left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sarp Kuray arrow Yıkımların Ve Zulmün Efendileri
Cumartesi, 10 Ocak 2009
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Bize Ulaşın
Yıkımların Ve Zulmün Efendileri Yazdır E-posta
Yazar Sarp Kuray   
Perşembe, 06 Ekim 2005

Emperyalist Batı, 1922 yılında muzaffer Anadolu Ordusu tarafından kovalandığı ve ardına bakmadan kaçtığı ülkemize , özellikle 1946’lardan sonra , yeniden üsler , tesisler, yardımlar , şirketler vb. yolu ile çökmeye başladığı aşamada , çok yakın bir geçmişte büyük yıkımlar , acılar yaşattığı Türkiye Halkı karşısında masum kuzu postuna bürünmeye fazlasıyla ihtiyaç duyuyordu. Bu kurdu kuzu gösteren alicengiz oyununda eskilerde “ hür basın” şimdilerde de pek alafranga tabiriyle “medya” denilen ve giderek bir “ zorbalık , infaz ve şantaj” gücüne dönüşen bu kuvvet çok iyi kullanılmıştır.

Her gün serbest uçkur , baldır, bacak , skandal gıdıklamaları ile dolu yazılı ve görsel basın bombardımanı altında esrar kabağına dönen insan kafalarına ; Azrail’i bir melek, bir kurtarıcı göstermek iyiden iyiye kolaylaşmıştır. Sonuçta : Bin bir rezalet , şantaj, fuhuş vb. gürültüleri ve görüntüleri ile Türkiye Halkını avcılar önünde kaçan şaşkın av hayvanı durumuna sokmuşlardır . Diğer boyutla da uygulanan ekonomi-politikalarla ekmeğe muhtaç hale düşürerek artık önünü göremez duruma çevirmişlerdir.

Dünyada başka hangi rejim , bu kadar kolaylıkla birinci ve ikinci emperyalist evren savaşlarını birer “ demokrasi” yahut “özgürlük” savunması gibi halklara yutturabilir ve bu kirliliğin altında yatan iğrenç işbirlikçileri “kahraman”a çevirebilirdi. Yine bugün, ABD emperyalizminin Ortadoğu’yu bir yangın yerine çeviren vahşetini ve bu kanlı oyunda onlara yataklık yapan işbirlikçi çevreleri, dünyada başka hangi rejim “demokrasi” ve “özgürlük” güçleri olarak lanse edebilirdi.

Bu kirli ve kanlı alicengiz oyunu ne sayede tezgahlanmakta ve halklara nasıl yutturulabilmektedir? Ellerinde bulundurdukları medya gücü sayesinde. Bunlara göre, milyonlarca insanın canına kıyan ikinci emperyalist savaş kimin eseri, kafatasçı Hitler’in. Günümüzde Ortadoğu’da uygulanan emperyalist vahşet kimin eseri; zalim ve Diktatör Saddam’ın. Demek ki ; Hitler kendini yaktı mı , Saddam da deliğe tıkılıp cezalandırıldı mı , emperyalizm tertemiz masum kuzucuk postu altında sistem olarak yaşamaya devam eder, nasıl olsa suçlular bulunmuş ve lanetlenmiş olur.

Özellikle 1980 sonrasında : ülkedeki toplumsal muhalefetin devlet terörü ile susturulduğu ve tasfiye edildiği ortamı fırsat bilen egemen çevreler , ülkemize ait, toplumda derin izler bırakmış tüm toplumsal yaraların üzerindeki peçeyi el çabukluğuyla açmaya , bu olaylardaki sınıfsal sorumluluklarını örtmeye ve günah keçilerini bulmaya karar vermişlerdir .

Türkiye’de burjuva sınıfının tarihsel sinikliği , korkaklığı , yabancı düşkünlüğü ve de vatan ve demokrasiye kolaylıkla ihanet edebilecek yapıda olması nedeniyle ; tam bu noktada “yedek parça” takviyesine ihtiyaç hissetmişlerdir. İşte solcu kökenli bazı yazar-çizerlerin medya ordusuna yüksek maaşlar, hak edilmemiş kazançlarla yedeklendiği aşama budur. Bu yedek parça gücü hem: 1980 yılına kadar, devrimciler tarafından iyice hırpalanmış “ideolojik hegemonyalarının” yeniden tesis ve revize edilmesini sağlayacak hem de : Ülkedeki gündemi sınıfsal çıkarlarına göre belirleyip tüm güncel ve tarihsel olaylarda bu sınıfın sorumluluklarını örterek ve bütün bedeli tespit ettikleri günah keçilerinin sırtına yükleyerek , sistem olarak yaşamaya devam edeceklerdir.

Ülkede ki Kürt sorunu, emperyalist kuşatma altında en acil çözüm bekleyen bir boyuta mı ulaştı? Bu çevreler hemen talimatlı kalemlerini parlatıp , ilk kez ülkenin önünü açacak açılımlar ve projeler sunan Abdullah Öcalan’a saldırılarını yoğunlaştırırlar. İçte ve dışta karalama kampanyalarını başlatırlar. Bu kampanyaların hiç birinin ideolojik , sosyolojik ve felsefi temeli yoktur. Aslında bir anlamıyla bu bir yadsıma kampanyasıdır. Genelev ağzıyla işin özünü değil de işlerine geldiği boyutunu ileri sürerler. Yalan ve iftira ile doludur, referans aldıkları da birkaç kaçkın ve itirafçıdan oluşur. İşin asıl ilginç tarafı, bu şantajcı ve zorba çevrenin son yıllarda kendilerine yalaklık yapan heveskar bir Kürt milliyetçisi güruhunu da teşkilatlandırmış olmasıdır. Aport durumunda hizmet bekleyen bu amatör kemik yalayıcılar, yıllardır beyinlerinin içine iyice sinmiş “aşağılık komplekslerinin” etkisi altında cahil ve bezirgan yapılarıyla bu gündem belirlemede ve karalamada hemen yerlerini alıverirler. Bu miras yeme heveskarları karalamalarını “Öcalan’ın İmralı’da elinde telefon istediği kişiyle konuştuğu” yalanına kadar vardırırlar. Aslında herkes çok iyi bilmektedir ki ; Abdullah Öcalan üzerine uygulanan amansız tecrit , bu çevrelere güç katmaktadır. Çünkü Öcalan’ın İmralı savunmalarını derinliğine kavrayamayan , kavrasa bile işine gelmediği için savunmayan , “taktik yapıyor” oportünizmi ardına sığınanlar; Abdullah Öcalan’ın etkisi kırıldıkça, bunlar için av alanına dönüşmektedir.

Bu çevreler Mustafa Kemal Paşa’yı ve Kurtuluş Savaşı’nı mı karalayacaklar. En büyük malzemeleri son padişah Vahdettin’dir. Bu zavallılar bu yolda Latife Hanım’ın mektuplarına kadar delil arama seviyesizliğine düşmüşlerdir. Kurtuluş Savaşı ve Anadolu Ordusu’na çelme atmış ve arkadan vurmuş tüm çevreler bunların dört elle sarıldıkları referanslardır. Gerek Kurtuluş Savaşı’nın vurucu gücü silahlı ve silahsız aydın gençliğimiz gerekse, Muzaffer Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızı “Şirketler Kemalizm”i gibi ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavramla karıştırarak, tarihimizin aydınlık yüzünü perdelemeye ve kafaları bulandırmaya çabalarlar. Amerikan emperyalizminin koçu Adnan Menderes’i savunmak bunların baş görevidir. Sıkıştıkları yerde Berrin Hanım’ın hatıratları bunlar için tutunulacak daldır. 12 Mart ve 12 Eylül gibi karşı devrimci darbelerle, 27 Mayıs ve 21 Mayıs gibi devrimci ordu gençliği eylemlerini birbirine karıştırıp, ülkemizdeki geleneksel aydın eylemciliğini karalamak, bunların başlıca görevlerinden biridir. Yıllarca önce isimlerini devrimci mücadeleye kazıyan Talat Aydemir ve Fethi Gürcan gibi devrimci askerlerin üzerlerini hep örtmüşlerdir. Sıkıştıkları noktada bu iki yiğit insanı ve onlarla birlikte ayaklanmış ordu gençliğini “cuntacı” olarak tanımlamışlardır. Emperyalist efendilerinin ve yerli işbirlikçilerinin vatan ve demokrasi düşmanı politikalarını örtmek ve onları kuzu postuna büründürmek bu çevrelerin birinci görevidir.

Kısa bir süre önce bu dejenere odaklar, benimle ilgili yalanlarına bir yenisini daha ekleme gayretkeşliği içine girmişlerdir. Bugüne kadar ismini hiç duymadığım Yaşar Karadoğan adlı bir şahıs, “Abdullah Çatlı’ nın arkadaşı Sarp Kuray ve Aysel Tuğluk vasıtasıyla kendisine gömlek gönderme seferberliği başlatmış olan Londra’dan da bir zurnacıda devreye sokulmuş. Mehmet ve Fatma’nın nefeslerinin yetmediği yerlerde Sarp Kuray ve zurnacı onların eksik bıraktığı…” demiştir.

Önce sen benim kimin arkadaşı olup olmadığımı nereden bilirsin. Ben seni hiç tanımıyorum. Bu sitede yayınlanan “Kamuoyuna Açık Mektup”’ta kiminle arkadaş olduğumu kiminle olmadığımı çok açık bir biçimde anlatmıştım. Bunları okumadın mı? Yok okudun da ötesini mi biliyorsun, kelime oyunlarının ardına sığınma, elinde delil varsa ortaya koy hep birlikte öğrenelim. Milliyetçi Kürt sitelerinde döndürülen Neşe Düzel hanımefendinin (!) Gazeteci Avni Özgürel adlı şarlatanla yaptığı röportaja mı dayanıyorsun yoksa Talat Turan mı senin delilin. Topunuza birden bir daha sesleniyorum: İftira ve karalamayı meslek edinmiş sizler, bunları ispat edemezseniz benim için müfteri olarak kalacaksınız. Hem sen zurnacılığı beğenmiyor musun Yaşar Bey? Herhalde senin hayata baktığın pencereden zurnacılar pek sempatik görünmüyorlar. Ne yapalım bu da senin bileceğin bir iş.

ABD emperyalizminin, Irak işgali ile coşan bu milliyetçi çevrelerin bizlerle uğraşmasının altındaki asıl neden; Öcalan gerçekliği karşısında takındığımız objektif tavır ve tarihimizin aydınlık yüzüne yönelik tespitlerimizdir. Abdullah Öcalan gerçekliğine ve önderlik yaptığı Kürt demokratik hareketinin varlığına kadar, Türkiye Kürtlerinin siyasal hareketleri hep Kürt ağalığının egemenliği altında oluşmuştur, Kürt aydınları ve küçük soyluları bu hareketlerde sağ ve sol el gibi kullanılmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’lu yıllarda tespit ettiği gibi
“1- Bu hareket kaderince emperyalizmin aleti oldu.
2- Bu hareket, yukarda saydığımız anarşik tepkiler yani çeteler kadar bile olsun çalışkan köylülüğe yakın ve layık olamadı. İşte Kürdistan ın en son siyasal tarihçesinde adı duyulmuş bütün siyasal hareketlerin içeriği bu oldu. Bu kısaca karakteristiğini yaptığımız siyasal örgüte örnek, Şeyh Sait ayaklanmasından sonra güney sınırları çevresinde oluşan “hoybon” (Kürt Muhipleri Cemiyeti)’ dir. Mütareke yıllarında Hürriyet ve İhtilaf karşı devrimcilerinin kurdukları İngiliz Muhipleri gibi bir şey…”


Bu çevreler Serxwebun dergisinin Mayıs 2000 sayısında Başkanlık Konseyi imzasıyla yayınlanan “ sosyalizmi bilmek, sosyalizmi anlamak, sosyalizmi yaşamak hayatidir. Sosyalizmi reddetsek geriye bir parti kalmaz, geriye bir PKK kalmaz” ilkesini çok iyi bilmektedirler. Çünkü geriye posa olarak kalanlar kendileridir. Hürriyet ve İhtilaf karşı devrimcilerinden farkları yoktur. Ayrıyeten bu çevreler çok iyi bilmektedir ki : Abdullah Öcalan ‘ın varlığı ve tezleri, bırakın komşuluk masallarını, yaşadığımız coğrafyada onurunu ve kimliğini kazanmış Kürtlerle Türklerin kardeşçe ortak vatanda “eşit ve özgür yurttaşlık temelinde” birlikte yaşamasına olanak sunmaktadır. Gerisi hikayedir.

İşte , uzun zamandır üzerinde büyük tartışmalar açılmak istenen “ Ermeni Konferansı” ve benzeri çabalar hem: Kürt sorununda çözüm yolarının karartılmasına yönelik gündem değiştirilmesine hem de: Avrupalı efendiler tarafından diz çöktürülmüş bir iktidarın iyice yerlere yapıştırılması için gündemleştirilmeye çalışılan bir çabanın ürünüdür.

Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır iç içe birlikte yaşayan halklar boğazlaştırılmışlarsa ve yüz binlerce Türk, Kürt, Süryani,Ermeni bu boğazlaşmada hayatlarını kaybetmişlerse; tabii ki bu geçmişin ciddi bir hesaplaşması yapılacak ve bundan dersler çıkartılacaktır. “Ermeni Konferansı”na katılan veya destekleyen profesör ve yazarlar, eski birikimleri(!) sayesinde çok iyi bildikleri ve geçmişte çokça tekrarladıkları gibi, son duruşmada politik hayatı belirleyen güç ekonomik güçtür. Bu olayların yaşandığı tarihsel dönemde ekonomik gücü elinde bulunduran sınıf “Meşrutiyet Burjuvazi”dir. Acenteciliğini yaptığı Avrupalı ülkelere göre Almancı-İngilizci diye ikiye bölünen ve politik hayatta İttihat Terraki ve Hürriyet ve İtilaf Partilerinde mevzilenen bu Meşrutiyet Burjuvaları kimlerdir?

Avrupa’nın, 16.yüzyıldan itibaren başlayan doğu ticareti, Avrupa metalarını Osmanlı ülkesine yığmaya başlayınca bir taraftan: içeride henüz basit dükkancık veya tek tük el imalathaneleri derecesine kavuşmuş olan yerli sanayi önce gerilemiş, süreç içinde de çökmüştür. Diğer taraftan: Avrupa mallarını pazarlayacak acenteci bir zümre, Avrupa’dan ülkeye sokulan şirketler ve bankalar kanalıyla güçlendirilerek ülke ekonomisine ve siyasetine el koymuşlardır. Osmanlı’da var olan pre-kapitalist tefeci – bezirgan sermaye de doğuştan yatalak ve hazır yiyici yapısıyla hemen bu zümreyle etle tırnak gibi olmuştur. İşte bu komprador zümreler Meşrutiyet Burjuvazisidir. Bunların en belirgin özelliği üretim yapan fabrikalar kurmadan, batı mallarının acenteliğini yapmalarıdır. Bu zümreler ezici çoğunlukla Gayr-i Müslimlerden oluşmaktadır. Dönemin iki güçlü Avrupa ülkesi İngiltere ve Almanya ekseninde teşkilatlanan, bu zümreler vasıtasıyla bu iki emperyalist ülkenin bütün kavgaları, siyasetleri ülke içine kolaylıkla taşınmıştır. Karl Marks “Doğu Sorunu” adlı makalesinde, Türkiye ev sanayinin köküne kibrit suyu eken bu sınıf için tarihe şu notu düşüyordu: “ bu iki önemli şehirde yerleşmiş olan Rum ve Ermeni (iki önemli şehir İstanbul ve Trabzon’ dur) tüccarları, ucuzluklarıyla Asya Hareminin ev sanayinin az zamanda ortaya çıkaran ve yok eden İngiliz malı ürünlerini büyük miktarda ithal ederler.”

Bu tarihsel dönemde Osmanlı ülkesinde ortaya çıkan büyük siyasal entrikalar, boğazlaşmalar, siyasi mücadeleler, yıkımlar bu komprador sınıfın eliyle Avrupa merkezlidir. İngiltere ve Almanya’nın müttefikleri ile birlikte tutuştukları pazar kavgasının bize çıkan faturalarıdır. Çünkü: Emperyalizm şartları ortasında Avrupa denen şey bir kırk haremiler yatağıdır. Küçük- büyük her emperyalist haydut, ancak ötekini atlayarak yağma hasanın böreğine kavuşur.

Emperyalist haydutların, onların acentecisi Meşrutiyet Burjuvazisinin ve yedeğindeki derebeylerin; Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır kardeşçe yaşayan yoksul halklara yükledikleri ağır fatura yalnızca boğazlaşmalar değildir. Alman haydutunun emperyalist politikası sonucunda, padişaha oynatılan “Pan-İslamizm” ve paşalara oynatılan “Pan-Turanizm” düşünce ve davranışları yüzbinlerce insanımızın kör cephelerde Sarıkamış’ta, Yemen’de, Ortadoğu’nun her köşesinde yok olmasına, sakat kalmasına neden olmuştur. Şimdi bu tarihsel döneme dönülüp, emperyalist ülkelerin kanlı ve kirli Pazar kavgalarının bir bilançosu yapılacak ve sonunda özür dilenecekse önce bu yıkıma neden olan Avrupalı devletlerin bu işe başlaması gerekmektedir. Sonra özür dileme ve hesap verme sırası Meşrutiyet Burjuvazisi ve onların yedeğindeki derebeyler, tefeci-bezirganların sınıfsal olarak devamcılarına gelecektir. Vasiliki beylerin, Abdülrezzak efendilerin, Hüdaverdi efendilerin, Yanko beylerin, Manok efendilerin, Yenişehirli Zade Ahmet efendilerin ve isimli isimsiz zadelerin, efendilerin, beylerin devamcıları, Kurtuluş Savaşındaki sinsi oyunları, 6 – 7 Eylüldeki sorumlulukları, 24 Ocak politikaları, IMF politikaları ile birlikte açıkça tartışılacak ve ülkeye yükledikleri ağır faturalar gün yüzüne çıkarılacaktır. Dünkü ve bu günkü yıkımların, yoksullukların, ülkenin bir cariye gibi satılmasının, perişanlıkların sebebi bunlardır. Yedek parça olarak yüksek maaşlarla bünyelerine aldıkları Ertuğrul Özkökler, M.Ali Birandlar, Hasan Cemaller vb. gibilerin çabaları bu yıkımlardaki sınıfsal sorumluluklarını örtmeye yetmediği gibi; bunlara güvenmemeği gerektirmektedir. Dün ateşli birer devrimciydiler; günümüzün vazgeçilmez maşaları olmuşlardır.

Avrupalı emperyalistlerin ve Meşrutiyet Burjuvazisinin Kurtuluş Savaşı öncesi ülkeyi fiili işgallere kadar sürükledikleri bu yıkımlara, emperyalizmi kuzu postunda göstermek isteyen çevrelerin günah keçileri hazırdır: Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa vb. Meşrutiyet Burjuvazisi tarafından tanrılaştırılıp şişirilen bu haşmetli kuklalar, maalesef kendileri de, tarihi kendilerinin yaptıkları yalanına inanmışlardır. Kendi iplerini oynatan yerli – yabancı kuvvetleri görememişlerdir. Amatör ve ihtiraslı bazı “devrimci çevreler” ve sosyologlar bu günah keçisi arama faaliyetine hızla katılarak, suçlu bulmakta daha da derinleşmişler ve işi teşkilatı mahsusanın üyesi “Talat Paşa’nın kurşunlattığı” Yakup Cemillere kadar indirmişlerdir. Aslında sağlı – sollu yapılan faaliyet hep aynı değirmene su taşımaktadır: Emperyalizmi kuzu postuna büründürüp, dikkatleri günah keçilerinin üzerine çekme çabasından başka birşey değildir.

1908 Haziran ortalarında istibdadı yıkmak, zulmü, tagallubu, mutlakiyeti devirmek için devrimin tetiğini çeken, ilk defa dağa çıkan Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri ve silahlı – silahsız aydın gençliğimizdir. Tarihin her aşamasında olduğu gibi, tarihin aydınlık yüzünü temsil eden ilkel komüna gelenekli bu insanlarımız, tasfiye edilip hatta Fethi Gürcanlar gibi yok edilip, Selanik’teki Farmason İttihatçıların kuşatmalarıyla devrim emperyalistlerin emrine sokulmuştur. Bu tarihsel kurgu kavranmadığı sürece Türkiye’nin ne tarihsel, ne ekonomik, ne sınıfsal, ne kültürel vb. hiçbir olayı aydınlığa kavuşturulamaz.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği gibi “Milli Mücadele, Osmanlı imparatorluğunun arkasında ölüm tırpanı tutan ecnebi emperyalizme karşı açılmış bir savaştır. O savaşı daha iyi kavramak için, Osmanlı imparatorluğunun cihan emperyalizmi ile birlikte girdiği iki büyük drama göz atmamız icap eder.
1- Hürriyet “devrimi” faciası
2- Cihan harbi faciası”


Birbiri ardına gelen, biri ötekini tetikleyen bu iki facia incelenmeden, ne Mustafa Kemal Paşa’yı, ne Kurtuluş Ordusunu, ne Kurtuluş Savaşı’nı ve daha sonraki gelişmeleri kavrayabilmek mümkün değildir... 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
selamlar sarp abi
Gönderen ibrahim petek (antepli) on Salı, 28 Kasım 2006 at 12:46


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Yıkımların Ve Zulmün Efendileri ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right