bundan yeterince bağımsız değil… Onun için de kebabı, yanmasın diye boyna evirip- çevirip duruyoruz; ama ne ateşten alabiliyor, ne de ateşi söndürebiliyoruz… Nedeni de açık: ne dürüst olabiliyoruz kendi meselelerimize karşı, ne de adil… Olandan da, kendimize benzemediği için ‘’öcü’’ gibi korkuyor, tecrit ediyor ve dışlıyoruz.
Üzerinde her yönüyle yıllardır durmamız gereken, ama hala daha yeterince açık bir biçimde duramadığımız bir konu da 12 Mart 1971…
10 Mayıs 2006 gecesi, Haber- Türk kanalında yayınlanan emekli deniz subayı Erol Mütercimler’in programını izledim:
Konu: 9 Mart- 12 Mart 1971, Deniz Gezmiş’in idamı, Amerikan kuşatması, Gladio, Kontrgerilla. Yıldönümü değil, bir şey değil… Belki de neden, Deniz Gezmiş’in idam yıldönümü ve bu idamın perde arkasına yönelik gitgide artan toplumsal merak ve ilgi… Belki yıllardır yalnızca gençlik tarafından dile getirilen ve aslında bir toplumun ‘’gençliğinin’’ tek başına baş etmesi mümkün olmadığı halde; 68 ve 78 kuşağı gençliğinin, kendilerinden başka ciddi bir muhalefet yapan da olmayışından ötürü, kendilerini, pervasızca üstlenmek zorunda hissettikleri ve ‘’gençlik’’ten başka ciddi bir direniş olmadığı için de kolayca yanlışa yönlendirilip, yenilip harcandıkları, hala daha da bitmeyen faturalarının ödenmekte olunduğu ‘’emperyalist kuşatma’’ ve ‘’NATO- SÜPER NATO (Gladio)’’ gerçekliğinin artık hiç kimsenin gözünden kaçmıyor olması ve bir yüzleşmenin, hesaplaşmanın dayatıyor olduğu gerçekliğidir bu konuya artan ilginin nedeni…
Program konukları ise: 12 Mart’la 20 küsür yıllık hizmetine rağmen ordudan tart edilen 9 Mart’çı Deniz Binbaşı Erol Bilbilik ile 60 ihtilalinden beri ordu içindeki her ihtilal girişiminin etrafında nedense dolaşıp durmuş, kitaplar yazmış, 63’ün idam edilmiş liderleri Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’in yanı sıra başta idamları istenmiş olan iki isminden biri olan Osman Deniz’in (sitemizde de yayınlanan yazısında ifade ettiği gibi) tabiriyle, meşhur ‘’mektupçu’’su Talat Turhan idi.
Önce, Sayın Binbaşı Erol Bilbilik konuştu ve TSK’nin, burjuva devrimini yapmış ülkelerdeki gibi bir burjuva ordusu olmayıp, emperyalizme karşı halkla elele Kurtuluş Savaşı vermiş, Kuvayi Milliyeci, anti- emperyalist bir ordu olduğunu açıkladı kendi üslubunca… Kendisinin de dahil olduğu 9 Mart’çılığı ve 9 Mart’çılıkla 12 Mart’çılığın farkını da tabii… 9 Mart’çıların (bu arada ilk kez duyduğum DOG:Devrimci Ordu Gücü adlı teşkilatın) GLADİO (Süper NATO) tarafından kuşatılıp girdilendiğini, 12 Mart’çıların Genelkurmay Başkanı ve iki kuvvet komutanıyla birlikte GLADIO- CIA kuşatmalı Amerikan emperyalizmi karşısında ‘’teslimiyetçi’’ bir tutum takındıklarını, devrimci- ihtilalci ordu kesimlerinin bu kuşatılmışlıkla yenilgiye uğratıldıklarını ve tasfiye edildiğini anlattı.
Mahir Çayan’cılar, Deniz Gezmiş’çiler ve Sarp Kuray’ın başını çektiği 3 Dev- Gençli grup olarak tanımladı dönemin, ‘’Marxist söylemli, ulusalcı- Kemalist’’ tabir ettiği gençliğini… Bu gençlerin de ordu içindeki 9 Mart’çıları kuşatarak yenilgiye götüren aynı GLADIO kuşatması ve kışkırtmasıyla ‘’teröre’’ nasıl bulaştırıldıklarını, nasıl sağlı- sollu kamplara bölünüp birbirlerine karşı kışkırtıldıklarını, bu yoldan nasıl silahlı eylemliliğe taşındıklarını, sonra nasıl ‘’hukuksuz’’ mahkemelerle harcanıp, mahkemeler haricinde alınmış ‘’siyasal’’ kararlarla nasıl gencecik yaşta ‘’idam sehpalarına taşındıklarını’’ apaçık ortaya döktü.
GLADIO unsurları arasında saydığı Faik Türün, Ali Elverdi, Atıf Erçıkan gibi nispeten bilinen isimlerin yanı sıra özellikle vurguladığı eski MBK’cı ve CHP’li politikacı Orhan Kabibay, İrfan Solmazer gibi isimler ise; özellikle ‘’sol’’ kesimlere atılmış ‘’çengel’’ oluşları itibariyle bu tür bir programda, ilk kez deşifre edildiler. Henüz adları anılmayanlar var; ‘’Numan Esin’’ vb. gibi…
Binbaşı’nın tespitine göre; bu GLADIO süreci, 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişiyle başlıyor. Ve 1960, buna karşı bir başkaldırı… Ama yeterli olmuyor ve ordu tabanındaki devrimci- ihtilalci çizgi, 9 Mart’ta kendisinin de içinde yer aldığı bir darbe ile, bu gidişata son vermek istiyor. Bunun önü ise, 12 Mart askeri faşist cuntasıyla kesiliyor. Kendisi de bu süreçte ordudan atılıyor.
68 dönemi asker- sivil gençliğinin NATO’lu, CIA’lı, GLADIO’lu bu 12 Mart harcanışının üzerinden 71’den bu yana hesaplarsak, tam 35 yıl geçmiş. Sayın Erol Bilbilik’in, 35 yıl sonra da olsa anlattıkları; bu önemli toplumsal yaşanmışlık dönemimizin üzerine yıllardır çekilmiş olan perdeyi hafifçe aralarken, benim de bu değerli vatansever binbaşıyı sanki yıllardır tanıyormuşum hissine kapılmama neden oldu. Çünkü anlattıkları, tamamen 68 döneminin üç gençlik liderinden birisi ve aralarındaki tek askeri gençlik önderi olan Sarp Kuray’ın, 1978’den beri anlattıklarıyla, henüz değinilmemiş yanlar da olsa birebir örtüşüyordu.
O dönemi bizzat yaşayan sosyalist devrimci gençlik kadrolarının; Ertuğrul Kürkçü misali hala daha inkar etmekte oldukları ve aslında şayet 12 Mart sonrasında, katledilmiş arkadaşlarına duyulan sempati üzerinden popülizm yapmak yerine, yaşanmışlığı Sarp Kuray’ınki gibi açık yüreklice ve dürüstçe koymuş (ya da koyabilmiş) olsalardı; kendilerinden sonraki kuşak gençliğini, belkide bir kez daha, 12 Eylül’le bitirmecesine yenilgiye uğramaktan alıkoyabilecekleri, böylece hem ülkelerini daha iyi koruyabileceklerini, hem de biz 68 kuşağı devrimcilerine inanan- güvenen sonraki kuşak genç devrimcilerini, emperyalizme karşı kafadan silahlı kılabileceklerini düşündüm gene ister istemez. Oysa tersine; ‘’kedi pisliğini örtercesine’’ gerçek cuntacıları ve GLADIO unsurlarını örtbas ederlerken, hem kendi liderlerine ve arkadaşlarına, hem anti- emperyalist mücadeleye ihanet etmiş, hem de kendilerine, kendi kuşaklarına karşı duyulan genç sempatiyi; yenilgiye, uçuruma sürüklemiş oldular hedefledikleri bu olmasa da, iyi niyetli olsalar da… İşte kendi yaşanmışlığıyla ve kendi problemiyle yüzleşmekten kaçmak; hem genel, hem özel planda böyle bir şey… Olayların –en vahim hatalar da yapılmış olsa- dürüstçe üstüne giden, 78’den beri yalnızca Sarp Kuray oldu. Taa o yıllardan beri söyleyegeldiği şeyler; her geçen gün biraz daha ortaya dökülüyor. Yıllardır bunları en içtenlikli bir şekilde ortaya koyan ‘’tek kişi’’ olduğu halde (beklide bundan ötürü); kah bütün bu yaşanmışlığın neredeyse ‘’tek suçlusu’’ ilan ediliyor, kah olayları çeşitli nedenlerle (bazen kendi pisliğini örtbas etmek için, bazen gerçekten de bir balık gibi, içinde olduğu deryayı anlamadığı için) susuşa getirenlerin tecritine uğratılıyor. Hala hegemonyasını sürdüren emperyalizm ayakçı ve işbirlikçisi kesimler açısından ise; hiç suçu olmasa da, kimi zaman ‘’vur!’’ emriyle aranacak, kimi zaman ‘’tek başına, devleti yıkmakla suçlanıp ağır cezalara çarptırılacak’’ gerçek bir fenomen o… Bana göre ise, 30 yıllık tanıklığıma dayanarak rahatlıkla ifade edebilirim ki; yıllardır gerçekleri söylemekten ve bu emperyalist kurguyu tersine çevirmeye çalışmaktan öte bir suçu olmayan; bu olayların içindeki en temiz, en dürüst, en cesaretli ve dinamik kişi de o… Bir o kadar da değeri bilinmeyen ve taşıdığı bu değer yüzünden neredeyse Tanrıların ateşini çalıp insanlığa hediye eden Prometheus gibi sürekli cezalandırılan, her tür tecrite uğratılmaya çalışılan biri…
Bence, Sayın Mütercimler; 9 Mart- 12 Mart konulu böyle bir programa, dönemindeki ‘’en genç’’ tarafın üç liderinden biri olarak; kendisi gibi, Binbaşı Bilbilik gibi bir denizci olan Sarp Kuray’ı da çağırmalıydı diye düşündüm hemen. Keşke tek başına da olsa, bu önemli yakın tarihsel dönemeçte yaşanılan olayların içinden gelen en ‘’özgün’’ tarafı da dinleyebilse bu toplum bir programda… Olur mu acaba bir gün? Hala daha bir şeyler saklanmak isteniyorsa toplumdan, hala daha yaşanmışlıkla yapılacak gerçek bir yüzleşmenin orasından burasından kaytarılmaya çalışılıyorsa olmaz elbette… Mesela Ertuğrul Kürkçü’nün de çok iyi bildiği Haydar Saltuk meselesine, havacılar cuntasına girilmiyor henüz pek… Daha Numan Esin’e bile gelinemedi…
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |