|
Bir kendini-hiç-bilmez, şahsıma mektup biçiminde gönderdiğı “Köxüz yazarlığı”m “bildirme”sinde, yazdıklarını şöyle sonlandırıyor: “Elbette görüşleriniz ve amaçlarınız degişirse, (...) sizi yazarlar arasında görmekten mutlu oluruz. Ama zaten o Ali Kemal'in bu Ali Kemal ile politik, teorik ve ruhsal bir benzerligi olmayacaktır aynı bedende olmalarına rağmen.” Doğrusu, mektubun şu “sonuç”una gelene kadar bütün kendini bilmez ukalalığına rağmen saygıda kusur etmeyen dikkatimle bir kısa “teşekkür” yazma düşüncesiyle bu terbiyesizin yazdıklarını sabırla okudum. Ama bu kadar pervasızca terbiyesizleşen birine “hakkı”nı vermemek de bu terbiyesizliğe (terbiyesizliğin en çökmüşü olan ikiyüzlülüğe) düşmek olacaktı. Dahası, bu terbiyesizliğe bu cesareti veren saygılı üslubum en hoyratça tepelenmeye devam edilecekti? Buna fırsat veremezdim. Peki; benim saygıda ısrar üslubumu, “Köxüz’de ‘yazar’ kalabilmem için ruhumu, 30 yıllık politik-teorik varlığımı, sadece bedenim eski bedenim kalacak kadar her hale sokabilirim, başkalaştırabilirim” şeklinde mi anladın be hey hem terbiyesiz hem kendinitümdenkaybetmiş adam? Saygıya azami dikkat eden bir dili hangi ruhhali bu kadar vahşice “tercüme” eder? Kaldı ki, ben, kendi çapımda da olasa, sosyologum. Yazar, çizer, okurum. Köxüz’ün ne durumda olduğuğunu bilmiyor muyum? Yazarlarının kaçta kaçının nezaman, nekadar, nasıl yazılar gönderdiklerini anlayamaz durumda mıyım? Senin kendini aldatman içın sebep olabilir. Benim olmaz, olmamak zorunda. Bu durumunuzu bilerek, kendimden feragat ederek, şevkinizin kırılmamasına destek anlamaında yazılarımı göndermeyi sürdürüyordüm. Ve fakat, tabii ki, bu terbiyesizliği baştan bilemezdim. Devam edeyim: Demir Küçükaydın, Köxüz sitesinde “yazar” olamayacağımı “açıklama” görüntüsü ile şahsıma yazdığı terbiyesizliknamesinin sonunu yukarıda aktardığım iki cümle ile “sonuç”landırıyor. Yani Ali Kemal, “bedeni hariç kendisini Ali Kemal olmaktan çıkarırsa kendisini “Köxüz yazarları” arasında görme şansına erebilecekmiş. Halbuki kısaca: “Kusurumuza bakma, biz artık beraber bir sitede yazamayız, görüşlerimiz farklı, site de bizim olduğuna göre seni ayıracağız” denemez miydi? Yok: “Bedenin kalsın, diğer bütün Ali Kemal’i kendinden çıkarırsan seni aramızda görmekten mutlu oluruz”.. Peki bir insan neden/nasıl bu kadar kendini kaybeder? Neden/nasıl bu kadar saygı ile kendisine yazan birine karşı bu kadar terbiyesizliğin tepesine tırmanır? Burada ruhumu ve insan denen varlık üzerine bütün bildiklerimi/bilmediklerimi zorlayan şudur: Herhangi bir insanın bu kadar bütün edep iplerini koparan bir terbiyesizliğıne, hangi ruhhali sebep olur? Bu soruya aradığım cevapta, çok şey söyleyebilecek olmama rağmen, okuyucuyu fazla psikolojik analizlerle yormadan, kendisine yazdığım iki mektubu, o mektuplardaki üslubumu, saygımı veya “kendime hayran”lığımı okuyucuya bırakacağım. Dokunmadan aktaracağım. (İnceleme yapmak isteyen araştırmacı-okuyucu için ayrıca sunulacaktır) Ama ondan önce, bu dondurucu soğukluktaki terbiyesizliğın Abdullah Öcalan ve “Türkiye’nin bölünmesi” ile ilgili ne hal aldığını da kendi cümlelerinden aktarmalıyım. “Siz Turkiye'nin bolunmesini istemiyorsunuz. Siz de Genel Kurmay veya Kizil Elmacilarla ayni amaclari paylasiyorsunuz. Onlarla bunun icin ongordugunuz yollar farklidir.” Eğer bu bir terbiyesizlik-ötesi terbiyesizlik değilse, adım başı “biz Marxistiz” diyen biri, Türkiye’nin bölünmesini istememeyi nasıl “Genel Kurmay ile aynı amaçları paylaşma” sonucuna götürür? Marxizmin diyalektik kavrayışının neresiyle böyle bir tekil tavır ortaklaşması ile bu kadar genel çoğul “amaçlar” ortaklığı sonucuna varılır? Lenin’in Mustafa Kemal ile 191920 lerdeki bir “ortak amaç” üzerinden ittifakı, bir Marxisti, Lenin ile M. Kemal’in “aynı amaclar”ı paylaştığı sonucuna götürür mü? Bu tam da ilkel ve ilkel-ötesi Kürt milliyetçilerinin Öcalan için “Genelkurmayla çalışıyor” demesinin bir başka versiyonu değil mi? Şu anlaşılıyor: bu kişi ya Marx’ın sadece eserlerinin içindekiler listesindeki konu başlıklarını okumuştur, ya da amuda kalkarak okumuştur. Ancak bu şekildeki bir “okuma” bir kişinin aklını bukadar bokuna karıştırır. Ayrıca, Türkiye’nin bir etnik Kürt-Türk çatışması ile bölünmesinden bir sosyalistin bir Marxistin kazanacağı nedir? Karşılıklı bir etnik milliyetçilik boğuşmasına/şahlanmasına götürecek bir bölünmeden bir sosyalistten daha fazla kim korkabilir? Hani sen milliyetçiliğe karşıydın? Milliyetçiliğe karşı olan biri, millyetçiliğin gelişmesinden korkmaz mı? Tabi bekâra karı boşamak kolay.. Marxist’imiz Almanya’da ev kirasını ödetecek, günde üç övün yiyebilecek bir “devlet desteği” ile kalan ömrünü tamamlar. Böyle bir bölünmeden kadim Anadolu ve Mezopotamya halklarının onyıllara yayılacak boğazlaşmaları Marxist’imizin umrunda değil. Biz Türkiye’nin böyle bir bölünmesinden öcü gibi korkarız. Ve tam da sosyalist ruhumuz ve perspektivimizle korkarız. Öcalan da, Marxist’imize göre, bu konuda “çaresiz”miş, çaresizliğinden taktik yapıyormuş: “Elbette Ocalan, caresiz ve ezilen bir ulusun temsilcisi ve akilli bir politikacisi olarak, karsi gucler arasindaki en kucuk bir catlaktan yararlanmak, karsi gucleri tereddutte birakmak, on yargilarini yikmak vs, gibi amaclarla sizlerin kendi politika ve davranislariniza kanit gibi gosterdigi sozleri etmektedir. Biz bunu anliyoruz ama bunlarin onun politika ve amaclarinin ozunu olusturmadigini dusunuyoruz.” Öcalan’ın çaresiz olduğunu ve taktik yaptığını söylemek, sadece kendini bilmez bir terbiyesizlik ve ukalalık değil, aynı zamanda onun tecritinin devami için hinoğluhince çalışmaktır. Oysa Öcalan tam da bu konuda partisini bile hedefleyerek İmralı’dan bağırıyor, döne-dolaşa çağırıyor: “Benim demokratik çıkışım tarihidir. Devlet biliyor. Hatta AKP uygulamaya çalışıyor. Ama PKK’nin anladığını sanmıyorum. Altı yıldır APO taktik yapıyor diyorlar. Öyle taktik değil, temel politik bilincimi özetliyor. Bu konularda çok ciddiyim. Ben bazen bir kelime, bir cümle üzerinde elli defa duruyorum, çok ciddi duruyorum. Beni şeyh yerine koyuyorlar. Benim bilimsel bir temelim var. Tarihsel dönemler üzerinde ciddi bilimsel düşünüyorum, çok yoğunlaşıyorum. ... Türkiye hakkında söylediklerim, kullandığım bütün kavramlar bilimseldir.” (Görüşme Notları, 15 Aralık 2004) Marxist’imiz bununla da hızını alamıyor, kendisini Marxist’liğin köşe balkonunda tutarken, Öcalan’ı da “sosyalizme kapalı olmayan” bir “devrimci demokrat” olmasına ancak izin veriyor: “Ayrica biz Marksistiz ve Ocalan'la ayni hedef ve ideolojiyi paylasmiyoruz. Ocalan sosyalizme kapali olmamakla birlikte esas olarak bir devrimci demokrattir. Onun bolye bir politika ve taktikler izlemesi bizler acisindan anlasilabilirdir ama bu bizlerin oyle davranacagi anlamina gelmez. Bizim yolumuz ayridir.” “Kendini tanı” (know yourself) Socrates felsefesinin aynı zamanda sosyalist felsefenin “kök hücre”sidir. Ey Marxist’imiz! Sen yıllarca, Öcalan’ın yaratılmasına sepep olduğu “harman”ın ekmeğinden, “göl”ün suyundan beslen, isim yap, sonra bunu sermaye yapıp Öcalan’a karşı kullan. Özgür politika ve Özgür gündemdeki yazılar, Medya veya Roj Tv panelleri olmasa Demir Küçükaydın’ı kim ciddiye alırdı? Bir insan bu kadar akılalmaz boyutlarda kendini tanımaz hale nasıl gelir? Bu tam da, La Fonten masalındaki leyleğin kanatları üzerinde kendisinin uçtuğunu sanacak kadar kendisini kaybeden kaplumbağalığın kendisi değil mi? Marxist’imiz sosyalist, Öcalan ise “sosyalizme kapalı olamayan devrimci-demokrat” oluyor. Peki sen Öcalan’ın sosyalizm üzerine yazdığı/konuştğu binlerce sayfayı okudun mu? Sen ne yazmışsın, ne yapmışsın bu konuda? Daha doğrusu halkın sade deyimi ile, sen ne bilmem-ne yemişsin bu konuda? Sen bir bilmem-ne yedi isen, neden aynı Almanya sana günlük ekmek parası verirken, Öcalan’ın da içinde bulunduğu uçağı savaş uçakları ile takibederek Avrupa’ya inmesine engel oldu? Öcalan “sosyalizme kapalı olmayan devrimci-demokrat” olduğu için mi ABD, İngiltere, Avrupa, Rusya, İsrail, Yunanistan’dan oluşan dünyanın dörtte-üçü güçlerinin aylar süren ortak operasyonu ile Türkiye’ye verildi? Bir insan kendini nasıl bu kadar kaybederek terbiye ve izan iplerini parçalar? Terbiyesizliğin sınırı yırtılınca, “Köxüz yazarlığı”mın “hikayesi” için de, “Aslinda sizin yazarliginiz, sizi tanimadan Pinar [Selek] hanimin sizi cok ovmesiyle gerceklesmisti. Biz kendi olculerimiz acisindan bir degerlendirmede bulunmamistik.” diyor terbiyesizlik. Pınar Hanım’ın beni niye çok övdüğünü, veya beni övme gafletine girdiğinin hesabını nasıl kendisine verdiğini bilmem. Ama eger Pınar Hanım ve Deniz adındakı Köxüz çalışanı, sınır-tanımaz terbiyesizlikte bu kişi ile paslaşmazlarsa, beni nasıl karga-tulumba “Köxüz yazarı” yaptıklarını anlatırlar. Daha önce başka yerlerde yayınlanan iki makalemi alalacele nasıl istediklerini, fotograf kavuşturamamam üzerine Özgür Politika’da yayınlanan (15 Mart 2005) röportajimdaki fotografımı aldıklarını anlatırlar. Sahsımın “Köxüz yazarı olma mücadelesi”nin “hikayesi”ni vermiş olurlar. Ama benim cephemden, şimdi durumun şu olduğu kanaatine gelir gibiyim: Pınar Hanım ve Deniz Bey’ler benim bilimsel saflığımı ve çocukluğumdan vazgeçmezligimi pis kullandılar. Onlara da halkça “yazıklar olsun” demekten başka bir şey diyememekteyim şimdilik. Ömrümüz vefa ederse karşılaşacağımıza inanıyorum. Bir de, okuyucuyu daha fazla yormamak üzere, “kendine hayranlık” ile ilgili iki veri aktararak bitireyim: “Kendinize cok hayransiniz ve cok itici bir uslubunuz var. Bu sadece benim degil hemen herkesin gozlemi” diyor kaplumbağamız. Diyebilir. Dilin kemiği, terbiyesizliğin de ne eti ne kemiği var. Biz okuyucuya sadece iki “dokunmasız” bilgi vererek “kendine hayranlık” kararını “hemen herkesin gözlemi”ne bırakalım. Şahsımın, siyaset felsefesinde (political philosophy) Öcalan felsefesi üzerine Üniversity of Kent’e 1997’de sunduğu master tezi aynı dalda sunulanlar arasında birinci seçilmesine rağmen, aynı üniversitede 2003 yılında kabuledilen gene Öcalan liderliği ve PKK konulu doktora tezini yayınlayan yayınevinin (Routledge) şahsımla hiç görüşmemiş-konuşmamış-yazışmamış editörlerinin raporu “Yazarın buradaki çalışmasının bir kısmı akademik bilimselliğin son sınırlarına dayanmakta (Some of the author’s work here appears to be on the cutting edge of scholarship) demesine rağmen, şahsım hiçbir zaman Öcalan’a “Sizin ne yaptığınızı ve yapmaya çalıştığınızı anlayabilen, onun tarihsel gidiş içindeki yerini ve anlamını görebilen ve takdir edebilen, hadi tek kişiyim demeyeyim ama, pek az kişiden biri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. (...) Sizin çalışmalarınızı anlayabilen pek az kişiden biri olduğumu düşündüğüm gibi, benim çalışmalarımın önemini ve anlamını da anlayabilecek, hadi tek demeyeyim ama, pek az kişiden biri olduğunuzu düşünüyorum” (italikler bize aittir). dememiştir. Yukarıdaki satırlar kendisinin Öcalan’a yazdığı Birinci Mektup’tan (sayfa 8, 9) alınmıştır. Vay be sevgili okuyucu! Bir kişi terbiyesizliğini örtmek için nasıl bukadar terbiyesizlik yapar? Bu hale niye/nasıl gelinir? Sahsımın da Öcalan’a yazdığı mektup bu terbiyesize güvenilerek verilmiştir. Yayınlayabilir. “Kendine hayranlık” okuyucu ve terbiyesizimizin “herkes”inin gözlemine sunulur. Fakat kendime gerçekten hayran olduğum ve herkesin de böyle hayran olacakları taraflarını ortaya çıkarıp, tam bir çocuğun oyuncağından vazgeçmemesi gibi vazgeçmemelerini önerdiğim taraflarım vardır. Bunlardan birtanesi çocukluğumdan vazgeçmemem, diğeri de hinliklerinde saklanan insanları ortaya çıkarma yeteneğim. Bu ikinci yeteneğimin bu terbiyesizliknameyi ortaya çıkarmadaki uygulaması, “Mektuplar”daki mektuplaşmayı okurken, dikkatli okuyucunun gözünden kaçacağını sanmıyorum. Bilim terbiye ister, sosyalizm terbiye ister, Marxizm terbiye ister, halkçılık terbiye ister, işçi-sınıfıcılık terbiye ister. Yani, kendini kendine itiraf etme gücü ile kendisini tanıyarak içindeki “ben”i terbiye etmeyi ister. Yoksa terbiyesizlik dursuz-duraksız, ucsuz-bucaksız yol alır. Koca Marx’ın dehası/felsefesi, Lenin’in örgütçülüğü/taktikçiliği, Trotsky’nin orduculuğu ile girişilen 20’inci yüzyıl sosyalizminin cenazesi bu terbiyesizlik çözülmeden kaldırılamaz. |