|
Bu aralar bizde ve terafımızda en revaça çıkan konular, Irak’ın iç savaşa gidişi, İran’ın “nükleer” işleri, hükümetin orduya “darbe”si ve “sol”umuzun uzatmalı gündemi AKP’ye alternatifsizlik... Buradan: çok genel, hatta çok soyut gibi görünen bir “yer”e girmek isterken, bu güncelliklerden kaçacağım sanılmasın. Aksine tam da bu konuların “alt”ına girmeye yelteneceğim. Çünkü buranın, çözümlerimizin nefessiz kaldığı “yer” olduğunu düşünüyorum. Öyle “sol yelpaze”lerdeki ittifak arayışlarının giderek ahlakî temiredilmezliğe götürdüğünü, dolayısıyla daha da batarak AKP ucubesine “alternatifsizlik” sarhoşluğunu yaşattığını görmemek için daha fazla musibete ihtiyaç var mı? Yani sorunumuzun öyle “sağ” ve “sol”da ittifaklaşma veya cepheleşme ile artık alakalı olmadığı anlaşılmıştır. Sorunumuz “sağ” veya “sol”da güçbirlikleri aramaktan çok ötede, terbiyede ittifak ile alakalıdır. Bu işin sağı-solu-merkezi yoktur. Bu işin insanına dönülmesi meselesi vardır. AKP geleneği, cumhuriyetin doğasıyla ―moda deyimiyle “kimyası” ile― çelişkili olduğu aşikâr. Yani kan uyuşmazlığı bariz. Ama gelgör ki, “sosyal demokrat” ve “sol” olarak piyasamızda kalanlardaki kirlenme ve kokmanın bütün insanî bentleri kırması, bu musalla taşındaki “milli-selamet/refah” geleneğini mumla arar hale getirmiştir. Eldeki “ana-muhalefet”in başındaki Baykal kişiliği ise, bu insani bentlerin dibindeki enkazı adeta sembolize eden en düşmüş en itici hal olarak; bilim çalışanlarının üzerinde “ders” çalışacağı vak’a olarak orta yerde duruyor.. *** İnsan türü “toplum” olmayı öğrendiğinden bu yana yöneten-yönetilen ilişkileri bir helezonik çıkmazdan muzdariptir. Hiç değişmedi/gelişmedi demiyoruz elbet. Ama bu kehredici değişmezlik de bu değişim-gelişimler kadar bir insanlık gerçeği oluyor. Toplumsal değerlerin paylaşımı adaletini arayadurdu. Binyılların uygulamadaki “hukuk”u, alttakilere ezasını, cezasını ve cefasını, üsttekilere sefasını dağıtageldi. İnsanlaşma tarihine, kendine yaslanmış bir vicdanla baktığımızda; ölçüsüz bedellerle örülen muazzam devrimlere, bu devrimlerin tarihi yönlendirici alt-üst edişlerine rağmen, sürecin iliğindeki inatçı ve istisnasız bir “tutarlılık”tan kaçma şansımız yok. Yani rahatlıkla ve esefle “henüz alttakilerin başarılı olduğu hiçbir devrim yoktur” diyebiliyoruz... Eminim; kütüphane raflarının kitapları, uygarlaşmanın başlangıcından bugüne, insanlığın toplumsal ve teknolojik iskeletini şekillendiren evrimci ve devrimci dönüşümleri takibetmeye hiç yetmedi. Nevar ki bir şey henüz hiç değişmedi; bu tek Dünya’mızın üzerinde üç ayrı dünya hep varolageldi: • yönetenler dünyası, • geçim didinmecileri dünyası • bilim çalışanları dünyası. Yönetenler dünyası; derinlemesine örgütlenmiş/kurumlaşmış mekanizmaların silahları, ekonomiyi, toplumsal serveti kontrol ettiği ve mensuplarının başkaları tarafından üretilen maddi ve manevi değerleri tüketmesinde ölçünün olmadığı yerdir. Geçim didinmecileri (veya Ekmek Savaşçıları) dünyası; kitlelerin, tüm meta ve hizmet üretimi çalışanlarının ancak “yaşamlarını idame ettirme özgürlüğü”nü yakalama şansına sahip oldukları (sadece bir kısım mensuplarının kendilerine neler yapıldığını görebilme “ayrıcalığı”na ulaştıkları) yerdir. Nietzsche’in deyimiyle “sürü” dünyası. Bilim çalışanları dünyası ise, doğal ve sosyal bilimler alanındaki tüm bilimsel değerlerin üreticilerinin kendilerine has tarzda ―esas itibariyle yönetenler dünyasının mensuplarının yaşamlarına çok benzer tarzda― yaşadıkları “gezegen” dir. Aslında bu son iki dünyayı, hem kendileri hem ürünlerinin yönetenler dünyasının mutlak kontrolünde olması anlamında, tek dünya olarak değerlendirmek mümkündür. Ama, yönetilme-yönlendirilme pozisyonlarındaki aynılığa rağmen, yaşam tarzları bakımından yönetenler dünyası insanlarıyla arzettikleri yakın benzerlik dolayısıyla bilim çalışanları dünyasını, ikisinin arasındaki bir “gri” dünya olarak ele almak daha doğrusu olacaktır. İşte bu yüzyılımızın insanlığının kendisine adamakıllı “dert” etmesi gerektiğini düşündüğüm dünya bu “dünya” oluyor. Bilim bayları, bilim bayanları, bilim üretricileri dünyası... Çünkü; hem en “uzatmalı” hem en taze güncelliklerimizin çözümlerini nefese açacak, cana getirecek kapılar bu “dünya”dan aralanacaktır. Ve çünkü gezegenimizin mega yöneticileri, insanlığa en uğursuz operasyonlarını bu “çalışan”larımızın aletleriyle başarmakatadırlar. Bu çalışanlar bu aletlerini bu uğursuzların ellerinden çekip alabilirler... Bunun nasılını tartışmaya başlamada gecikmemelidir, bilimin “namus”una bağlı olduklarında kuşkusu, kaygısı olmayan bilim insanlarımız. Başka sansımız yok ki; İran “nükleer”leri etrafındaki ısınmalar, olası bir Irak iç-savaşının bizdeki soluğu, Şemdinli bombaları, Van savcısının iddianamesinde tersyüz olmuş sivil-asker “çatışma”sı vesire güncel sorunlarından kurtuluş da, bu kurtuluştan bir Ortadoğu İnsanlık Sıçraması terihselliğine giriş de bu “dünya”dan olacaktır. Siyaseti, hem adındaki hem özündeki “terbiye”ye (kutsallığa) çekecek güç, bir bilim bay-bayan “çekirdek”inden çıkacaktır. Yani “bölge”mizin ―İnsanlık Beşiği’mizin― bu hep başkalarının “kart”ı olma düşürülmüşlüğünden kurtulup kendi insanlık birikimine yaraşır bir yaşama geçmesinde, bilimin dünyasından bir cemrenin siyasetin yüreğine düşürülmesinden başka çaresi yoktur. Ama bu “dünya”mız çok kirlenmiş, çok kötürümleşmiş, çok kendisine-ihanete bulaşmıştır. Onun “gri”liği, yani yaşam tarzının “refah”ı ile ürettiği kutsiyetler arasındaki “yabancı”lık, bilim çalışanlarını insanlığın en kadim suçluları olarak bu üçüncü binyılımızın başına kadar getirmiştir. Yaklaşık ikibuçuk binyıl önce (MÖ 300―500) insanlığın yöneten-yönetilen sorunlarının çözümü iki temel “ayak”a bağlanmış: eğitim-eğitim-eğitim ve filozofların iktidarı (Sokrates/Plato). Bağlanmış ve öyle duruyor... “Niye duruyor”u tabii ki bir makalenin konusu olamayacak kadar kısa değildir. Ama nereden başlamalıya hazırdır “bölge”miz. Çünkü mega “mütteffik”lerimizin biz İnsanlık Beşiği meskûnlarıyla bukadar pervasız-ahlaksız, ruhsuz-vicdansız oynamaları, “ne devletin ne milletin” kaldıramayacağı kerteye gelmiştir. “Nereden başlamalı”ya da, siyaseti bilime ve terbiyeye çekmek “kapı”sından başka kapı yoktur. Terbiyeden kasıt da her anlamda terbiyedir. Oturuş-kalkış terbiyesinden nefsin maddi-manevi terbiyesine kadar... Bilgi ve felsefenin buluştuğu insanların buluşması sağlanmadan büyük siyaset yapılamaz. Yani “küçük” siyaset başarılmadan büyük siyasete geçilemez. Her makro ―veya mega― mikrodan yapılmadır. Siyasetin “mikro”su insandır, bireydir. Bu mikronun da iki temel ayağı/bileşeni vardır: bilgi ve ruh. “İki ayak”ımızı yere basacağız. Bu ayaklarla sıçrayacak insanlık. Ayaklarımız eğitimdir, felsefedir. Eğitim bilgiyi tanımadır; felsefe ise bilimsel bilgi aşkıyla kendini/ruhunu tanıma ve terbiye etmedir. Bu aşkla ne başarılmaz?.. |