|
Türk-Kürt çatışması ciddi ihtimalmiş. Hayat pahalılığı ve geçim derdiymiş. Avrupa Birliği’ne tam teslimiyet görüşmeleri başlayacakmış. Meğer bunlar ciddiye alınmaya değmez hikâyelermiş. Medyada ve medyanın aptallaştırdığı hatırı sayılır kamuoyunda varsa yoksa Gamze Özçelik’in tecavüze uğraması ve Ata Türk’ün ölümü. Medya ve kamuoyu, haftalardır günlerdir bu iki olayın öyküsüyle çalkalanıyor. İlki, bir artistin, kendi iddiasına göre, ilaçla uyutulup sevişmeye zorlanması ve cep telefonu ile filminin çekilmesinin öyküsü. İkincisi, medyanın yarattığı sahte şöhret Ata Türk’ün ölümü. Gamze Özçelik’in öyküsüyle doğrusu hiç ilgilenmedim. Ne söylesem yalan olur. Ata Türk’ün ölümü ise gazete okumaya fırsat bulabildiğimde ister istemez benim de ilgimi çekti. Delikanlının adı Ata, soyadı Türk. Yılmaz Özdil’in yazdığı gibi “Kaderin cilvesi değil. Çivisi çıkan bir millete ilahi tokat.” (Sabah, 22 Eylül 2005) Ata’yı bilmeyen tanımayan yok. Geçen yıl televizyonda izlenme rekorları kıran “Gelinim Olur musun?” programıyla şöhretin zirvesine çıkmış, ana kuzusu bir genç. Gerçekten ana kuzusu. Gelin adayı Sinem Umaş’la birbirlerine ilânı aşk ettikleri, aralarında yüzük taktıkları programı, misafir olarak bulunduğum akraba evinde ben de izlemek zorunda kalmıştım. Ata Sinem’le evlenmek istediğini söylediğinde, annesi, ulusal kaynana Semra Hanım milyonların gözü önünde çocuğu nasıl da azarlamıştı: “Senin otuz iki dişini söker, eline veririm!” Sonra da ana şefkatiyle çocuğun ruhunu okşadığını sanmıştı: “Aşık olacağın zamanı ben sana söylerim yavrum!” Yani, yirmisini geçtiği halde hâlâ bir ana kuzusu ve kuzusunu “psikolojik beşik”te sallamakta ısrar eden, büyümesine izin vermeyen bir anne. Tekil bir örnek değil. “Havada kuş, suda balık kadar çoklar.” Ana kuzusu gibi yetiştirilmiş, büyüdüğünde koyun olmaktan başka şansı olmayan milyonlarca Ata var. Herşeyini düşünen annesi yokken kendisi düşünemeyecek ölçüde beyni beşikte sallanan, annesi yanındayken de ezik duran milyonlarca Ata. Annesinin uyguladığı baskıcı “temizlik”ten bunalınca, fırsatını bulur bulmaz, bilmediği tanımadığı özgür kişiliği alkol ve uyuşturucu bataklığında aramaya hevesli milyonlarca Ata. Milyonlarca ana kuzusu Ata’nın, kendisi de ana kuzusu gibi yetişmiş annesi milyonlarca Semra Hanım var. Çocukluğunda annesinden babasından, evlendiğinde kocasından kaynanasından gördüğü baskıyı şefkatle perdeleyip kendi kuzularına uygulayan milyonlarca Semra Hanım. Kuzusuna kaşıkla yedirirken sapıyla gözünü çıkartan milyonlarca Serma Hanım. İşte Semra Hanım’ın kuzusu Ata, medyanın itelemesiyle tırmandığı sahte şöhretin basamaklarından hızla aşağı kaydı, Adana’da alkol ve uyuşturucu komasından öldü. Sevenleri tabutuna Türk bayrağı serdi. Semra Hanım, “Bunca şehit varken benim de bir şehit vermem gerekiyordu” dedi. Şehit aileleri dernekleri “Uyuşturucu ve alkol komasından ölmekle şehit olunmaz!” diye tepki gösterdiler. Köşesinde hergün bebeğini anlatan Ayşe Arman, oğlunu yitirmiş Semra’yı azarlayarak,“Bu kadına kim dur diyecek?” diye yazdı, falan filan… Hiç kuşkusuz, medyanın şöhret yapmadığı Ata Türkleri de benzer bir akibet bekliyor. Şöhretli Ata’nın şöhretsizlerden farkı, ölümünün medya sayesinde hızlandırılmasından ibaret. Ata’yı yıldızlaştıran medyanın, şöhretsiz Ataların akibetini hızlandırdığı da söylenebilir. Programın gelin adayı Sinem Umaş’ın da Ata’dan farkı yok. Program sayesinde elde ettiği şöhreti sürdürecek donanımı olmadığından, para karşılığı “reklam aşkları”na adı karıştı. Başka neler yaptı, bilmiyorum. Kadere inandığını söylüyor ve “Ben yanında olsaydım, Ata Adana’ya gitmezdi.” diyor. Ata’nın dirisini de ölüsünü de sömürdüler Ata, hayattayken medyanın rayting malzemesiydi. Katıldığı programın final bölümü 17 Aralık 2004’te yüzde 78 rayting ile rekor kırmıştı. Oysa aynı gün Avrupa Birliği zirvesinde Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin başlayıp başlamayacağına karar veriliyordu. Bu bile Ata ve Semra Hanım kadar izlenmemişti. Ata, ölümüyle de medya için inanılmaz bir rayting ve haber malzemesi oldu. Gazetelerin yazdığına göre, Show Tv, Ata’nın ölümüne ana haber bülteninde tam 41 dakika ayırmış. Öteki televizyonlar da, Ata’nın ölümünü sömürmekten yana Show Tv’den geri kalmamışlar. Medyanın Ata’nın dirisini de ölüsünü de sömürmesi nedensiz değil. Medya, halkı haberlendirmek, kamuoyu oluşumuna katkıda bulunmak, iktidarı denetlemek işlerini çoktan bıraktı. Eskiden bu işleri yapıp yapmadığı da tartışılır; ama, “küreselleşme” denilen son 20-30 yıllık dönemde iyiden iyiye yoldan çıktı, sermaye tekellerinin halkı aptallaştırma ve sermayeyi çoğaltma aracı oldu. Ne diyordu Zafer Mutlu, Sabah gazetesinin başındayken: “Sabah gazetesi, para kazanmak için vardır, Türk halkını aydınlatmak için var değildir. Sabah gazetesi amme menfaati yapmıyor, bu işi para kazanmak için yapıyor. On veriyorsam, onbeş almak için varım. Kim bunun aksini söylüyorsa yalan. Ahlak, nizam, demokrasi palavra...” Zafer’in söylediğini sadece Türkiye’ye özgü bir olgu sanan yanılır. Medya sermayedarı sadece bizde değil dünyanın tümünde para kazanmak peşinde. Bunun bir yolu da en yüksek raytinge ulaşarak reklam pastasından en büyük payı kapmak. Ata’nın, annesi Semra’nın, gelin adayı Sinem’in katıldıkları programlar ve benzerleri bunun için yapılıyor. Başarılı programcılar sistem tarafından ödüllendiriliyor, terfi ettiriliyor, paraya boğuluyor. Arada bir Ata’nın ölümü gibi tirajik öyküler patladığında ise, gerçek gazetecilik yapmak yerine bu gibi pespaye programları yapanlar kendileri değilmiş gibi, ahlâk dersi veriyorlar. En utanmazları da, halkın böyle programlar istediğini, demokraside halk ne derse onun geçerli olduğunu söylüyorlar, Ata’nın tabutuna bayrak serilmesinin hesabını soruyorlar. Kimlerin tabutu bayrağa sarılmadı ki! Medya sermayenin kılıç ve kalkanı, halkı illüzyonlarla sersemletme aracı; ama, doğrusu halk da bundan pek şikâyetçi değil. Akşamları televizyonun karşısına kilitlenip, kimin kimle çıktığını, ‘kim şık, kim rüküş’ yarışmasını bile sonuna kadar seyrediyor. Sonra da seçimde oyunu sermaye partilerine atıyor. Cem Uzan’ın Genç Partisi’ne bile yüzde 7.5 oy veriyor. Doğrusu, halkı mazur göremiyorum. Modern dünyada geniş yığınların tek eğlence aracının televizyon olduğu, akşam yorgun argın eve gelen insanların rahatlamak için, kafa yormayan bu programları seçtikleri yorumlarına karnım tok. ‘Halk neylerse güzel eyler!’ deyişi palavra. Halk neylerse güzel eylemiyor, entelektüelleri de güzel söylemiyor. Eleştirenler olsa da ekrandan taşan magazin kimilerinin açık, kimilerinin gizli tutkusu. Yani kollektif bir ikiyüzlülük içinde birbirlerini tamamlıyorlar. Yani, tencere ve kapak meselesi. İkiyüzlülükleri yüzlerine vurulduğunda da mazeretleri hazır. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, kaldığı otelin odasındaki televizyonda porno film izlediği anlaşılınca, “Sosyal bilimci olarak inceleyebilmek için seyrettim.” diye savunmuştu kendisini. Sadece Zekeriya Beyaz değil. “Süper Mürşit” Necip Fazıl da polisin kumarhane baskınında yakalandığında, “Cemiyetimizin sefih tarafını incelemekti maksadım.” deyivermişti. Bu işler neden böyle, nasıl düzelir? Elbette bir fikrim var; ama, şimdilik faydası yok. Çünkü, sadece burası değil, her yer Türkiye! |