left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Haberler arrow ARAPSAÇI
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ARAPSAÇI Yazdır E-posta
Yazar Bursa Hakimiyet   
Tuesday, 25 March 2008

ImageKatiyen kaçmayacağım!..Türkiye'de 68 kuşağının öncülerinden Sarp Kuray, beraat ettiği bir davadan önce 12, ardından 12 yıl 6 ay, en sonunda da ağırlaştırılmış ömür boyu hapse mahkum edilişinin hikayesini anlattı.

Türk Deniz Kuvvetleri'nin henüz 22 yaşında olmasına karşılık bir savaş gemisini emanet ettiği Sarp Kuray, 12 Mart askeri darbesinin ardından tutuklandı. "69 Deniz Subayı Davası" başta olmak üzere hakkında çeşitli davalar açıldı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nın emrindeki Ziverbey Köşkü'nde ağırlandı! Kendi deyimine göre işkence gördü. 1975 yılında cezaevinden tahliye edildi.

12 Eylül askeri darbesini beklemeden Türkiye'den ayrılıp Fransa'ya yerleşti. İki evladı bu ülkede eğitim gördü, meslek ve iş-güç sahibi oldu. Artık "dönmez, dönemez" deniliyordu ki, Türkiye özlemi her duyguya baskın geldi, 1993'te "ver elini İstanbul" deyip döndü. Aklanmaktan, ömür boyu hapse uzanan yargılama sürecinin ilk adımı da o gün atıldı...

Ömür boyu hapse mahkum edilmenizi nasıl değerlendirdiniz?


Ömür boyu hapis değil, "Ağırlaştırılmış müebbet" deniliyor... Ceza Yasası'ndan çıkartılan ölüm cezasının yerine konuldu, bu ceza...Düşün ki, aynı mahkemeden dört ayrı karar çıkıyor... Oysa, on iki yıldır yargılanıyorum; on iki yıldır heyetin karşısında sanık sırasında oturuyorum. Ayrıca, bu süre içerisinde yeni bir eylemim olmamış. Dava dosyasına yeni bir konu yahut daha önce dosyada olmayan yeni bir delil eklenmemiş... Sormadan yapamıyor insan: Nasıl oluyor da, dava aynı, mahkeme aynı olmasına karşılık birbirinden bu denli farklı dört ayrı karar alınabiliyor?

Şaşırtıcı!.. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?

Nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum, aslında biliyorum da... Bildiğim, ceza hukukunun bu kadar çelişkili, bu kadar zikzaklı uygulamalara sanıldığından daha az müsait olduğudur. Daha doğrusu, dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur böyle bir uygulama... Aynı insana bir "beraat" verip, bir "168" deyip, bir de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriyorsanız ve bunu 12 sene sonra ve zamanaşımına yalnızca 11 gün kala veriyorsanız, ben derim ki, demek ki düşüncelerinde, görüşlerinde birtakım değişiklikler oldu!..

"Siyasal etkilenme" anlamında mı?...

Olabilir... Bunu kanıtlayamam elbette... Ama, soruna salt hukuk kaygısıyla yaklaşılmadığı yeterince açık görünüyor. Siyasal etkilenme, yahut baskı, adını ne koyarsanız, bir şeylerin değiştiği, bir şeylerin karar üzerinde tesirde bulunduğunu düşünüyorum...12 Eylül sırasında "Partizan yolu" adlı gizli örgütün yöneticisi olduğunuz ileri sürülüyordu. Sonrasında, "16 Haziran Hareketi"nden söz edilmeye başlandı. Sol çevrelerde, "Sarp Kuray'ın örgütü" deniliyordu "16 Haziran Hareketi" için. Mahkemenin hükmü de -hükümleri demek belki daha doğru-, bu örgüte ilişkin faaliyetlerinizin değerlendirilmesi üzerine kurulu... "Partizan Yolu" adlı örgüt 1988'de lağvedildi. Ben lağvettim. O tarihte Avrupa'da idim. Çünkü gidişatını beğenmiyordum o yapının. Bu yüzden de lağvetmeyi doğru buldum...Ondan sonra kurulan '16 Haziran Hareketi'ni bilmiyor değilim. Ama o örgütle de, bu noktadan sonra benim tartışmalarım, çatışmalarım vardır. İlginçtir ki, bu tartışmaların, çatışmaların kanıtları polisin elindedir. Çünkü bu arkadaşlar, yurtdışında olduğum o dönemde benimle yaptıkları bütün konuşmaları-bilgim dışında- banda almış, sonra da polise teslim etmişlerdir.1988'den 1991 yılına kadar benimle yaptıkları bütün telefon konuşmaları bantlardadır ve bu bantlar 480 sayfalık bir dosya halinde polisin elindedir. Bu konuşmalardan, benim talimat vermediğimin zaten görülmesi lazım. Hatta talimat vermek bir tarafa, bu kişilere ciddi eleştiriler yönelttiğimin de görülmesi lazım...

Sözünü ettiğiniz kayıtlar, dava dosyasında bulunuyor mu?

Elbette... Yoksa beni yargılamaları mümkün olmaz. Bunlar olmadan beni neyle suçlayacaklar?.. "16 Haziran Hareketi"nin içinde olanlar şu anda yurtdışında. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra salıverildi hepsi. Türk Ceza Yasası'nın 168. maddesinden haklarından dava açılmıştı. En çok kalan sekiz ay kaldı içerde. Türkiye'ye gelirken, sekiz ay tutuklu kalmayı göze almıştım ben de. Açık konuşursak, fiilen işin içine girmiş adamlar sekiz ayda bırakılıyorsa, olayların fiilen dışında olan, üstelik o yapıya eleştirileri bulunan birinin daha farklı bir sonuç beklememesi doğaldır. Bu yüzden, "Bu adamları 8-9 ayda bıraktıklarına göre, ben de 8-9 ayda çıkarım" dedim ve döndüm Türkiye'ye.

Kendi isteğinizle...?

1993 sonunda kendi isteğim, kendi inisiyatifimle döndüm. İçinde olduğum siyasal olayda bir çıkmaz gördüm ve bir değerlendirme yaptım: "Ülkemin hapishanesi bile, Avrupa'nın ışıltılı başkentlerinden iyidir" dedim, döndüm.

Yargılama sürecinde dikkate alınmadığını düşündüğünüz, ancak sizin konumunuza da açıklık getiren eleştirileriniz nelerdi, '16 Haziran Hareketi' ile ilgili?

Giderek feodal bir niteliğe evrilen grupsal ve kişisel ilişkileri eleştiriyordum. Onaylamadığım ve katılmadığım ilişkilerdi bunlar... Ayrıca, girişilen birtakım silahlı eylemlere de karşı çıkmış ve bunları eleştirmiştim. Örneğin soygun eylemleri... O silahlı işlere muhalefet etmişimdir. Bütün bunlar, bant çözümlerini içeren dosyada açıkça mevcuttur... Bunların yanında, o arkadaşlarla aramdaki düşünsel "kırılma", düşünsel farklılık da bu kayıtlarda görülebilmekte, anlaşılabilmektedir. Nitekim, sonradan yayınladıkları kitaplarda, Sarp Kuray'ın 'hain' olduğunu bile söylediler! "Hain" ve "dönek" ama ağırlaştırılmış ömür boyu hapis hükümlüsü!..

Tuhaf değil mi?..

Beni, "dönek", "hain", "itirafçı", "devletin uzantısı" ilan eden adamların hesabı benden sorulmuş oluyor... Onların eylemlerini ben yapmış veya yönetmiş sayılıyorum, faturası bana çıkarılıyor! Dönek miyim?.. Yoksa bu adamların başı mıyım?.. Şunu da vurgulamak zorundayım ki, bana 'dönek' demek o adamların haddi değil. Buna kapasiteleri yetmez. Bunu bir "savunma" olarak da düşünmeyin. Çünkü "savunma" durumunda olmak için, suçlamaya az çok bir kıymet vermek gerekir. Oysa, bu laflarının "çamur" kadar bile bir kıymeti yok!Hapse girip yatacağım.

Ceza aldınız, ama serbestsiniz... Çok kişi, "Sarp Kuray, artık Türkiye'de durmaz" diyordu. Oysa siz, "Hiçbir yere gitmiyorum" diyorsunuz!

Tabiî ki hiçbir yere gitmeyeceğim. Kaçmayacağım, asla kaçmayacağım. Girip yatacağım... En ağır ceza neyse o kesildi. Ama birçok kişi, yurtdışına kaçmamı boşuna bekleyecek! Turist olarak bile gitmeyi düşünmem bundan sonra. Hele Avrupa'ya hiç gitmem. Benim için evde oturmakla, sokakta gezmekle, hapse girmek arasında bir fark yok. Okumak en sevdiğim şey. Şu sıralar, hapishanelere kitap da giriyor. Müebbet 7 senedir, yatarım. Ömrüm vefa ederse, çıkarım. Etmediği taktirde onlar düşünsün!..

Daha önce, 12 Eylül öncesinde, gitmiştiniz Avrupa'ya, Paris'e... Şimdi ise, Avrupa'ya gitmeyeceğinizi özellikle vurguluyorsunuz!..

Askeri darbe, bağıra bağıra geliyordu o zaman. Herkesin gördüğü bir durumdu bu. O koşullarda, burada yapabileceklerimden daha fazlasını yurtdışında yapabileceğimi düşünüyordum. Bu yüzden gittim Avrupa'ya. Şimdi ise, çok iyi biliyorum ki, sizden bir şey almadan size hiçbir şey vermez Avrupa. Sizden istediği de, açıkça söylemek gerekirse, Türkiye'nin bir cariye gibi satılmasıdır! Şunu da söylemeliyim: Avrupa'nın tüm kazanımlarını Avrupa burjuvazisinin kazanımı olarak da görmüyorum. İnsan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü.. Bunlar, emekçi sınıfların mücadelesiyle kazanılmış değerler. Nice savaşlar verilmiş, nice acılar çekilmiş bunun için. Bu bakımdan, Avrupa karşıtı değilim tabii ki, ama Türkiye'yi bir cariye gibi satmayalım! Bu kadar kolay olmamalı bu iş...

Deniz Gezmiş'in sözleri'68 kuşağı'nın önde gelen isimlerinden birisiniz; hem bu kuşak hem de onları izleyen "78'lilere" ilişkin söyleyecekleriniz olmalı...

68 kuşağının deneyimleri sonraki kuşağa gerektiği gibi ve açıklıkla anlatılamadı. Bunda, 68'in önder kadrolarının yok edilmesinin önemli payı var. Deniz Gezmiş sağ kalsaydı, 68 ile 78 kuşakları arasında bir kopukluk da yaşanmazdı kanaatindeyim. "Nerede hata yapıldı" diye düşünülecek olursa, belki daha öncesinden başlamalı sorunun yanıtını aramaya. Çünkü bizim de ağabeylerimiz vardı: TİP, Mihri Belli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve diğerleri... Bana sorarsanız, yeterli ağabeylik yapmadılar bize. Gençler kendi çözümlerini kendilerini bulmak zorunda kaldı. Arayışın bir göstergesi olan eleştirileri yankı uyandırmadı ve kaale alınmadı. Oysa, çok iyi niyetliydi 68'liler. Deniz, Dr. Kıvılcımlı'yı -"yapma; onlar kabul etmez beni", şeklindeki itirazlarına karşılık- elinden tutup götürmüş, TİP Üsküdar İlçe örgütüne kaydettirmişti. Haftasına kalmadan ihraç edildi Doktor. Deniz de, haklı olarak verdi veriştirdi TİP'e ve oradan koptu. Benzer örnekler o kadar çok ki... Diyeceğim, TİP 68 kuşağını reddetmek yerine kucaklayabilseydi durum çok farklı olurdu. Ama, reddetmeyi ve dışlamayı seçtiler, yazık ki...

Bölünmeler, gruplaşmalar engel değil miydi?

Evet, bu gerekçeye çok başvuruldu, ama aslında "fraksiyonlar" son altı ayın işidir (12 Mart öncesindeki 6 ay) ve söylediğim gibi, gençliğin kendi yolunu bulması çabasından doğmuştur. Ertuğrul'un başkanlığı (Ertuğrul Kürkçü, 1970 Ekim'inde Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu -Dev Genç- başkanlığına seçilmişti), bir talihsizlikti bu bakımdan. Dev-Genç'in tüm önder kadrosu tutukluydu o tarihte veya aranıyordu. Hal böyle iken kongre toplandı Ertuğrul'u başkan seçti. Dolayısıyla Dev-Genç, belirli bir grubun eline geçmiş göründü. Böylece gruplaşmalar ivme kazandı. Gene de, Deniz'in "son sözlerini" hatırlayan herkes, o sözlerin çok kapsamlı bir "birlik" manifestosu olduğunu da hatırlayacaktır. Denizler'in "savunması" da böyledir; birlikte olunabilecek herkese çağrı vardır orada. Keza, "Kızıldere" de, aynı şekilde güçlü bir manifestodur...Oyuna getirildik.

Bir ara, sizin, 12 Mart öncesi için, "Bizi oyuna getirdiler" dediğiniz yansıdı basına... Bu doğru mu? Oyuna mı getirildiniz?

Gece, Demirel ailesinin Yükseliş Koleji'ne bomba atıldı, camı çerçevesi indirildi. Bunu yaptıranlar, sabah Demirel'e gidip: "Malını mülkünü koruyamıyorsun, bu ülkede devrimi nasıl engelleyeceksin" dediler. "Nereden biliyorsun" demeyin, çünkü gece yarısı o bombayı ben attım Yükseliş Koleji'ne! İşin, öteki tarafından da haberim var!.. Başka bir örnek: Sonradan "Kontrgerilla" ve "Özel Harp Dairesi" üzerine kitaplar yazan, o tarihte Yarbay rütbesinde bulunan bir subay, İstanbul'da bir randevuya gönderdi. Verilen adrese gittiğimde, karşımda emniyetin en kritik görevi sayılan 1. Şube'nin müdürü duruyordu. O, "ben denizcileri bekliyordum" dedi. Cebimden kokartımı çıkarıp taktım, içeriye buyur etti. Ciddi ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünüyordum. Verdiğim yarım kart, ondaki yarımla tam olarak örtüştü. Böylece, herhangi "bir yanlışlık" olmadığı ortaya çıktı...Şimdi, "oyuna getirildik" derken "itirafçı" mı oluyorum?..

Sizin 9 Martçılar'la da ilişkiniz vardı, değil mi?

Bizim kuşağımız, sonraki kuşağa bu konuları açıklıkla aktaramamıştır. "Oyuna gelme" ile birlikte 9 Martçılar'la olan ittifak da yeterince aktarılmamıştır. Ama böyle bir ittifak vardı; ve belki, bu ittifakın varlığından çok, ona hayat veren koşullar üzerinde durmak gerekirdi. Çünkü, Türkiye'de "sol"un, eğer bir özgünlüğü varsa -kuşkusuz olmalı- bu koşullarla ilişkiliydi. Yani Türkiye'nin tarihi, coğrafyası, üretim ilişkileri, bugününün üzerinde yükseldiği tüm geçmişinin sonucu olan koşullar...Türkiye Çin değildi, Arnavutluk ve Küba da değildi. Bizde, "Ordu-Millet Beraberliği" deniyor. Bu gerçekten hamasiyattan ibaret değil. Bunun kökenleri, temelleri var. Örneğin, İngiliz ordusu şüphesiz İngiliz burjuvazisinindir. Onun emrindedir, komutasındadır. Sözünden de asla çıkamaz. Aynı kalıpla Türkiye'yi anlayamazsın! Türkiye'de, devleti ordunun kurduğu kabul edilir de, burjuvaziyi kurup var ettiği pek kabul görmez; oysa böyledir. Böyle olduğu için de hakim sınıf, tüm hakimiyetine karşılık orduya söz geçiremez...

Ama, iki askeri darbe gördünüz... Yaşadınız...

Yaşadıklarımız gerçek, ama öteki de gerçek... Bakıyorsun; dönemin 1. Ordu Komutanı bir toplantıda şöyle konuşuyor: "Ben Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmem. Çok eminim ki, Faik Türün de Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmez. Bazı insanlar, demokratlığın yolunun üniformaya küfür etmekten geçtiğini sanıyor. Bu iş böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insan halkına silah çeker mi?" Sayın emekli general, bugün nerede, ne iş yapar bilmiyorum. Bu görüşünü sürdürüyor mu, onu da bilmiyorum. Belki de, emekliliğinin ardından "emperyalizmin" ne olup ne olmadığı konusuna kafa yorup "dipten gelen dalganın" içinde yerini almaya çalışıyordur! Ziverbey Köşkü, sıkıyonetim komutanı olarak Faik Türün'ün emrindeydi. Orada, onun bilgisi ve emri dışında birilerinin işkence uygulaması söz konusu olamazdı.Bir ordu komutanının, Faik Türün'ün Ziverbey Köşkü’nün yolunu bile bilmediğini söylemesi, eğer büyük bir yanılgı değilse, açıkça bir saptırmadır. Bu değerlendirme, bugün yeniden delilleriyle birlikte yakayı ele vermiş çetelerin, gizi teşkilatlanmaların köklerinin nereye dayandığını ve kimler tarafından korunduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bunlar inkar edilsin demiyorum. Tam tersine bunların sonuna kadar deşilmesi gerekiyor. 78 kuşağına dönersek... Bunların 78'e aktarılması eksik, çok eksik oldu. Onlara 68'in birikimi taşınamadı. Bu bakımdan da yazık edildi... Buna karşılık, onlardan özür dileyerek söylüyorum, benim "siyasi pusu" ahlakım, geleneğim yoktur. Yanlışlıklar gördüm, yollarımız ayrıldı. Vefa, dayanışma, sahiplenme bakımından büyük eksikliklerin olduğunu düşünüyorum. 78'in referanslarının düzeltilmesi gerekiyor... Deniz, son görüşmemizde, hücresinin parmaklığını sıkı sıkıya kavrayarak, "Sarp, son nefesimize kadar sosyalizmden vazgeçmeyeceğiz, tamam mı! Bunu asla unutma!" demişti. İnanıyorum, ülkemiz 1919'ların ruhuyla Türkiye üzerindeki emperyalist kuşatmayı ve Türkiye'yi boğmaya çalışan gericiliği söküp tüm avadanlıklarıyla birlikte tarihin çöp sepetine atacaktır... 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
ben sayin fatos sezerin yazdiklarina aynen katiliyorum sonsuza dek SARP KURAY ve arkadaslarinin yanindayiz
Gönderen ozan on Saturday, 29 March 2008 at 6:40

sarp abi kaçacak olsaydı 1993 te neden ülkesine dönsün.ülkeden gitmeyi düşünseydi çoktan giderdi.gidenleri kamuoyu biliyor görüşmek üzere sarp abi
Gönderen ibrahim petek (antepli) on Thursday, 23 November 2006 at 9:16

Sarp Kuray'a aba altından sopa göstermeye çalışan merciiler hayal kırıklığından başka bir sonuç alamazlar.Sarp Kuray'ı eğip bükmeye çalışmak zavallı bir çaba olmaktan öteye gidemez.Onun arkasında karınları doymuş bebeler,okullara gönderilmiş fakir gençler,barınaklara yerleştirilmiş sokak çocukları,ekmeğini yemiş ana-babalar vardır.SARP KURAY ZİBİDİLERE PAPUÇ BIRAKMAZ.AMA AYAKLARINDAKİ PAPUÇLARI ÇEKİP İNDİRİVERİR.
Gönderen Fatoş Sezer ULUSOY on Thursday, 02 November 2006 at 7:22


 1  2  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 2 ( 4 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ARAPSAÇI ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
 
left
Top! Top!
right