|
Yeniyol.org adlı sitenin yayın hayatına başlamış olmasını büyük bir mutlulukla öğrenmiş bulunuyorum.Son zamanlarda büyük sermaye sahiplerinin yazılı ve görsel basını para güçlerini kullanarak tam anlamıyla kontrol altına almalarıyla birlikte, bu çemberi kırmak düşüncelerini halka ve devrimcilere aktarmak üzere yapılan her türden devrimci çaba hayati önem taşır hale gelmiştir.Bu anlamda Yeniyol sitesini organize eden ve emeği geçen herkesi kutlarım.Bana yönelik yaptığınız çağrı için de teşekkürlerimi sunarım.Onur duydum.Benim bu konudaki tavrım açıktır.Faaliyetlerinizde sizlerle birlikte olacağım ve üzerime düşeni yapmaya gayret edeceğim. Türkiye devrimci hareketinin, geçtiğimiz yıllarda üstünde dikkatlice durulması gereken kayıplarından birisi mayası 1960�lı yıllarda mücadele içinde atılmış ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik ortamının darbe yemiş ve sakatlanmış olmasıdır. Devrimci mücadelenin ikinci miladı olan 60�lı yıllarda, bu mayalanışı yapan devrimci gençliğin -her ne kadar dönemin sonuna doğru çeşitli gruplara bölünmüş ve ilişkiler bazı düzeylerde bozulmaya başlamış olsa da - hapishanelerde yaşanan süreç de dahil sosyalist kardeşlik ilkesine bağlı kaldığını içinde sorumlu bir boyutta yaşayarak biliyorum.Bugün hayatta olan , o dönemi yaşamış ve mücadele içinde yer almış devrimcilerin aşağı yukarı hepsi sosyalist kardeşlik üzerine binlerce örnek sunabilirler.Mücadelenin onurlu miraslarından bir de budur.Bu kardeşlik ortamının en güçlü ifadesini şu örnekte görebiliriz:12 Mart�tan sonra, devrimcilerin yattığı Maltepe cezaevinde firarın bütün alt yapısını hazırlayan Cihan Alptekin ve arkadaşları harekete geçmek için, Selimiye Kışlası�nın izbe hücrelerinde yatan Mahir Çayan�ı beklemişlerdir.Mahir�in gelişi ile birlikte cezaevini delip çıkan bu arkadaşlar, sonra yine birlikte Deniz Gezmiş ,Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan�ın idamlarını durdurmak için eylem yapmışlar ve sonunda Kızıldere�de omuz omuza savaşarak ölüme gitmişlerdir.Bu örnekten sonra fazla lafa gerek kalmıyor.68�li direnişçi önderler bedeli ölüm bile olsa yiğitçe ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik ve dayanışmayı anıtlaştırmışlardır.Kendilerinden sonra gelen devrimci kuşaklara bıraktıkları en önemli miraslardan bir de budur. Temeli büyük bedellerle atılmış bu davranış biçimi sonraki yıllarda hangi boyutlarda devam ettirilmiştir. 1970�li yıllardan kalan birikim sosyalist kardeşlik dahil olmak üzere , 74 sonrası devrimci kuşaklara aktarılırken ciddi bir kırılma yaşanmıştır. Birikime sahip çıkıp aktarmaya girişenlerdeki prensipsizlik, mirası popülist anlamda kullanma eğilimi ve kariyerist hesaplar yeni kuşağın üzerine bir kabus gibi çökertilmiştir.Dönemin devrimci mücadele anlamındaki kazanımları ayrı bir tartışma konusudur. Ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik anlamında dönem; 70�lerin aksine devrimci gruplar arasında düşmanca kavgalara,silahlı çatışmalara ve hatta ölümlere kadar soysuzlaştırılmıştır. Döneme egemen kılınan çeteleşme eğilimleri ve rekabet zihniyeti sonucu , özellikle 78 Kuşağı ağır bedeller ödemiştir. 70�lerin devrimci önderlerinin hiç koşulsuz her türden engeli aşarak sahiplenen ve ortama egemen olmuş yılgınlığı paramparça eden , yolları açan bu genç kuşağın , sonraki yıllardaki tavırları ve protestoları , eski kuşakla olan ilişkileri bu yanlış yaklaşımlar ışığında bir daha yorumlamak ve yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Yukarıda kısaca çizdiğim çerçeve içinde her grup ve her kişi ne yaptığını ve niçin yaptığını bilmektedir. Bugün hiçbir şey olmamış gibi büyük bir pişkinlikle önlerine geleni karalayıp �demokrasi �ve �sivilleşme� dersleri vermeye çalışan bu çevreler konusunda uyanık olunması gerekmektedir. Bugün devrimciler açısından yapılacak her türden faaliyet bu derin tahribatı dikkate alarak ve özeleştiri yaparak yapıcı ve birleştirici olmak zorundadır. Tabi ki bugünde devrimciler arasında yapılması gereken , tartışma konuları vardır.Elbette herkes , karşılıklı tezleri varsa onları açık , duru ve kesin biçimlerde ortaya koyacaktır. Ancak burada izlenmesi gereken metot ; eleştiri , özeleştiri ve tartışma çabalarımız hiçbir zaman eleştiri için eleştiri , sırf tartışma yapmak için tartışma , sonunda olayı küfre , hakarete ve kavgalara kadar taşıma boyutunda olmamalarıdır. Özellikle son zamanlarda , ipini koparmışça önüne gelene saldıran başı bozuk beyinsiz işgüzarların seviyesizlikleri ve bütün birikimlere kinle sorumsuzca saldırıları ve �bilimsellik� makyajlı cehaletleri , inkarcılıkları ve bütün bunları yaparken marifetmiş gibi kullandıkları rezil üslup bu ortamdan uzak tutulmalıdır. Yeniyol.org sitesinin , yayın faaliyetlerinin seviyeli olacağını ,devrimci prensipler ışığında yürüyeceğini ve tüm birikimleri kucaklayacağına inancım tamdır.Devrimci ortamın ihtiyaç duyduğu yaklaşım tarzı da budur.İdeolojik tartışma bu dönemde büyük önem arz etmektedir. Özellikle reel sosyalizmin yıkılması ile başlayan süreç , bilimsel sosyalizmin kurucu ustalarını yeniden dikkatlice ele almayı , öğrenmeyi ve onların açılımlarını ülke orijinalitemize taşımamızı önümüze görev olarak koymaktadır. Dr. H. Kıvılcımlının belirttiği gibi : �Bütün antika medeniyetleri tarihi gibi, Osmanlı tarihinin de en son duruşmada belirlenişi elbet ekonomi tabanı üzerinde olur. Ancak hele su yüzüne çıkalı beri bir �kolay Marksizm� türedi herhangi sosyal , politik, kültürel bir problem mi önümüze çıktı. Onun çözümü için �ekonomiktir� dedik mi : akan sular duruverir sananlar çoğaldıkça çoğalıyor. Bu gibi �düşünür� ve �davranır� larımız için �ekonomi� sözcüğü , masallardaki �açıl kapım açıl� sihirli sözü gibi kayaları eritip , tüm kapıları şangır şungur açmaya yeterli yaman büyücü parolası , altın anahtar � slogandır. Bunu sananlar , tek başına Marksın , o anahtarı yerinde kullanmak içim ömür boyu kan kusturucu araştırmalar yaptığını , araştırma yığınlarından yazı biçimine geçmiş olanların bile onda birini bile yayınlamadan göçtüğünü akıllarına uğratmazlar. Osmanlı tarihinin maddesi : ne Marks�ın , ne Engels�in , nede Lenin�in ele almaya vakit bulamadıkları konulardandır. Çünkü onlar Osmanlı maddesi ötesinde gelişmiş , bunalmış kapitalist toplumun ilişki ve çelişkiler ortamında yaşamışlardır. Biz Türkiye�nin Türkleri ise , gırtlağımıza dek Osmanlı tarihinin maddesi ve ruhu içindeyiz. O madde ve ruhu açık seçik kavramadıkça �ekonomi� den hele �politik� ten söz etmemiz , en azından medrese mollalığı olur. Mollalığın skolastik biçimiyle sözde diyalektik biçimi arasında pek ayırt yoktur... İzlenimlerimizde yanılmıyoruz. Osmanlı maddesinin ardında �ruh� yatıyor. O �ruh� bizi çarpıyor. O �ruh� yalnız kimesnecil olarak bizi çarpmakla kalmıyor. Bütün insanlık tarihini de altı yedi bin yıl allak bullak etmiştir. O�ruh�u hiç değilse en basit ve en açık duran , izleri en az yitmiş, Osmanlı örneği içinde az-çok yakalayabilmekteyiz. �Ruh� sınıflı medeniyet önceki sınıfsız �ilkel komüne� (commusnisme primitif) denilen toplum biçiminin insanlık gidişine vurduğu alın yazısıdır.�(Osmanlı Tarihinin Maddesi Cilt 1 s.8) Yakın geçmişte dünyada antik tarih üzerine açılan her soru yıllarca örtbas edildi.Ancak İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra bu örtü pratikçe ansızın açılıverdi.Dünyanın geri kalmış ülkeler diye tasnif ettikleri coğrafyalardan hiç umulmadık bir tarzda akıncı eğilimler güneşin alnına çıkıyorlardı. Bunlar Çin�den Afrika�ya , Küba�ya dek o antiklikten ve egzotiklikten başka değerlerine metelik verilmeyen yeryüzü ülkeleriydi.Bütün ezbere formülleri alt üst eden bu gelişim neydi? Çin �den Mısır�a , Cezayir�den Küba�ya dek bir davranış ortaya çıkmıştı.Yoksullukla inmelendirilmiş geri ülkeler beklenmedik bir hareketlenmeyle batının efendi zengin ülkelerine başkaldırıyorlardı. Emperyalistler sömürgeler dünyasında bu gidişin sırrını öğrenmeye ve bu başkaldırmaları durdurmaya yöneldiler. Başkaldırıların içini boşaltıp kendi yörüngelerine sokmak için inanılmaz CIA provokasyonlarına yeni konseptlere ve saldırılara giriştiler. Bizim ülkemizde bundan nasibini aldı. Özellikle 46 Sonrası dönem bu teslimiyetin tarihidir. 27 Mayıs , 21 Mayıs ve bu direnişlerin ardından güçlenen devrimci mücadele bu teslimiyete karşı duruşlardır. Bugünün dünyasında reel sosyalizmin çöküşünden sonra ABD emperyalizmi ve müttefikleri ince hesaplarla kolaylıkla kontrol altına alabileceği hayaline düştüğü bu coğrafyalarda yeniden bir direnişle karşı karşıya kalmışlardır.Doğunun tarihi yüzyıllardır , içeride baskı ve zulme ve dışarıdan gelen zengin sömürgeci efendilere karşı direnişlerle doludur. Bu coğrafya geçmişte olduğu gibi bugünde en hareketli toplumsal ve siyasal olaylarla çalkalanmaktadır. Mazlum doğu halkları yeniden yakın tarihte olduğu gibi özgürlüklerine ve hak ettikleri demokratik düzenlere kavuşabilmek için , ABD emperyalizmine ve müttefiklerine karşı savaşarak güneşin altında özgürce yerlerini almak istemektedirler. Ülkemiz bu savaşta Orta doğunun en gelişmiş coğrafyası olarak bıçak sırtından geçmektedir.M. Kemal Paşanın �bütün dünya bilsin ki , benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı ,düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda bir bireyi bunu dışında düşünmüyorum� diyerek başlattığı toplumsal ve düşünsel devrim , Türkiye toplumunu bir uygarlık projesi içinde ortaçağ karanlığının içinden çekip almıştır.Hedef alarak �Türkiye Cumhuriyet halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimleriyle uygar bir toplum haline dönüştürmek için� mücadele etmiştir. İlkeleri net ve açıktır.�Bizim görüşümüz �ki halkçılıktır- kuvvetin , kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın eşinde bulundurulmasıdır.) (1920) �Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla olur.�(1922) �Kadınların, erkeklerden daha çok aydın , daha çok verimli , daha çok bilgili olmaları zorunludur.�(1923) �Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre malik olmak, seçtiği dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve özgürlüklerine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.�(1925) �O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir.Bundan başka Türkiye�nin halkı mevzu bahis olurken onlarda beraber ifade lazımdır.İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima varittir.Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin Hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhit etmiştir.Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmek doğru olmaz.�(1924) Sonraki senelerde Celal Bayar kliğinin iktidar olması ile başlatılan ve 1946�lardan itibaren NATO�nun ABD�nin devletin şah damarlarına yerleşmesi ile neticelenen süreç Mustafa Kemal Paşanın başlattığı halkçılık ve uygarlık projesini sekteye uğratmış ve ülkeyi yeniden batı efendilerinin önüne bir cariye gibi atmışlardır.Bugün önümüzdeki görev �1920�lerin güncelleşmesi� ve açılacak �İkinci Kuvayı Milliye Seferberliği� ile yarım kalmış demokratik devrimi tamamlamaktır. Sizlere 30 .11.2004 tarihinden itibaren kamuoyuna , basına ve demokratik kuruluşlara iletilmeye başlanmış olan �Kamuoyu Açıklaması �Sarp Kuray� başlıklı metni gönderiyorum.Bu yazı hem 1962�de başlamış devrimci mücadelemin doğrusu ve yanlışı ile bir değerlendirmesi hem de uzun zamandır belli çevreler tarafından hakkımda yapılan iftara ve spekülasyonlara bir yanıt niteliği taşımaktadır.Sizin vasıtanızla bu açıklama nedeniyle bana telefon , faks ,mesajla ulaşan ve benimle yüz yüze gelip düşüncelerini aktarma nezaketini göstermiş yüzlerce arkadaşıma , dostuma yaptıkları eleştiriler ve değerlendirmeler nedeniyle teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum .Sağ olsunlar.Saldırgan bir iki kendini , bilmezi bir yana ayıracak olursak değerlendirmelerin iki başlıkta toplandığını görüyorum. 1-Kemalizm 2-Abdullah Öcalan�a ve �Demokratik Cumhuriyet� tezine yaklaşım Bazı eleştirilerdeki şematiklik ve sığlık bir daha göstermiştir ki , kendi toprağına ve kendi insanına ayağı basmayan düşünce akımları bırakın bir açılım yapmayı , eleştirmeye çalıştıkları değerlendirmelerde ne denildiğini bile doğru dürüst anlayamamaktadırlar.Kötü niyetle anlamak istemeyenler ve işine gelmediği için susanlar , öteki ne der korkusuyla bekleyenlerle uğraşacak vaktimiz ve niyetimiz olmadığı bilinmelidir.Çabam şartlanmamış iyi niyetli ve yapıcı unsurlar için olacaktır. Özelde ülkemizde , genelde Orta doğu ve doğu ülkelerinde tarihsel ve toplumsal kökleri bulunan �tarihsel devrimci eylemcilik� gerçekliği vardır ve bu gerçekliğin kökleri en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına dayanır. Aslında Türkiye�de bütün akademik ve politik çevreler bu gerçekliğin bilincindedir.Özellikle politik çevreler siyasal manevralarını ve davranışlarını planlarken bu gerçeği dikkate almaktadırlar. Ecevitlerin ve sivil toplumcuların �seçkinci elitler� , Nazlı Ilıcak ve benzerlerinin �jakobenler� , Doğan Avcıoğlu ve Kadrocuların �asker-sivil aydın zümre� diğer bazılarının �tepeden inmeciler� ve bu gibi ifadelerle kendilerine göre bir kalıba sokmaya çalıştıkları bu gerçeklik konusunda devrimcilerin de yaklaşımları vardır.Örneğin bu gerçekliğe Mahir Çayan �kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğine dayanan-orijinalite� olarak söz etmektedir.Deniz gezmiş �Mustafa Kemalci zinde kuvvetler� diyerek kurtuluş savaşı geleneğini sahiplenmektedir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı � tarihsel devrimci gelenekten� bahsetmektedir.Bu çizgi son yıllarda kimi sol çevrelerde �aydın eylemciliği� diye tasnif edilmiştir.Aydın nedir? Devrimci aydın nedir? Geleneksel aydın eylemciliği ve fonksiyonları nedir? Bu konularda pek çok tez yazıldı , çizildi.Bu tezlerin içinde bazı önemli noktalara değinenler oldu.Ülkemizdeki aydının düşünceden çok davranışın fonksiyonu olduğunu savunan ve bu anlamıyla toplumdaki ileri aksiyonlara , sivil toplumculuk ve türevlerinin �elit� , bir takım solun ve özellikle TİP�in tepeden inmeci diye kötüleyen bakışlarından uzakta, sahip çıkan yapıtlar da sunuldu. Ancak Yalçın Küçük�ün imzasını taşıyan bu yapıtlarda kolaylıkla görülebilen bir sistemsizlik , tasnifsizlik, dolayısı ile ayrıntıya boğulma tehlikesi aşılamadı. Kuşkusuz Türkiye�de aydın sorununu Gramsci�den alınan �resmi aydın-organik aydın� ikilemi ile çözmeye çalışan ve bu tasnifi, kimin resmiliğinin nerede bitip, organikliğinin nerede başladığının tam bir toz duman içinde kaldığı , 12 Eylül sonrasında bugünkü batılı aydınlardan çok daha fedakar ve sınıf davasına bağlı devrimci aydınlarımıza uygulamaya kalkışan görüşlerin yanında bu tezlerin ana probleme daha çok yaklaştıkları bir gerçek. Ancak ana probleme yaklaşmak onu çözmeye de hizmet edebilir, daha karmaşık ve anlaşılmaz bir hale sokmaya da. Yalçın Küçük ikinci yolu seçiyor.Ana probleme yaklaşıyor �Türk aydınını eylemin bir ürünü olarak ele alıyorum�(Yalçın Küçük,Aydın Üzerine Tezler 1 s.445).�Türk aydını düşüncelerinin bir fonksiyonu olmak yerine, Türk eyleminin hep çocuk kalmış bir çocuğu olarak ele almak, bir yöntem farklılaşmasıdır.Türk aydınını ciddiye almanın tek yöntemi budur�(a.g.e s.14) Gerçekten de bizde aydının en belirleyici özelliği sık sık davranışının düşüncesinin önünde kanatlanmış uçuyor olmasıdır.Osmanlı kuruluş dinamiklerine kadar inen bir tarihsel evrim sürecinin ürünü olarak, Türkiye aydını kendini daima siyasi gelişmelere davranış planında yaptığı müdahalelerle tanımlamıştır.Düşünce ise �Türk aydını için ve bir eğilim olarak, tarihsel iç güdülerle sahnelenen eylemlerin güzellik örtüsü�(Yalçın Küçük a.g.e s.14) olagelmiştir.Demek ki Türkiye�de aydınlar sorunu ele alınacak, aydın eylemciliği gerçekliği kavranacaksa , öncelikle bu �tarihsel içgüdünün� kaynağına , söz konusu davranış eğiliminin toplumsal-tarihsel kökenine inmek gerekir. Yalçın Küçük bunu yapmıyor, aksine �kendi� iddiasını mesnetsiz bırakacak bir neden maddesine varıyor.Aydın hareketinin köklerini Tanzimat döneminin tercüme odalarına bağlıyor.Yani Yalçın Küçük�e göre �Türk aydını Türk eyleminin bir ürünüdür� ama�Tanzimat�la birlikte tercüme odalarında doğmuştur�.Böylece aydın eylemciliği bir yandan Tanzimat�tan öncesi olmayan, yeni bir olgu durumuna giriyor, bir yandan da ürünü olduğu toplum ve tarih gerçekliğinden kopuyor.�Türk aydınını ciddiye almanın tek yöntemi�elbette bu olamaz.Çünkü düşüncesini Türk aydının en zayıf noktası ilan ettikten sonra, davranışçı özelliğini bir düşünce alanı olan tercüme odalarına bağlayıvermek �zenginleştirmek� değil, aksine sahip olduğu en önemli zenginlikten, çok geniş tarih ve toplum olanaklarından yoksun bırakmak anlamına gelir. Eğer Yalçın Küçük �ilk ben buldum� inkarcılığı ile inmeli olmasaydı Doktor H.Kıvılcımlı da derin tarih araştırmalarına dayanan bir perspektifle bu konuya getirilmiş açılım ve açıklığı çok önceden görebilirdi.�Türkiye�de Genç Osman�dan beri oportünistlerin �tepeden inme� diye kötülemeye yeltendikleri bir yukarıdan etkili ilericilik ve devrimcilik eylemcileri vardır.Onun benzerlerini batıda hatta Deli Petro tipiyle Rusya�da görürüz. Daha çok doğuş halindeki burjuvazinin özlemleri yönünde bir gelişim sayılabilir.Özellikle tarihçil devrim gelenek-görenekleriyle kurulmuş toplumlarda , bu eğilim daha başlı başına bir anlam taşır. � Ve Doktor H. Kıvılcımlı bu gerçekliğin �tarihçil devrim� gelenek �göreneklerine dayanmasının sorunu nasıl salt bir �aydın eylemciliği� olmaktan çıkarıp, toplumsal bir zenginlik haline getirdiğini de şöyle saptar.� O vurucu güç belirdiği gibi , en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına dayanır.Onun için , hem bugünkü Türkiye toplumunun , hem de Osmanlı İmparatorluğu�nun türlü ilişki ve çelişkileri içinde o vurucu gücün en inanılmaz canlı elemanları ve etki-tepkileri yaşamaktan kalmamıştır.Toplum içinde �Alevi� ya da �Türkmen� adlı varlılar , eski Osmanlı İmparatorluğu�ndan birer parça olan özellikle Arap ülkeleri (Mısır-Cezayir-Libya-Sudan vb.) devrimci örnekleri gözlerimiz önündedir. � Ülkemizde silahlı ve silahsız aydın gençlerin, tarihsel devrimcilik misyonu ve yol açıcılık fonksiyonları dendiği anda : toplumsal patlama konaklarında vurucu güç fonksiyonunu gerçekleştiren bir sosyal gerçeklik anlaşılır. Bu gerçekliği de iki yönlü ele almak gerekir. 1-Uzak tarihimizin gelenek mirasından ötürü , sosyal sınıfların kendi öz örgütlenmeleri ve politikaları ile aşamadığı sosyo-ekonomik sıkışıklıklar karşısında bu yapı vurucu güç misyonunu ve pratik aksiyon öncülüğü ile yol açıcı oluyor. 2-Açtığı dönemin siyasal çalkantıları içinde şekilleniyor ve sınıf yörüngesine oturuyor. Kurtuluş savaşımız ve 27 Mayıs ihtilalinde bu ikili gidişi çok duruca izleyebiliyoruz. Kurtuluş Savaşımız , uzak tarihimizin ilkel-komina gelenek ve göreneklerinden kalmış genç Türkler düşünce ve davranışı ile zafere taşınmıştır.Türk silahlı ve aydın gençleri Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde bu savaşa fiilen öncülük yapmışlardır.Kıvılcımlı�nın belirttiği gibi � şimdi Cumhuriyeti kurdu ise, günaha mı girdi ordu, Anadolu burjuvazisine kalsa ;Erzurum�da bir devlet, Sivas�ta bir devlet, Adana�da bir devlet, Trakya�da bir devlet vb. ve vb. biçimleriyle son kalan bir avuç vatanı kuşa çevirecekti.Yerli-milli burjuvazi öylesine cılız, pısırık, kişiliksiz, şerefsizdi.Ordu, onun kulaklarını çeke çeke adam olmasına, vatana millete gelmesine yardım etti.�(Hükümet-ordu-sınıf 23 Mart 1971) Demek ki �gerek genç Türkler, gerekse muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız �devletçilik� kadar iki yüzlü ve kabuklanmış bir kavrama sığdırılamaz.Çok derin ve sosyal anlamlı milletçilik eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından doğar.Devlet ise milletçe her an yok edilebilen gel-geç bir biçimdir.Her milletin tarihinde bir çok devlet gelip geçmiştir.Ama bir devletin tarihinde bir çok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir. Yakın tarihimizden gelen gerçeklik , uzak tarihimizden gelmiş sosyal gelenek ve göreneklerimizin kaçınılmaz ürünüdür.Bu gerçeklik, Cumhuriyeti kuran ordu-gençlik ülkücülüğümüzün olumlu yanıdır.�(Dr. H. Kıvılcımlı 27 Mayıs ve Yön Hareketinin sınıfsal eleştirisi s.62) Kesin ve açık şekilde bir daha belirtmek isterim ki �Kurtuluş savaşçılığı� gerçekliği ile sonraki yıllarda uygulanan �devletçilik� politikalarını ve finans kapital +tefeci bezirgan cephesi egemenliğini birbirine karıştıranlardan değiliz. Aynı zamanda şunu da açıkça belirtiyorum ki;özel ve devlet sermayesinin işbirliğini bir �karma ekonomi�modeli olarak kabul edenlerden de değiliz.Bu birliktelik aynı parmağın eti ve tırnağıdır.Ona karma ekonomi denmez tekelci sermaye denir. Elbette ki tam bu noktada Cumhuriyetin kuruluş yıllarında , ekonomi alanında altı çizilmesi gereken bir gerçeklik daha vardır.�Türkiye�de devlet sektörü denilen, milletin dişinden tırnağından artırılmış değerlerle kurulan bir ekonomi tabanının, finans kapital mihrabında kurban edilmesine karşı , tefeci bezirgan örümcek yuvalarında çar çur edilmesine karşı savaşmak gerekir mi? Bunu tartışmak bile gülünç olur.Ama bu savaşta savunma çağı çoktan geçmiştir.Uzak ve yakın tarihimizin son ekonomik , sosyal kalıntısının ölüm dirim savaşında müdafaadan taarruza geçilmelidir.Bu da milletin malını millete vermekle �devletçilik� ile soysuzlaştırılıp aşındırılmış olan millet ve kamu sektörünü milletçi yapmakla gerçekleşir� Dr. H.Kıvılcımlı �millet sektörü� diye nitelendirdiği bu ekonomi tabanı üzerindeki görüşlerini açıklamaya şöyle devam ediyor.�Ancak , bu milletçi devlet işletmelerinin, gerçekten sosyal güç kazanmaları başka , gizli servislerde kalıplanıp şartlanmış kadroculuğun terbiyeli maymun içgüdüsü, bir işaretle konuşup , bir işaretle susturduğu devletçilik bambaşka bir şeydir. 2.Emperyalist evren savaşından sonra, milletçi bir savunma olanağı henüz bir türlü giderilememiş bulunan devlet sanayii egemen sınıflarca düşman sayıldı.Demokrat Parti� nin Amerikan uzmanlarınca kotarılmış �hürriyet ve demokrasi� bayrağında yazılmış en önemli parola :Milli kurtuluş geleneğinin son kalıntısı olan devlet sanayiini �özel sektöre� aktarmaktı. Oysa devlet sektörü doğmuştu "boğmaya gelmez"di.Yarım milyona varan devlet işçisi ve devlet hizmetlisi o sektörden geçiniyor,tümüyle vahşi kapital o sektörün dehlizlerinde yaşıyordu:Ve finans kapitalin kedisi de devletçiliğimizin kaymağını, devlet sınıflarımızla kırışarak gününü gün ediyordu. Sıkıştırma ve eritme birikince 27 Mayıs patladı�(a.g.e s.65) Demek ki Cumhuriyetin kuruluş döneminde çoğu faizsiz ve de komisyonsuz mal karşılığı Sovyetler Birliği yardımlarıyla kurulan ve zamanla egemen sınıf vurguncularının ve devlet bürokrasisinin yem borusuna dönüşen bu milletçi sektör partizanca kadro şişirmesi ve her çeşitten ihale , vurgun ve rüşvetlerle önce bünyece zayıflatılmış ve içi boşaltılmıştır.Sonra her zaman sahneye konulan oyun tezgahlanmış ve �cambaza bak� denilerek alttan �üretken değiller, zararına çalışıyorlar� ve bunlar gibi demagojilerle yerli ve uluslararası sermaye gruplarına ucuzuna peşkeş çekilmişlerdir.Bu oyun halen devam etmektedir.Bu yağma ve soyguna, peşkeş politikalarına karşı durmak ve onun kuruluş dinamiklerini yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş dinamikleri açık şekilde ortaya konulmadığı taktirde dün ve bugün �1923�lerin güncelleştirilmesi�diye ifadelendirilen açılımların anlaşılmasına olanak yoktur. Kurtuluş Savaşı (Kuvayı milliyecilik);Türkiye halkının komprador burjuvazi ile derebeyi istibdadı ve tahakkümüne ve emperyalist silahlı işgale karşı bir bağımsızlık savaşıydı.Türklerin yanında Kürtlerde bu savaşa asli unsur olarak elde silah katıldılar.İşçi sınıfımız da bazı eylemlerle bu savaşa katıldılar.Ama çoğunluğu durumca yabancı işgal altındaki(İstanbul,İzmir gibi hemen bütün Marmara ,Boğazlar , Trakya, Ege ,Antalya, Adana ve hatta Zonguldak) büyük şehirlerde pratikçe tutsak bulunuyorlardı. �Tefeci bezirganlık ve finans kapitalin bunakça kışkırtmaları altında Alaşehir�de, Erzurum�da, Sivas�ta ünlü ünsüz kongreler toplandı. Halkın gerilla savaşına ordu gençliği katıldı. Ankara�da Büyük Millet Meclisi kuruldu. Onun yasama ve yürütme örgütlerinin başına getirilen Mustafa Kemal Paşa �milli demokratik devrim� strateji ve taktiğinin sloganları benimsendi; anti-feodalizm , anti-emperyalizm ilk prensipler oldu. Yalnız o günün strateji ve taktik güdümünün inceliğini , asker içgüdüsü ile yöneten Mustafa Kemal Paşa , anti-feodalizm ve anti-emperyalizm sloganlarını daha özel bir biçimde ele aldı.�Anti-emperyalizm� deyimine emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele� olarak yorumladı.Anti-feodalizm �derebeyliğe karşı� olmayı da daha çok sosyal anlamda �sultana karşı� oluş gibi koydu ve bu koyuşunu bile bir milli sır gibi vicdanında sakladı. Böylece anti-feodalizm ve anti-emperyalizm sloganları Birinci Türkiye Millet Meclisi�nin bildirisi oldu. Durum Türkiye�nin artık 19. yy tipi milli demokratik devrim yerine 20.yy. tipi milli demokratik devrime geçtiğini anlattı. İlk Anayasa kanununa� dibace� edilen �Halkçılık programı� da bunu belirtir.� Sonraki yıllarda ülkemizdeki vurguncu burjuvazinin büyük bir kurnazlıkla yarattığı ve savunduğu �Kemalizm�ile Mustafa Kemal Paşanın hayata geçirdiği uygulamalar arasında hiçbir bağlantı kurmadığımı açık bir şekilde belirtmek isterim.Ayrıca konunun altının çizilmesi gereken bir boyutu daha bulunmaktadır;Uzak ve yakın tarihimizin sosyal gelenek ve göreneklerinin ürünü olarak varlığını gösteren bu gerçekliği bir sınıf hareketi olarak ele alan , örgütlenmesini bu hareketin üzerine oturtmaya çalıştığı programa dayandıran bir yaklaşım vardır.Bu siyasi çizgiye Kadroculuk ve Yön Hareketi adı verilmektedir. Genç kuşaklarımızın gündeminde daha popüler olması açısından , Yön Hareketi üzerinde çok kısa bir değerlendirme yapmak isterim. 20 Aralık 1961�de yayınlanmaya başlayan Yön Dergisi çevresinde ve özellikle Doğan Avcıoğlu� nun görüşleri etrafında toplanan bu hareket , 27 Mayıs�ın ordu ve üniversite gençliği içinde henüz canlılığını sürdüren ihtilalci potansiyelini kendine zemin edinmişti.Hatta Yön Dergisi yöneticileri , dergiyi çıkartmadan önce Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy ile birlikte �Türkiye Çalışanlar Partisi� de kurdular ,fakat partinin kurulması ile kapanması bir oldu. Dr. H.Kıvılcımlı o dönemde Yön Dergisi�nin çıkışı ile ilgili izlenimlerini şöyle aktarıyordu ;�Yön�ün ilk çıkışını sevinerek izledik , daha ilk sayısının bildirisini okur okumaz , ne yalan söyleyelim , öyle alışkanlığımız olsa �beynimizden vurulmuşa döndük� diyebilirdik. Hazırlık propagandası Yön� ü genç kuşak sosyalistlerin çıkardığını yaymıştı. Bildiri otuz yıl önceki Kadro kapıkullarının hemen bütün kuruntularını kendine taban edinmişti�(a.g.e..s.37) Yön bildirisinin bugüne ışık tutması açısından Kıvılcımlı tarafından eleştirilen bölümünü de aşağıda aktarmak isterim; �Yönizm bildirisinin birinci sayılı paragrafında şöyle diyor:�İktisadi alanda hızla kalkınmak yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek� bu hızlı gidiş hangi yoldan yürüyecek.Birinci paragrafın (A) fıkrası yolu şöyle çiziyor;�Atatürk devrimlerinin amacı olan batılılaşmak�. Atatürk devrimleri milli kurtuluş ateşi içinde başladı. Bu devrimler �batılılaşmak� mıdır �batılılaşmamak mıdır� .Onu kırk iki yıl sonra yazı alanına girecek Yöncülerden öğrenmek yerine , Mustafa Kemal Paşanın Türkiye Büyük Millet Meclisi�ndeki ilk açılış söylevinden okumak daha yerinde olur. Mustafa Kemal Paşa , dünya önünde giriştiği devrimin bir kurtuluş savaşı olduğunu söyledi.Bu milli kurtuluşun iki amacı olduğunu belirtti.1-Emperyalizme ve kapitalizme karşı gelmek 2-Mütegalibeye (Osmanlı derebeyliğine) karşı gelmek. Mustafa Kemal Paşanın kendi ağzından çıkmış bulunan o iki amacı Yönizm atlayarak görmemezlikten gelmesi, nasıl bir �sosyalizm� yahut �solculuk� yahut �hızlı kalkınma� yahut �hızla yükselme� olur anlaşılmıyor. Yönizm, asıl milli kurtuluşçuluk ortada dururken ve bugünün, en yakıcı konusu olmuşken, onu bırakıp önem verdiği �batılılaşmak� nedir? "Batılılaşmak" en bayağı "el kitabında"en toy ilk okul çocuğunun bile kolayca anlayabileceği bir şeydir artık . Türkiye�deki batılılaşmak bir ülkede kapitalizmi kurmaktır.�(a.g.e. s.43) 27 Mayıs politik devriminin , kuşatılarak egemen sınıfın yörüngesine oturtulması politikalarına karşı , en büyük direniş Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan�ın önderliğini yaptığı 21 Mayıs karşı duruşu ile olmuştur.21Mayısçılar Yön Dergisini önce sevinçle karşılamışlar ve kendi kadroları arasında dağıtımını bile yapmışlardır.Sonradan bu dergi ile bütün ilişkilerini kesmiş ve Doğan Avcıoğlu�nun düşünceleri bu hareketin saflarında dikkate alınmamıştır.Doğan Avcıoğlu ve arkadaşlarının Binbaşı Fethi Gürcan ve arkadaşları ile hiçbir organik ilişkileri olmamıştır.Doğan Avcıoğlu�nun emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ile 1973�de aynı davada yargılanacak kadar birliktelikleri vardır. Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu ve diğerlerini Kadroculuk adı verilen insanlarımızla birlikte 9 Mart olayındaki konumlanmaların da yerli yerine oturtarak önümüzdeki günlerde yeniden ele alacağım.Herkes tarafından bilinmesini isterim ki 1963, 1970 ve 1978 �de benim içinde yer aldığım hareketlerin ne düşünce ne de davranış planında bu çizgi ile uzaktan yakından hiçbir ilişkimiz olmamıştır.Onların bizimle ilişki kurmak istek ve merakları hep olmuştur. Bugün Kürt Demokratik Hareketi önderi Abdullah Öcalan, ülkemizin uzak ve yakın tarihinde var olan halk hareketlerini, devrimci birikimleri sahiplenerek Türk ve Kürtlerin eşit ve özgür yurttaşlık anlayış temelinde aynı toprakta birlikte yaşamalarının, ülkeyi birlikte savunmalarının, geliştirmelerinin ve demokratikleştirmelerinin gerçekleşebilmesi için �Demokratik Cumhuriyet� çözümünü ortaya koymaktadır. �Demokratik Cumhuriyet� projesi Abdullah Öcalan tarafından �taktik düzeyde konjonktürel koşulların dayattığı bir zorunluluk olarak� katiyetle savunulmamaktadır. Bu yaklaşım tarzı, kendisi için, her koşulda belirttiği gibi bir ilke meselesidir. Demokratik Cumhuriyet projesine ve onu tarih ve siyaset boyutunda destekleyen açılımlara , ilk önce Öcalan�ı Kürt halk önderi olarak kabul edenlerin samimiyetle inanmaları gerekmektedir. Öteki ne der çekingenliğinden ve yalpalamaktan sıyrılmak şarttır. Ötekilerin ne olduğu ve bu güne kadar Kürt halkı için neler yaptıkları ortadadır. Abdullah Öcalan�ın topluma sunduğu tezlere yönelik hassasiyet , bağlılık ve onları hayatın her alanında savunmak ve güncelleştirmek bir ilke meselesi olarak ele alınmalıdır. Kürt Demokratik Hareketinin en güçlü yanlarından biri, bir takım aydın tereddütlerine ve yalpalamalarına karşı yanıtın hemen halktan geliyor olmasıdır. Kürt halkının en temiz, en fedakar, en enerjik kesimi olan gençlerin dinamizmi, Kürt kadınının, anaların ve yoksul yığınların teşebbüs kabiliyetleri ve kararlılıkları, hepsinin hiç koşulsuz Abdullah Öcalan�a olan bağlılıkları Kürt Demokratik Hareketinin en güçlü teminatlarından birisidir. Ustanın belirttiği gibi �Parti, Devlet, Aydın sapıtırsa, çıktığı yumurtayı beğenmezse, burjuva nankörlüğüne kapılıp, kerameti kendinde bulur, kendini bulunmaz Hint kumaşı sayarsa, ona karşı gelecek en tabii güçlerin en gür kaynağı, halk yığınları ve nasırlaşmamış gençler olabilir.� ( Dr. H. Kıvılcımlı ) Türkiye Devrimci Hareketinin yakın tarihine kısaca bir göz atacak olursak, bu noktanın önemi daha da çok ortaya çıkar. Onlarca parçaya ayrılan ve halkın desteğini bir program çerçevesinde örgütleyemeyen Devrimci Hareket, tarihinde binlerce şehit ve çok fedakarca bir mücadele yapmasına ve büyük bir halk desteğine sahip olmasına rağmen zaman içinde bu desteği kaybetmiştir. Meseleyi yalnızca 12 Eylül terörüne bağlamak bizi kendi hatalarımızı görmemek durumuna savurur. Bu gidişatta herkesin sorumluluğu vardır. Kürt Demokratik Hareketinin, çok yakın tarihimizde yaşanmış bu güçlü deneyden her boyutuyla ders çıkartması gerekmektedir. Abdullah Öcalan �Demokratik Cumhuriyet� , �1920 lerin güncelleşmesi� , �Mustafa Kemal Paşaya ve Kurtuluş Savaşına yaklaşım� , �Cumhuriyetin kuruluş dönemi ile ilgili tespitleri� , �Türk ve Kürt halklarının temeli 1071 de atılan beraberliği� vb. gibi tezleri ve açılımları, üzerinde yıllarca emek verdiği ve mücadele ateşi içinden çıkardığı emek ürünleridir. �Taktik� nedenlerle asla izah edilemez. Örneğin : �Türkler, Anadolu ya geldiklerinde, Türklerin ve Kürtlerin kaderi birleşir. Türk ve Kürt oymakları birlikte savaşmışlardır. Bin yıllık ilişki tarzında yaygın bir içiçelik vardır. Çatışıp barışmışlardır. Sonradan Osmanlı gelir, bu onlarla devam eder. Kürtler kendileri için ayrı bir devlet düşünmemişlerdir. Türklerle birlikte siyasal oluşumlar içinde yerlerini almışlar. En sonunda bu cumhuriyetle devam eder. Benim tarih anlayışım budur.� ( Abdullah Öcalan avukat görüşmeleri ) Savunmalarında, kitaplarında ve avukat görüşmelerinde bütün toplumsal ve tarihsel alt yapısı ile açtığı bu dönemde, belirttiği �içiçeliğin� temeline yerleştirdiği �Türk ve Kürt oymakları� : Tarihin belli döneminde, henüz sınıflı topluma tam olarak girmemiş, ilkel komüne yapılı halkların beraberliğidir. Türk ve Kürt oymakları gerçekliği, Bizans derebeyliğine karşı birlikte savaşmış aynı kaderi paylaşarak onları birlikte yenerek, Anadolu�nun kapılarını Türklere açmışlardır. Bu tespit, insanlığın uzun yürüyüşünde, tarihsel bir aşamada, iki halkın ilişkilerine getirilen bilimsel bir açılımdır. Malazgirt te veya Kürtlerin deyimiyle �Me zu girt� te Kürt Memet ağa ile Türk Memet ağanın Bizans önlerinde birbirlerine rastlayıp karşılıklı kız alıp vermelerine dayandırılan kardeşlik masalı değildir. O dönemde tarihin tekerleğini ileri doğru çeviren, çökkün medeniyetleri yıkan veya gençleştiren ilkel Komüne dinamizminin yarattığı birlikteliktir. Bu açıdan Dr. H. Kıvılcımlı�nın belirttiği gibi, Kürt gerçekliği içinde �derebeyi kadar, belki ondan da çok aşiret başkanları ve yapıları bulunur. Onların kökleri ilkel komüne biçimine dek uzanır. Bu ilkel komüne şeflerini ve yapılarını, ezberlenmiş �derebeyi� kalıbı içine hemen sokmak büyük yanlış ve saçmalık olur. Onları toprak beyi durumuna sokan baskı : Tanzimat maymunluğunun batıdan tercüme kapitalist kanunları yüzündendir.� Abdullah Öcalan da bu konuda şu tespitleri yapmaktadır. �Kürt toplumunu tanımlamak daha kolay olmaktadır. Dağ, tarım ve hayvancılık Kürt halkı ile özdeştir. Kentlilik Kürde uzak bir kavram iken, köylülük belki de tarihte ilk defa Kürtlerin atalarının gerçekleştirdiği en temel toplumsal olgudur. Kürtler ne kadar gundi ve göçebe ise o denli kentli olmaktan uzaktır. Komagene�nin çok iyi açıkladığı gibi yarı köy ve yarı göçerlik Kürtlerin binlerce yıllık yerleşim ve hareket düzenidir. Kentleri ise daha çok işgalciler kurmuş ve doldurmuşlardır. Tabi bu demek değildir ki Kürtler kent kurmamış ve uygarlık sahibi olmamıştır. Urartu , Med, Mitanni devletleri başta olmak üzere, çok sayıda kent uygarlığının sahibi oldukları bilinmektedir. Orta çağda da yaygın kent ve eyalet hükümetleri kurmuşlardır. Fakat kurulan devlet ve hükümetler uzun süreli olmadıkları için, kentler daha çok işgalci güçlerin karargahını ve çevre toplumunu teşkil etmişlerdir.� ( Abdullah Öcalan - bir halkı savunmak sayfa 210 ) Tabi ki ilkel komüne yapısı ile feodalizmi, göçebelik ile medeniyeti birbirinden ayırt etmesini bilmeyen bazı yarı cahil baylarımız açısından bu yaklaşımlar anlaşılamamaktadır. Doğru oturup doğru konuşalım. Bu güne kadar, soylu ve tutkun arkadaşlıklardan söz ederken hep �feodal arkadaşlık� deyimi kullanıla gelmiştir. Soylu ve tutkun dostluklar �kandaş arkadaşlık� diye ifadelendirilememişlerdir. Öcalan bu �arkadaşlıkları � dostlukları� bile karıştıranlara karşı hatırı sayılır bir ders te bu konuda vermektedir. �tabi ben hala toplumsal yaşamın soylu dostluk ve arkadaşlıklar olmadan anlamlı ve yaşanmaya değer olmayacağına dair inancımı koruyorum... Bu yaklaşımın 20 nci yüzyıl politikacılığı içinde, felaketlere açık olduğu başından bellidir. Fakat bu konu basit bir bilme, inanma meselesinin ötesinde iki farklı ve köklü zihniyetin varlığı ile bağlantılıdır. Temelinde sınıflı hiyerarşik toplum uygarlığının rol verdiği �politika için her araç mubahtır� anlayışıyla �kamusal politik alan en yücelikli değerler meydanıdır, dolayısıyla en erdemli yaklaşımları gerektirir� zihniyetini esas alan komünal toplum anlayışı yatar.� (Abdullah Öcalan � Özgür insan savunması sayfa 65) Öcalan�ın altını çizdiği �komünal toplum anlayışı� insanlığın sınıfsız toplumu yaşadığı, ilkel komüne yapısından günümüze sosyal gelenek � görenekler olarak kalmış bir gerçekliktir ve kendine ait bir zihniyet yapısı vardır. �Komünal dinamizm� geleneği bu gün Orta Doğunun en güçlü toplumsal � tarihsel dinamiklerinden birisidir. Yalnız Orta Doğuda değil yakın tarihte Japonya�nın kapitalizme sıçrayışının altındaki neden incelendiği zaman yine komünal dinamizm gerçekliği karşımıza çıkmaktadır. Türkler ve Kürtler açısından �komünal dinamizm� üzerine kurulan �içiçelik� ondan sonraki tüm tarihi konaklarda devam etmiştir. Öcalan�ın bu süreci nasıl değerlendirdiğine kısaca bakalım �tarih şuna iyice tanıktır ki tıpkı Alpaslan�nın 1071 zaferi gibi, Yavuz Selim�in 1514 Safevilere, 1516 ve 1517 Mısır Memlüklerine karşı zaferinde Kürtlerin rolü olumlu olmasaydı Türk boylarının Anadolu�yu fethi ve Osmanlı imparatorluğunun doğu ve güney yayılması gerçekleşmeyecekti. 1920 lerde bu tarihsel trend devam etmiştir. Üçüncü stratejik ortaklık emperyalist yayılmayı önlemiş, cumhuriyet devrimine başarı imkanı vermiştir. Fakat Kürtlerin geleneksel iş birlikçi feodal üst tabakasının Cumhuriyeti yanlış değerlendirmesi ve emperyalizm niyetlerine kolayca aldanıp, isyana yönelmesi, Cumhuriyetin kurucularının politika değiştirmelerine yol açmıştır. Kürt ve Türk birlikte özgürlük projesinden vazgeçmeleri, tarihinde en olumsuz süreci yaşamalarına neden olmuştur. Kürt � Türk ilişkilerindeki bu stratejik bozulma Kürtlerin inkarını, geri bıraktırılmasını, zoraki asimilasyonu ve giderek sistemden tümüyle dışlanmalarını beraberinde getirmiştir.� ( Abdullah Öcalan Bir halkı savunmak sayfa 215 ) Şimdi bu tezleri bir taktik manevra veya teslimiyet olarak görmek eğer cehaletten kaynaklanmıyorsa, hangi değirmenlere su taşıdığı baştan belli provakatif yaklaşımlardır. Esasen Kürt halkı bu tip çevrelere kararlı tutumu ile en güçlü yanıtı vermektedir. Abdullah Öcalan�ın tezleri ışığında Türk ve Kürt devrimciler, ilericiler, demokratlar, yurtseverler vb. bu �içiçeliği� yeniden güçlendirmek bir modernleşme ve özgürlük projesi haline dönüştürmek ve hayatın her alanına taşımak üzere harekete geçmelidirler. İçe kapanma, tezleri anlayamama, tereddütler vb. pusuda bekleyen eskimiş siyaset çakallarını ve egemen güçleri sevindirir. Önümüzdeki zorlu dönem, bu �içiçeliğin�, �Demokratik Cumhuriyet� projesi ışığında yepyeni bir toplumsal � siyasal senteze sıçratılması görevini önümüze koymaktadır. Samimi ve kararlı olmak gerekmektedir. Abdullah Öcalan bu konuda da düşüncelerini açık ve duru bir biçimde ortaya koymaktadır. �Demokratik toplum hareketine büyük önem veriyorum. Kürtler önlerindeki bu harekete çok yoğun katılmalıdırlar. Tanzimat ayarında, Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum. Sıradan değildir. Cumhuriyetin aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir. İttihat ve Terakki var, CHP var, buda üçüncü partileşme hamlesidir. Bu konularda ben Demokratik Toplum Partisinin genel ilkeleri dışında bir şey söylemem, ama bu ilkelerin takipçisi olacağız. Sizde bütün bunları takip edip getirmelisiniz. Bütün halkı ve dostları bu tarihi hamleye destek vermeye çağırıyorum� ( Avukat görüşmeleri A. Öcalan) Öcalan : İttihat ve Terrakki� nin altını çizerken, çöken ve ömrü tükenmiş bir imparatorluğu, Alman emperyalizminin çıkarları doğrultusunda büyük bedeller ödeterek, Asya� ya kaydırmaya uğraşan ve ülkeyi Birinci Emperyalist Paylaşım savaşına sokarak işgaline neden olan Enver Paşadan ve ekibinden söz etmediğine göre diğer taraftan, CHP�nin altını çizerken M. Kemal Paşa� nın Kürt Reformunu da içine alan , �uygarlık projesi� ve politikalarını �nötralize� eden süreçten ve hele partiyi dayandığı tabandan kopararak, tam anlamıyla egemen sınıfların dümen suyuna sokan , dar bir çevrenin kongre oyunlarıyla koltuğuna yapışmış bir Deniz Baykal Ve ekibinden söz etmediğine göre hangi fonksiyonları ile İttihat ve Terrakki Partisi�nden ve CHP� den söz etmektedir. Türkiye�nin modernleşme ve özgürlük hareketleri iki yüz sene evvel başlamıştır.1908 Meşrutiyet devrimi ve Cumhuriyet devrimi bu hareketin tarihi sürecindeki önemli iki köşe taşıdır.Modernleşme ve özgürlük hareketleri, silahlı ve aydın gençlerimizin hareketi şeklinde başarı kazanmışlardır.Sonuçta derebeyi devleti yıkarak ülkenin ortaçağ karanlığından çıkışında büyük adımlar atılmıştır.Bu adımlar tarihin aydınlık yönleridir. Modernleşme ve özgürlük hareketlerinin kesin sonucuyla toplumsal devrim yörüngesine sokması gereken yerli burjuva sınıfının ve ortaklarının asalak , vurguncu, acentacı oluşu yani komprador niteliğinde olması ve her zaman inanılmaz bir ihanetle memleketi yabancı sermaye egemenliğine teslim edişi, ordu gençliğinin başlattığı uygarlık projelerinin tam anlamıyla bir sonuca gitmesini engellemiştir. İttihat Terakki Partisi�nin vurucu gücü Teşkilat-ı Mahsusa�nın �sokak infazları� Yakup Cemiller ,Patriot Ömerler, Sapancalı Hakkılar konuşulmalıdır bunlar uygarlık projelerinin dışında günlük politik hayat içinde yaptıklarıyla tartışılmalıdır.Bu konuyu daha derinliğine tartışmak gerekiyor.Önümüzdeki süreçte esas üzerinde durulması gereken yanıyla inceleyeceğiz ve tartışacağız. Kurtuluş Savaşı yıllarında görev yapan birinci Mecliste bir �iki yüzlülük� aranacaksa Mustafa Kemal Paşanın kulaklarından çeke çeke adam etmeye çalıştığı ve vatana �millete gelmesini sağladığı cılız , kişiliksiz yerli burjuvazinin davranışlarında aramak gereklidir. 23 Aralık 2004 Tarihli Yeni Gündem gazetesinde M. Ayçiçek� in makalesinde yazdığı gibi �Mustafa Kemal imzasıyla sultana gönderilen 28 Nisan 1920 tarihli telgraf, sultana bağlılığı bir kez daha deklare ediyordu:�Kalbimiz size bağlılık ve kulluk duygularıyla dolu olduğu halde tahtınızın etrafında her zamandan daha sıkı bir bağla toplanmış bulunuyoruz. Kemal Zeki Gençosman, İhtilal Meclisi adlı yapıtında Birinci Meclisi tanımlarken �eğer dilimizde onur kırıcı bir anlama gelmezse bizim Birinci Meclisimiz için �iki yüzlü Meclis� demek yerinde olabilirdi� der ve şöyle devam eder� kapalı oturumunda �hain, işbirlikçi, fesatçı� dediği , sarayını başına geçireceğini haykırdığı padişah için Meclisimiz açık oturumunda madalyonun öbür yüzünü sahneye koyuyor, sadakatten, ubudiyetten (kulluktan) aşağı konuşmuyordu.� Mustafa Kemal Paşa padişaha bağlılık telgrafı çekmişse, Mecliste iki yüzlü davranan ve her fırsatta önünü kesmeye çalışan gerici ,vurguncu, komprador, bezirgan zümrelere karşı zaman kazanmak anlamında bir önlem olarak yapmıştır.Telgraf çekerek bağlılığından söz edilen Mustafa Kemal Paşa bunları yazanların da bildiği gibi, zaferi kazanır kazanmaz bu kurumu tarihin çöp sepetine fırlatıvermiştir. Abdullah Öcalan�ın tutarlı ve bilimsel bir çizgisi vardır.Net ve duru bir tarih anlayışına sahiptir.Ülkemiz tarihinin aydınlık yönlerine uygarlık sürecine yaptıkları katkılarla sahip çıkmaktadır.Benim de genel olarak katıldığım eşit yurttaşlık temelinde Kürtlerin de asli bir unsur olarak yerini almasıyla gerçekleşecek bu modernleşme ve özgürlük projesiyle , Cumhuriyetin oligarşik döneminin kapanarak , demokratik bir döneme geçişin yolu açılacaktır. |