|
İÇTEN BİR ÖYKÜ 1963 yılının, 20 Mayısı 21 Mayısa bağlayan gecesi saat 24 civarında, Ankara vali konağının kapısı acı acı çalmaya başladı. Ben henüz uyumamıştım. Odamda kitap okuyordum. Bu saatlerde, dışarıdaki koruma engelini aşarak birinin kapıyı böylesine çaldığını hiç duymamıştım. Mutlaka olağanüstü bir durum var diye düşündüm. Babam Ankara vali ve belediye başkanlığı görevindeydi. İsmet paşa başbakandı. Kapısı çalınan evde şimdi üzerinde Kızılay merkezinin yapıldığı parkın hemen yanı başındaki tarihi bir binaydı. Yani Başkentin tam merkezindeydi. Yaklaşık bir buçuk ay önce başkent sokakları özelliklede Kızılay yine öğrenci olaylarına sahne olmuştu. Devrik cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın yattığı Kayseri cezaevinden raporla bırakılışını protesto eden gençlik olayları içinde bende yerimi aldım. Eylemin ikinci gününde o günkü büyük sinemanın önünde, yeşil bayraklar taşıyan ve devamlı tekbir getiren bir grupla sokak çatışması olmuş ve bu güruha hak ettikleri darbeyi vurduktan sonra Adalet partisi genel merkezini işgal etmiştik. Sonradan bu olayda Adalet partisi genel başkanı Süleyman Demirel'in şapkasını alıp arka kapıdan çıkıp gittiği çok yazıldı, çizildi. Ben bu eylemde, binanın girişindeki taşlı sopalı kavgada yaralandım ve polis nezaretinde hasta haneye kaldırıldım. Babamla bu yüzden aram açıktı. Aramızda ciddi tartışmalar oluyordu. O benim bu tarz olaylara karışmamamı istiyordu, bende kendimce doğru bildiğim yolda yürüyordum. Kapıdaki şahıs zili çalmaktan vazgeçmiş, yumruklamaya başlamıştı. Hızla alt kata indim ve kapıyı açtım. Karşımda Ankara emniyet müdür yardımcısı Semih Beşkardeş duruyordu. Heyecanlı bir sesle "çabuk vali beyi uyandır, ihtilal var, tanklar radyo evine doğru iniyor" diye bağırıyordu. Kendisini içeri aldım, birlikte merdivenleri çıkıyorduk ki karşımızda Enver Kuray belirdi. Semih Beşkardeş hızla gördüklerini aktardı. Zaten tank paletlerinin asfalt yolda çıkardığı gürültülü sesler artık evin içini de iyice doldurmuştu. Babam ilk iş olarak telefonlara baktı, çalışıyordu ve hemen İsmet paşayı aradı, durumu ona rapor etti ve birkaç telefon konuşması daha yaptı. Annem ve kız kardeşlerim de ayaktaydılar. Onlar da olanları izliyorlardı. Hızla hazırlığını tamamlayan babam, bizlerle vedalaştı ve bana dönüp "dönemezsem herkes sana emanet oğlum" dedi ve kapının önünde bekleyen makam aracına binerek karanlıkta kaybolup gitti. Ben şaşkınlık içerisindeydim. Aylardır beklediğim ihtilal başlamıştı. Bu anlamda içim içime sığmıyordu. Diğer yandan dürüst ve namuslu bir idareci olan babam, görevi gereği ihtilalcilerin karşısındaydı ve bilmediğimiz bir akıbete doğru yürüyüp gitmişti. Evde sessiz bir bekleyiş başladı. Aynı saatlerde, yine Ankara'da başka evlerde de vedalaşmalar yaşanıyordu. Bir yıl önce 22 Şubatta, oyuna getirilip üniformalarını bırakan ihtilalci askerler, kendi kararlarıyla yeniden üniformalarını giyerek, 27 Mayıs politik devriminin yozlaşmasına ve kuşatılmasına dur demek üzere, eşleri ve çocukları ile vedalaşıp onlar da kendilerini almaya gelen askeri araçlara binip, gecenin karanlığına dalıyor ve ihtilalin karargahı Kara Harp Okuluna doğru ilerliyorlardı. Bu evlerde de sessizce sabah beklenmeye başlamıştı. İhtilal başlamıştı. Tanklar köşe başlarını tutuyor ve genç subaylar ellerindeki silahları ile Kızılay kavşağını ve radyo evine giden caddeyi kontrol altına alıyorlardı. Ben evin balkonundan an ve an sokaktaki gelişmeleri izleyebilme şansına sahiptim. Kısa bir süre sonra gecenin sessizliğini yırtan harbiye marşını söyleyen Harbiyeliler şehre inmeye başladılar. 22 Şubat 1962 nin hemen sonrasında, İsmet paşa tarafından "aldatılmış, kandırılmış" olarak gösterilen ve İnönü'ye cevaben 3 Mart 1962 de İstanbul'da Taksim meydanındaki anıta üzerinde "Harbiyeli Aldanmaz" yazısı bulunan çelengi koyan Harbiyeliler bu kerede elde silah, eski komutanlarının emrinde harekete geçmişlerdi. Radyoda marşlar çalınıyor ve ihtilal bildirisi genç bir subay tarafından aralıklarla okunuyordu. Bildirinin altında bir yıl önce 22 Şubatta emekli edilen Kara Harp Okulu eski komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir'in imzası vardı. Bildiriyi okuyan genç subay halka "TSK tamamen Atatürk ilkelerine bağlı olarak milletimizin muhtaç olduğu kuvvetli, istikrarlı, devrimci ve demokratik cumhuriyet idaresini kuracak ve memleketi amacına ulaştıracaktır" diye sesleniyordu. Ben sayın Aydemir'i Siirt'ten tanıyordum. 27 Mayıs öncesi babam Siirt'te görevli iken Talat albay da 12 nci Tümen Kurmay Başkanlığı görevindeydi. Ailelerimiz tanışıyordu. Son derece sevecen, bilgili ve mütevazı bir insan olarak bende iz bırakmıştır. Arada sırada ordu evinde benimle karşılaştığında derslerimi ve hatırımı sorar, herkesle olduğu gibi benimle de ilgilenirdi. Sonra Kore birliğine tayini çıktı ve yurtdışına gitti. Albay Aydemir'i 22 Şubatta emekli edildikten sonra, arkadaşları ile birlikte Kızılay'daki Zafer çarşısının önündeki parkta otururken gördüm. Ve her seferinde onları sevgi ve saygı ile selamladım. Bütün Ankara Kara Harp Okulunun merasime inerken çay bahçesinde oturan eski komutanlarının önünden merasim düzeninde selamlayarak geçtiğini biliyordu. Harbiyeli ona ve arkadaşlarına son derece yakındı. Sabaha kadar radyo birkaç kez el değiştirip, Ankara sokaklarında çatışmalar yoğun bir şekilde devam ettikten sonra ihtilal girişimi bastırıldı. Sabaha karşı Harbiyelilerin sessizce okullarına geri çekilişlerini çok yakından izledim. Büyük bir kararlılık ve coşku ile başladıkları eylemden yenik çıkmışlardı. Mağrurdular ama çok üzgün oldukları her hallerinden belli oluyordu. O gün ben kararımı vermiştim, Harbiyeli olacaktım ve bu yiğit insanların mücadelelerini devem ettirecektim. Sonraki günlerde gecenin üstündeki sis perdesi iyice dağıldı ve altında bir Devrimci Subay çıktı. 22 Şubatta emekli edilmiş Süvari Binbaşı Fethi Gürcan gecenin gerçek komutanı, kararlı, cesur ve yiğit subay. Ankara'da ayak basmadık yer bırakmamacasına birliklere ve Harbiyelilere kumanda etmiş, son dakikaya kadar kararlılığından ve cesaretinden hiçbir şey kaybetmeden mücadele etmişti. Bu isim sonraki yıllarda orduda bir efsane olacaktır. Onun ismini ilk kez o günlerde duydum ve onu eylemi, cesareti ve kararlılığı ile sevdim ve inandım. Orduda olduğum sürece bu efsanenin geleneğini sürdürmek için mücadele ettim. Onurla söyleyebilirim ki Bnb. Fethi Gürcan'ın cesareti ve kararlılığı Deniz Harp Okulunda ve genç deniz subayları bünyesinde o dönemde kararlılıkla yürütülmüştür. Bunu dost ve düşman herkes bilmektedir. Fethi Gürcan'ın Harbiyelisi olmak büyük bir onurdur. Yıllar sonra 1969 un son ayında, Gölcük'te yattığım askeri cezaevinden alınıp, donanma komutanlığında, ordudan ihraç edildiğim yüzüme tebliğ edildiği günün akşamı, Ankara'ya ailemin yanına döndüm. Cezaevinde iken gelen ziyaretçilerden Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesinde ihraçlar başladığını duymuştum. Ankara'ya indiğim gece, ben içerdeyken Deniz Lisesinden ihraç edilen Murat Yedican adlı genç bir arkadaşım, Atatürk lisesinde okuyan devrimci bir arkadaşı ile ziyaretime geldi. Gelen genç Bnb. Fethi Gürcan'ın küçük oğlu Öner Gürcan dı. Babası idam edildiği zaman 11 yaşında olan bu genç, şimdi 17 yaşında liseli bir devrimci olarak karşımda duruyordu. Çok saygılı, bilgili ve heyecanlı olan bu genç babasına çok benziyordu. Onu babamla, annemle ve kardeşlerimle tanıştırdım. Annemi ve babamı toprağa verirken hep yanı başımda durdu, onlarda onu hep çok sevdiler. Öner beni ertesi gün ODTÜ'de askeri öğrenci olan ağabeyi Ömer Gürcan ile tanıştırdı. Tanıştığım bu gençte babasına çok benziyor ve ondan bütün izleri taşıyordu. Sonuçta Ömer beni o dönemde kaderimi birleştirdiğim ve birlikte mücadele ettiğim Askeri Tıbbiyelilere taşıdı. 1980 de Amerikalı efendilerin "our boys" yani "bizim çocukları" şah damarlarına çökmüş NATO ve ABD ye tam olarak hizmet verebilmek için 12 Eylül Faşist darbesini tezgahladıklarında Öner darbenin hemen sonrası, ağır bir kalp ameliyatından yeni çıkmış olmasına rağmen hiç tereddütsüz ülkede örgüt sorumluluğunu yüklendi. Bu gün Avrupa'da yaşayan bir çok vatandaş onun kararlı tutumu sonucunda yurt dışına çıkarılmışlardır. Büyük oğlu Ömer yine binbaşı Fethi Gürcan'ın silah arkadaşlarından ve 21 mayıs gecesinin inançlı ve kararlı genç subaylarından Süvari Üsteğmen Erol Dinçer ile birlikte işkencelerden geçirilip, hapishanelere atıldı. Hiç yılmadan bütün baskılara direndiler. İki buçuk yaşında, son olarak babasını tel örgüler ardında gören Fethi Gürcan'ın küçük kızı Sema babasının izinden yürüdü ve bizlerle birlikte mücadele saflarına katıldı. Ona işkence yapanlar emniyet koridorlarında "60 larda baban, 70 lerde ağabeylerin, 80 lerde sen" diye bağırarak saçlarından sürüklediler. O da yılgınlığa düşmeden tüm bu baskılara direndi. Aman dilemedi. Sema'nın sevgili eşi değerli arkadaşım Celal, davanın hep kararlı ve inançlı öncülerinden biri oldu. Uzun yıllar hapishanelerde yattı, yılmadı. Sevgili arkadaşım Gülderen, ailenin ablası içeriden kendisine yönelik büyük yanlışlar yapılmasına rağmen hiç arkasına bakmadan yoluna devam etti, işkenceler, hapishaneler büyük bedeller ödedi. Evet yiğit devrimci Fethi Gürcan'ın çocukları, benimle birlikte hiçbir spekülasyona ve tereddüde kapılmadan, babalarının yükselttiği bayrağı saflarımıza taşıdılar. Onlara her zaman şükran ve sevgi dolu oldum ve olacağım. Yiğit babanın yiğit çocuklarını bu vesileyle selamlıyorum. Binbaşı Fethi Gürcan'ın hayatı, mücadelesi ve hatta ismi, yıllarca sinsice sansür edilmiş halktan ve yeni kuşaklardan saklanmıştır. Ölümünden kırk yıl sonra Nesrin Turhan adlı genç bir gazeteci ve yazar, sanki bu ailenin bir çocuğu olarak yaşamış ve sanki Fethi Gürcan'la omuz omuza ihtilal arkadaşlığı yapmışçasına, içten, samimi, doğru ve çok güzel bir anlatım diliyle, bir efsanenin tanıtımını "İHTİLALİN SÜVARİSİ" adlı kitapla yapıyor. Nesrin Turhan Gürcan ailesinin ve o dönemi yaşamış veya tanıklık etmiş bir çok insanın gözlemlerini ve birikimlerini ciddi bir araştırma sonucunda ortaya çıkararak başarıya ulaşmamış bir ihtilalin hikayesini güzel Türkçe'si ile bizlere aktarıyor. Kitap aynı zamanda ailesine, mesleğine bağlı bir ihtilalci subayın hayat hikayesi. Kitabın beni etkileyen en önemli yanlarından biride arka planda bütün yükü taşıyan cefakar, yürekli bir annenin ve eşin hikayesi olması. Esma hanımefendiyi tanıdım. Onunla çok sohbetlerim oldu. Dikkatimi bir şey çekti, acılar içinden süzülüp gelmiş, Esma teyze olan bitenden hiç şikayet etmiyordu. 12 Mart sonrasında, 9 Mart olayının üzerinde eleştirisel bir boyutta düşündüğüm zaman kesin olarak şu yargıya varmışımdır. Eğer Binbaşı Fethi Gürcan yaşamış olsaydı 14 lerden Orhan Kabibay gibi karanlık bir adam CHP de mevzileşip, ilerici "devrimci bir maske takıp etrafındaki üç" beş sicilli ile birlikte Devrimci Gençliğe yaklaşamazdı. Bu konu halen yaşamakta olan bağlantıların içinde bulunmuş bazı kişiler açısından ciddi bir öz eleştiri yapma zorunluluğunu taşımaktadır. Ben binbaşı Fethi Gürcan'ı, 1908 de askerler ve gönüllüler ile birlikte dağa çıkıp, meşrutiyetin ilanını gerçekleştirmiş kolağası Resneli Niyazi Beye benzetirim ve davranış biçimi olarak aralarında çok yakınlık görürüm. İkisinin ortak yanlarından en belirgin olanı safkan ihtilalci ve hesapsız olmaları, "politika"dan "kurmayca hesaplar" dan uzak vatanı ve halkı sevmede o kadar yakın düşünmeleri ve davranmalarıdır. Kolağası Resneli Niyazi "Selim 3 , Mithat paşanın davranışı gibi bizim çalışmalarımızın da bir karşı sonuçla karşılaşamayacağına güvenebiliyoruz. Çünkü bu gün yapılanlar, bir üstün kişinin ortaya çıkardığı olay gibi şahsi ve zayıf değildir. Davranışımız genel, başarımız milletledir." (Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi Beyin anıları sayfa 14) diyerek halka olan inancını ifade etmektedir. Yıllar sonra bir devrimci binbaşı yargılandığı mahkemede geçmişi değerlendirmekte ve şöyle seslenmektedir. "Türk halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat'ta hayat değişmedi. Birinci meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti." (Fethi Gürcan sıkı yönetim mahkemesi 1963) İki devrimci asker de temiz, politik dalaverelerden çok uzak milletine sevdalı insanlardı. Bu açıdan Resneli Niyazi beyi, sonraki yıllarda Alman emperyalizminin ve dışarıya bağımlı bir avuç vatan haini kompradorun temsilcisi Talat paşa, Enver paşa gibileriyle asla karıştırılmaması gerekir ve yine Fethi Gürcan'ı anarken, İsmet paşanın ve sermaye sınıfının dümen suyuna girip 27 Mayısı tasfiye eden bazı MBK üyeleri ile hiç karıştırmamak gerekmektedir. Kolağası Niyazi bey 1913 te Avlonya'da bir silahlı saldırı sonucunda şehit olmuştur. Binbaşı Fethi Gürcan da 1964 te celladı bir köşeye iterek ayaklarının altındaki sandalyeyi tekmeleyerek dimdik idama yürümüştür. 21 Mayıs askeri açıdan bir yenilgidir. Ancak sosyal işlevi açısından bir dönemi kapatan ve yeni bir dönemin kapılarını açan bir misyona sahiptir. Binbaşı Fethi Gürcan ve silah arkadaşları, 21 Mayıs gecesi sokağa inerek ordu içindeki protokol oyunlarına, aldatmacalara, bildiri trafiğine ve siyasi manevralara son vermiş ve 27 Mayısın gelgitlerine noktayı koymuşlardır. 21 Mayısın açtığı bu kapıdan yüz binlerce genç Sosyalizme doğru hareketlenmiş ve yeni bir mücadele dönemi başlamıştır. Nesrin Turhan'a ve Gürcan ailesine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Üstü yıllarca sinsice örtülmüş bir devrimci önderi bütün erdemleriyle halkın önüne taşıdılar. Büyük hizmet yaptılar. Yaşadığımız günler Fethi Gürcanlara çok ihtiyaç duyulan günlerdir ve bu anlamda tam Fethi Gürcanların zamanıdır. |