|
Felsefesiz Olmaz Gün değiştirilmeye açık tarihtir. Tarih sonradan yazılır, gün önceden yapılır. Ve tarihin tarihi henüz yazılmamıştır. Çünkü günün tarihsel değerlerini yapanlar hiç tarihi yazanlar olmamıştır. Gene çünkü, tarihin kendisi alttakilerle üsttekiler arasındaki mücadele iken, tarihin yazımı üsttekiler arası vahşi paylaşım/kapışma mücadelesidir. Elimizdeki tarih adeta alttakilerin bu üstlerarası dalaşımda nasıl ‘değirmenin suyu’ edilmesinin tarihidir. Yani üsttekiler çatışmış, alttakiler çarpışmış. Yani üsttekiler kapışmış alttakiler bunun için ölmüş. Şu meşhur ölmek üzere olduğu söylenen ulus devletlerimizin neredeyse her kasabasında ‘meçhul asker’ anıtı vardır. Bu ‘mezar’larda ne nekadar insanın yattığı, ne de kimin için öldüğü bilinir. Vatan için öldükleri yazılan bu anıtların altında nekadar ‘meçhul asker’in yattığı ‘meçhul’ iken, henüz dünyada bir kurtulmuş vatana rastladığımız da meçhuldur. Sefaletten, eğitimsizlikten, işsizlikten, korkunç gelir farkı uçurumlarından kurtulamamış bir halkın vatanı kurtulmamıştır. Kısaca mevcut tarih, sınıf mücadeleleri tarihi değil, üstteki (yöneten) sınıflar arası kapışmaların tarihidir. ‘Mevcut tarih’de alttakiler adına hep gözümüze çarpan bir Roma’nın Spartacus’u vardır, o da yenilgisinin ‘görkem’indendir. Başlığımızı okurken belki hala birçoğunuz ‘felsefe’ kelimesinin harflerini birarada görünce bıyığınız veya kaşınızın altından bir gülümsemeye engel olamadınız. Çünkü felsefe de insanlığın en ilk kirlettiklerindendir. ‘Uygarlık iblisi’ nasıl ki cinsiyeti kirleterek fahişeliği insanlığın ilk ‘meslek’i haline getirdi ise, felsefeyi de fahişeleştirmiştir. Nasıl ki her yeryüzü kavmi bir ‘çingene’sini yaratıp düşürdükten sonra ona korku ve/veya gülümseme ile uzak duruyorsa, felsefe de düşürülerek ‘ayağı havada’ olanlara havale edilerek kitleler ondan uzak durmaya alıştırılmıştır. Yani felsefe, ayağı yerden kesilenlerin bir avunma meşgalesi olarak ‘fahişe’leştirilmiştir. Halbuki sade bir dille deniyor ki; ‘felsefeye dayanmayan bir demokrasinin kolayca yozlaşacağı ve demagogların elinde halkları yönetmenin en soysuz bir aracı olacağı tarihte ve günümüzde sayısız örnekleriyle kendini göstermiştir’. Ve halbuki, cinsiyet nekadar insan türünün devamının vesilesi olarak kutsal ise, felsefe de adeta kâinatın özeti olan insanoğlunun kendi gerçeğini/adaletini arama aşkı olarak kutsaldır. Siyaset de kutsaldır. ‘Seis’ten gelir. Terbiye ile alakalıdır. İnsanın hayvandan ayrışmasıyla sosyalleşmesinin veya sosyalleşerek ayrışmasının gerektirdiği terbiyeleşmesiyle alakalıdır. İnsanlararası ilişkileri, toplu üretim, toplu paylaşım, toplu tüketim, toplu yönetim meseleleri ile alakalı olduğu, bunların düzenlenmesinin çalışması olduğu için kutsaldır. Bundandır, alttakilerin arayışları etrafında çalışan felsefenin literatüründe insan ‘siyasi hayvan’ (political animal) olarak tanımlanır. Ve gene bundandir ki, aynen cinsiyet gibi, felsefe gibi, siyaset de ‘uygarlık iblisi’nin ilk kirlettiklerinden oldu. ‘Erkek’leştirip felsefezizleştirerek fahişeleştirdiklerinden oldu. Toplumlar sınıflara bölüneli buyana üsttekiler felsefesiz olageldi. Daha doğrusu fahişeleştirdiği felsefeyi kendine ‘felsefe’ etti ve alttakilere de dayattı. Daha tehlikelisi ve daha acısı alttakilere sindirtti. ‘Kapitalizmin en büyük tehlikesi sömürücülerin sömürdüklerini ahlaki olarak kendisine benzetmesidir’ derken Marx, kanımca sözlerinin en büyüğünü söylemiştir. Yönetenler felsefe körüdür. Bir körün de görenle eşitlendiği yer karanlıktır. Onlar da bunun için felsefeyi zifiri karanlığa çektiler. Felsefesiz olmaz. Alttakiler adına felsefesiz iş yapılmaz. Çünkü felsefe aşktır, felsefe doğru bilgi aşkıdır, bilimsel bilgi aşkıdır, adalet aşkıdır. Ne bilimsiz ne felsefesiz halka iş yapılmaz. Felsefesiz konuşan siyaset yapıcıları yalancıdır: ha objektif ha subjektif, ama yalancıdır. Onun için, sınıflı-sömürülü, insan tüketici kapitalizmin hainleştirdiği ‘iktidarlaşmış bilime karşı felsefeye dönüş özgür toplumun çıkış ilkesidir’. Siyasette felsefeye dönüş alttakilerın tek şansıdır. Tarih İçin Değil Gün İçin Felsefe Felsefeye dönüş, sadece yazılacak tarih için değil yapılmakta olan gün için de zorunludur. Yani, bugünlerde dayatılmakta olan kan ve şiddet ‘çözüm’ünün önüne geçilmesi için de felsefeye dönüşten başka bir çıkar yol görünmüyor. Fakat tabii ki, ‘alttakiler’ adına bir siyasetten söz edenler için başka yol yoktur. Gene tabii ki, hergün gencecik insanların kendileri için değil kendilerini iliklerine kadar sömürenler için ölmesi ve öldürmesinin acısını ruhunun atom-altı parçacıklarında hissedenler içindir bu ‘tek yol’. Bugünlerde yeniden cenazelerin etrafında ‘siyaset’ yapıldığı bugünlerde ‘alttan demokrasi’ düşüncesiyle delege seçimlerini tamamlayan DTH girişimi yakında bu delegelere ‘kurucular kurulu’nu seçtirecek. Girişim ile ilgili, içerden ve dışardan aslında hiç durmayan tartışmalar bu aralarda yeniden uç vermeye başladı. Daha da alevlenebilir. Çünkü felsefesinin pratikleşmesi olarak önerirken Öcalan, bu girişimi ‘Tanzimat ayarında, Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum. Sıradan değildir. Cumhuriyetin aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir’ şeklinde sıradan-ötesi önemsedi. Ama, adeta çığlık atarak, DTH çalışmasının kendisine henüz hiç dokunulmadı demeye getireceğim burada. Demeye getiririm, derim de. Ancak, acaba meseleye dikkat çekebilecek miyim, onu bilemiyorum. Çabalıyorum. Meselenin kendisi, bu girişimin felsefesidir. Ve bu felsefeye hem içerden hem dışardan dokunulamıyor. Dışardan, devletimiz bir bakıma üç maymunu oynarken, devletimizin devletleri (ABD, AB vs.) gerek direkt temsilcileriyle gerekse yerli sempatizanları aracılığıyla adeta ‘bu felsefeden uzak durmazsanız size bizden ekmek yok’ diyeduruyorlar. İçerden DTH koordinasynu ise bir yıldır bu felsefe ile ilgili henüz birşey söylemedi. Dışardakilerin karşıt sorularına ve alttakilerin arayış sorularına karşılık ıkkınmadan öteye henüz gidemedi. Sebepleri bu yazının konusu değildir, ama ıkkınmanın, derelerde su aramanın ötesine gidilememiştir. Neymiş bu felsefe? Türkiye ‘ortak vatan’ında Demokratik Cumhuriyet; demokratik devletten önce Demokratik Toplum; demokratik partiden önce Demokratik İnsan. Tarihi gecesinde gündüzünde yaşayan insan. Neredeymiş? Öcalan’ın İmrallı savunmalarında.. Sevgili DTH çalışanlarının ‘alttan’ kurmakta oduğu patinin etinin de kemiğinin de Öcalan’ın İmrallı savunmaları olduğunu, ilgili olup da bilmeyen yok. Felsefesini ‘demokratik uygarlıkdemokratik toplum, demokratik insan’; projesini ‘demokratik cumhuriyetortak vatan’olarak yüzlerce sayfa ile, Öcalan’ın İmrallı savunmalarında formüle ettiğini ilgili herkes bilir. Alttakiler de üsttekiler de biliyor bunu. Sevgili DTH çalışanları, eğer Öcalan’ın İmrallı ‘ortak vatan’ felsefesinden sözetmezlerse, ‘ben kendimi milliyetçiliğe kullandırtmam’ın altındaki felsefeyi hergün her yerde açıp konuşmazlarsa, ne alttan bir parti kurabilirler, ne de Öcalan sorusu önlerine çıktığında kırk dereden su getirmekten, soğuk terli ıkkınmalardan kurtulamazlar. Ne dillerinin, ne ruhlarının, ne beyinlerinin kilidi açılmaz. Sonrası; alttan kurduklarını sandıkları ‘partı’nin ‘alt’la bir alakası olmadığını öğrendiklerinde, yapacak birşeylerinin kalmadığını görme hüsranıyla, etrafa yeni bır ‘kırılma’nın talihsiz propagandacıları uğursuzluğuna mahkum olacaklardır. Gizli oyaçık sayımla insanlık üçbin yıldır oynuyor. Çünkü eğitimsiz-felsfesiz, okumasız-yazmasız-konuşmasız seçim, insanla oynar. İnsan da döner seçimle oynar. Binlerce yıldır, sınıflı ve erkeklı sistemden buyana oynar. Ve insanlığın bulabildiği en halkçı sistem olan demokrasi üçbin yıllık yalan olarak önümüzde duraduruyor. Dolandırmalı konuşmak sadece felsefesizleştirilerek fahişeleştirilmiş siyasetin siyasetçilerine yarayabilir. Dolandırmasız söylemek zorundayım: Türkiye’nin artık bir Kürt sorunundan önce bir Abdullah Öcalan sorunu vardır. Seversiniz sevmezsiniz, aşıksınız veya nefret edersiniz (ki benim kanaatime göre ikisi de birbiri kadar tehlikelidir, çünkü kişiye aşkın da nefretin de gözü kör ve karadır.) Türkiye’de herkesin önünde volkanlaşmaya götürülen bir Öcalan ‘dağ’ı duruyor. ‘Stratejik dost’larımız Türk ve Kürt milliyetçiliği ‘kutup’larını sürtüştürerek elde etmekte oldukları elektrikle bu ‘dağ’ı Türkiye’nin üzerine patlatmaya götürüyor. 1999 Şubat’ında ‘ateş topu’ olarak Türkiye’nin üzerine atmışlardı. Yaraları sarılamaz bir yanğının önüne geçmek zor oldu: nasıl oldu ayrı konu, ama geçildi. Şimdi bir başka yanğın ‘volkan’laştırılarak çıkarılmak isteniyor. Bu önderliğin felsefesi ve sosyolojisi üzerine fiilen onbeş yıl çalışan biri olarak söylüyorum: Öcalan’ın kendisi bunun önüne geçmek istiyor, geçmeye çalışıyor. Kandan palazlananlar dışında herkesin çıkarı İmrallı savunmalarını yeniden ‘okuma’dadır derim. Çünkü ülkemizi seviyorum. Başkalarının ülkelerini sevmelerini de seviyorum. Bu ‘ortak ve kadim’ vatanı çok seviyorum. Bu ortak vatan ‘Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan’ Anadolu ve Yukarı Mezopotamya memleketidir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan dağlarımız-denizlerimiz, ovalarımız-düzlerimiz, yaylalarımız-yamaçlarımız, çaylarımız-nehirlerimiz, köylerimiz-şehirlerimizdir. Bu memleketi seviyorum. Bu ortak ülkenin bütününü, bütünlüğünü seviyorum. Başka türlüsünün işimize gelmediğine inanıyorum. Bu ülkenin vatandaşlarının ezici çoğunluğunun da bölünmüş bu ortak vatandan hiçbir çıkarı olmadığını düşünmekteyim. Biz bu ortak vatanda iyi yaşamadık. Biz bu vatanda bin yıl, hatta bazılarımızla bir-kaç bin yıl beraber yaşadık. Beraber yaşadık ama iyi yaşamadık. Birbirimizi kırdık birbirimizi döktük, birbirimizi kestik birbirimizi biçtik. Vurduk vurulduk, öldük-öldürdük-öldürüldük.. Artık yaşayıp yaşatalım! Stratejik Dostlarımızın Dostlukları ve Öcalan ‘Stratejik dost’larımız herkese her fırsatta Öcalan’dan uzak durmayı salıkverirken, bize birşeyler satmanın arasından senede bir teröristlerimizi ‘terörist’ ilan ederken, kendileri hep ‘temas’ta kalırlar. Stratejidaş Türkiye yönetenleri de adeta küsen çocuklar gibi ‘teröristle muhatap olmam’der. ’Düşük yoğunluklu savaş’ta ciddiye alıp temasa girer, ama ‘yürek yoğunluklu’ bir barışta ciddiye alıp temasa girmez: ‘Teröristi muhatap almam’ der, ama onbin kilometre Amerika’ya gidip ‘gel bunları dağda öldür’ diye yalvarırken muhatap alır. Ne kendimize ne ötekine yalana gerek yok. Perişanız. İnsan soyunun ilk buğdayı ektiği, ilk keçiyi beslediği, ilk evi yaptığı bu cennet vatanı cehenneme çevirdik. İnsanlığa ilk evi biz gösterdik, ama yaptığımız kibrit kutusu apartmanlarda bir 7.4 depremle 50 bin kişi öldürdük. Havva ananın ‘dünkü çocuk’ sayıldığı Anadolu’da, bu ilk evi/binayı yapanların memleketınde 7’li bir depremle neredeyse 70 bin kişi ölürken, bizimle oynayan devletlerin memleketlerinde 8’li depremle 8 kişi bile ölmüyor. Nerede bu binaları yapan/yaptıran teröristler? Aslında neredeyse hepimiz bir çeşit terörist olmadık mı?.. Neden bu davul-zurna bize ‘az’ geliyor? Çatışmalı durumu durdurabiliriz, durdurmak zorundayız.. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Dolambaçlı sözler tehlikelidir. ‘Terörist’ de insandır. Soralım: ‘vatandaşım niye terörist oldun?’ Devletimize de soralım: ‘devletim bunlar niye/nasıl terörist oldu?’ ‘Terörist’ de insan evladıdır. ‘Yüzde doksandokuzu’ da müslümandır. Bunları haydan deli, huydan vatan haini, toptan ‘gavur’ ilan edemeyiz. Böyle yaparak bir yere varamadık, varamıyoruz. Kandan kazanç sağlayanların dışında kalan tüm vatandaşlarımızın akıllarına izanlarına, duygularına vicdanlarına, bilgilerine ilgilerine seslenelim. Sorulduğunda; askerimiz de teröristimiz de vatanı için savaştığını söylüyor. Oysa bu vatan ortaktır. Ortak vatan için gerekirse başkalarının işgaline karşı savaşılır. Savaştık. Ama ortak vatan için birbirine karşı savaşılmaz. Ortak vatan bölünmez. Ortak vatan böldürtülmez. Bölünme bir vücudun ortadan ikiye ayrılması gibi iki tarafı da öldürür. Bu çatışmalı durum bölünmeye götürüyor. Çatışmada her ölüm içerdeki ve dışardaki bölenleri bir adım daha ilerletiyor. Bunu görmemek ‘ya vatan haini ya halk düşmanı olmak’dır diyen (27 Nisan 2004) Öcalan’ın İmrallı Savunması’dır. ‘Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu'da binyıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.’ (Bir Halkı Savunmak: 457) ‘Stratejik dost’larımızın bölünüp parçalanıp yönetilmemizden çıkarları olabilir. Bizim bunda çıkarımız yok. Biz bundan korkuyoruz. Çünkü bizim bunda perişanlaşmamız, fakirleşmemiz, cehennemleşmemiz var. Kanımızı içe akıtmamız var. Kan kaybından ölümümüz var. Ve bundan öcü gibi korkmaya hakkımız var. Çatışmalı Durumu Hemen Durdurmak Zorundayız Bunun önüne geçmek zorundayız. Bunun için bilimsel-ruhsal çözüm şudur: insanda felsefeleşme, terbiyeleşme, doğallaşma, kısaca yeniden insanlaşma; siyesette aşıklaşma, eğitimleşme, bilimleşme, kısaca kutsallaşma; örgütte konfederalleşme, kollektif zekâlaşma, kısaca yerelde-yerinde yüz-yüze demokrasi. Bunun önüne geçmek zorundayız. Bunun için pratik çözüm de Abdullah Öcalan sorununda her Türkiye seveninin şapkayı yeniden önüne koymasıdır. Gene dolaysız söylüyorum. Söylemek zorundayım. Ülke aşkım, vatan aşkım, insan-toplum aşkım bana ‘söyle’ diyor. Sadece DTH’cılara değil, sadece parti kurmayı düşünenlere değil, partili-partisiz, devletli-devletsiz herkese söylüyorum: Öcalan’ın İmrallı savunmalarındaki felsefeye, projeye, tarih bilgisine, toplum bilgisine ve Türk-Kürt ilişkilerindeki analiz ve uyarılara her Türkiye seveni sevdiğinde iddialı ise bakmalıdır. Bakmışsa yeniden bakmalıdır. Çatışmaların yoğunlaştığı bugünlerde, devletin ‘tarafım çatışırım’ dediği, ‘bölücü-teröristtir çatışırım’ dediği örgütün devletin elindeki lideri, devlete, ‘beni sana veren Amerika seni bölecek’ diyor. ‘ABD, PKK’nin barışını değil kavgasını istiyor. ABD, PKK kartını elinden bırakmak istemez. PKK’nin sırtından Türkiye’yi, Suriye’yi, İran’ı tehdit ediyor’ diyor. ‘Amerika silah bırakan bir PKK değil, çatışan bir PKK istiyor’ diyor. Devletliler ‘Amerika bunu nasıl yapıyor/yapacak; sen bunu niye/nasıl engellersin, nasıl/niye engelleyeceksin’ diye kamuya – halkına-milletine – açık sormaya girişebilir. Bunu can korkusundan mı, vatan korkusundan mı söylüyor, öğrenebilir. Devletsizler ve/veya devletseverler de devletine şöyle çağırabilir: ‘Ecevit “Amerika Apo’yu niye bize verdi bilmiyorum” diyor, ama verdi. Üzümünü ye bağını sorma.. O da “Amerika beni, bizi bölmek, zayıflatmak, zayıf tutmak için verdi” diyor. “Biz bölmek istemiyoruz ortak vatanımızı” diyor. “Bağcı dövmek istemiyoruz, üzüm yemek istiyoruz” diyor. Bunu senin elinde iken binlerce sayfa kitaplar yazarak söylüyor. Bunları 30 yılda yaptığı yanlışları söyleyerek söylüyor. Ey devletimiz kendini insan dışı görme, sen de insandan yapılmasın. Sen seksen yıl Kürt’lere “kart-kurt” dedin. PKK isyanının anası Kürtler ise babası sensin. Ey cumhuriyetimiz, sen de allahın kullarından kurulmuş bir örgütlenmesin, sen 80 yılda yaptığın yanlışları söyledin mi? Öcalan 30 yılda yaptıklarını özür dileyerek söyledi. Bu milletin “kanı kanla yıkamazlar” diyen bir atasözü vardır. Kan davasını devletler değil aşiretler bile sürdürmekten dönüyor’. Her Cumhuriyet yurttaşı böyle bir çağrı yapabilir. Sağa veya sola çevirme, yukarı veya aşağı bükme kimsenin işine yaramaz. Öcalan’ı savunmaktan veya Öcalan’ın yaptıklarının otuz yıllık muhasebesinden sözetmiyorum. (Bu satırların yazarı kendi adına Öcalan’ı analiz ederken, eleştirirken yanlışlarını da söyleme terbiyesi gösteren birisidir.) İmrallı Savunmaları’nı savunmaktan sözediyorum. Bu savunmalar devletin en üst düzeyde kontrol ettiği bir hapishaneden çıktı. Bu savunmalar bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına aittir, elyazmasından çıktı. Bu cumhuriyet vatandaşının iki-üç bin sayfa yazdıkları-söyledikleri tek kişilik İmrallı Hapishanesi’nden çıktı. Buna izin verilirken muhatap alınan bir vatandaş, sorarken niye muhatap alınmasın? Ve herkes en önce ve en doğru rakamlarıyla devletin istihbarat birimleri bilir ki, bu vatandaş şu an Cumhuriyet’in Kürt vatandaşlarının arasında en çok hem muhatap hem ciddiye alınan Cumhuriyet vatandaşıdır. Mesela, her nasılsa, şimdilerde DTH yöneticilerine İmarallı ile ‘mesafenizi açın’ telkinlerine girişen M. Ali Birand, hapishaneden çıkan dört DEP milletvekilinin Diyarbakır’da yaptığı açıkhava toplantısında Öcalan adı etrafındaki dolaylı-dolaysız ürkütücü tezahüratı görünce, ‘PKK Kürtlerin önemli bir bölümü için terör örgütü değildir. Kürt kökenli tüm siyasi parti veya oluşumlar PKK’nın kontrolü dışına çıkamaz... PKK bölgede çok etkili... Son aylardaki iç bölünmeler ve farklı eğilimlerin başgöstermesine rağmen PKK her alanda kontrolü elinde tutuyor’ diyen Birand’dır (Hürriyet, 17 Haziran 2004). Geçen Haziran’dan bu Temmuz’a da Öcalan’ın ve örgütünün etkisinin azaldığına dair kimsenin elinde bir veri yoktur. Ama bu yıl Newroz kutlamalarını ve DTH toplantılarını izleyen istihbarat birimlerinin elinde tersi veriler vardır kanatindeyim. *** Her insan bir candır, her insan bir dünyadır, her insan bir kâinattır. Anadolu ve Mezopotamya’nın bir kısmını kapsayan Türkiye dünyanın en güzel coğrafyalarından biri – belki de en güzel biri – olarak ne bölünmeye yakışıyor ne de üzerindeki ‘kâinat’lardan herhangi birini daha kaybetmeyi hakkediyor. Bunun önüne geçmek zorundayız. Önüne geçmek zor da değildir. Ama şiddet ve terör, kan ve cenaze zorlaştıracaktır, zorlaştırmaktadır. Mesele imkânsızlaştırmadan zarar yolundan dönmektir. |