|
Sayfa 1 / 4 Bu metin 30 / 11 / 2004 tarihinden itibaren Kamu oyuna , basına ve tüm demokratik kuruluşlara iletilmeye başlanmıştır. İçerik olarak , hem 1962 de başlamış olan Devrimci mücadelemin bir değerlendirmesi hem de uzun zamandır hakkımda yapılan iftira ve spekülasyonlara bir cevap niteliği taşımaktadır. Saygılarımla Sarp KURAY 20 Ekim 2004 tarihinde İmralı da avukatlarıyla yaptığı olağan görüşmede , Abdullah Öcalan'a selamımın iletilmesi üzerine , ' Tam Sarp'ın zamanıdır' yanıtını vermesiyle birlikte başlatılan sinsi dedikodular, bazı İnternet soytarılarının yayınları, yüzlerce arkadaşımın, yakın dostlarımın bu konu üzerinde benimle yaptıkları konuşmalar ve devrimci sorumluluğum, bana bu yazıyı yazmayı zorunlu kılmıştır. Aslında ülkeye döndükten kısa bir süre sonra başlatılan, adeta bir merkezden idare edilen ve aynı argümanları kullanan kasıtlı yayınları izliyordum. Bu yayınları yapanların çoğunu da çeşitli nedenlerle tanıyorum, niyetlerini biliyorum. Bu kendini bilmezlere , önümüzdeki yıl bahar ayında yayınlayacağım kitapta topluca bir yanıt vermeyi ve içlerinden bazılarına davalar açmayı planlıyordum. Bu çalışmalarım devam edip sonuçlanacaktır. Çünkü halkıma ve devrimcilere karşı yapmak zorunda olduğum bir görevdir. Ancak değer verdiğim Kürt Demokratik Hareketi ve bu hareketin önderi Abdullah Öcalan' la , İmralı açıklamasından sonra ismimin birlikte anılmaya başlaması kamu oyunu , basını ve demokratik kuruluşları bir bültenle bilgilendirmemi gerekli kıldı. Kendimi sorumlu hissettim. Şahsi atışmaları ve kavgaları sevmem seviyesiz bulurum. Çünkü bizim hayatlarımız tek başına yaşanmış hayatlar değildir. Bir anlamda tarihe mal olmuştur. Bu ülkede benim adımı , benden dolayı taşıyan binlerce adaşım var. 40 yıldır inandığım bir yolda yürüyorum , hayatım bu yolun coşkuları , dramatik kurguları ve bedelleriyle örülüdür. Hiç pişmanlık duymadım. Bu bir tercihtir. Bugün bana bitirmecesine saldıranların çoğu dün beni göklere çıkaranlardır. Ne demiş usta : 'Şark aydını derler ona , laleyi isterse bir soylu çiçek, dilerse boyuna takılmış kızgın demir anlamına çekiverir. Sen edebiyata , şiire , müziğe , tiyatroya, romana, davula, zurnaya bak .... babasını satmaya ' evrensel deha' ihanete ' Taktik inceliği' denir . kağıt bu : üzerine yazılanı 'almam' diyebilir mi?' Bu metin hem 1962 yılında başlayan Devrimci mücadelemin , kısaca, eksik ve doğruları ile değerlendirilmesidir hem de at izinin it izine karıştığı beni ve mücadelemi karalama oyunlarına kısa bir yanıt niteliği taşımaktadır. Ayrıca Abdullah Öcalan'a gönderdiğim henüz eline geçip geçmediğini bilmediğim mektubumun son satırlarında belirttiğim üzere ' avukatlarınızla yaptığınız konuşmanın sonunda ' Tam Sarp'ın zamanıdır' demişsiniz. Evet hepimizin zamanıdır. Devrimcilerin , ilericilerin, yurtseverlerin, demokratların zamanıdır. Tarihi açılımlarınız ve çabalarınız, Türk Halkı içindede karşılıksız kalmamalıdır. Sizi geçmişte olduğu gibi destekliyorum ve elimden geldiği kadar ilkeli bir boyutta katkı sağlamaya çalışacağım' ( Sarp Kuray Abdullah Öcalan'a mektup) Bu destek sözü , beni yapılmasını gerekli gördüğüm bir değerlendirmeye yöneltmiştir. Bu yazım ilk adım olarak kabul edilmelidir. Ülkemizde Devrimci Mücadele de hakim bir eğilim olarak uygulanmayan , ama dünyadaki Devrimci Mücadele tarihinden deneyler sonucu ortaya çıkmış ve sosyalist kuşaklar arasındaki ilişkileri belirleyen bir sosyalist ahlak ve metot var. Bu şöyle formüle edilebilir : 'Hayatın dinamizmini teşkil eden yeni kuşaklar , durmuş , yanılmış eski kuşağı yıkmak için yıkmazlar. Yıkılan sakat ve bayağı eğilimler, derinliğine teorik araştırmalarla doldurulur. Ayrıca sosyalizm bilimi dedikleri şey de , her bilim gibi önce ister istemez birikim bilimi aşamasından geçmek zorundadır. Her gelen kuşak kendinden önceki kuşağın savaşları ve bilimsel araştırmalarının, sırf her şey bizimle başladı demek için yok sayarsa , sosyalizm bilimi nasıl birikir. Her ülkenin kendi orijinal ekonomik ve sosyal ilişkileri ve çelişkileri iyice işlenmezse , sırf dünya sosyalizminin genel formüllerini tekerlemek bir ülkenin düşünce ve davranışlarını nasıl sosyalizm bilimi payesine yükseltebilir. Her önceki kuşağın tezine karşı sonraki kuşağın antitez yapması , diyalektik canlılığın kaçınılmaz sonucudur. Olmuştur, olacaktır. Her ülkenin yetişmiş , yetişecek kuşakları arasında bu diyalektiğin benzerleri gelişir. Yalnız bu oluş , eski teze yeni antitez çıkarmak gibi eski bir çelişki basamağında kalmaz. Mutlaka daha yüksek bir sentez uğruna gelişir.' Bağlayıcı ilke , dünyadaki uzun devrimci mücadeleler sonucunda oluşan metot ve ahlak bu. Ülkemizde de devrimci mücadelenin 80 yılı aşan bir geçmişi var. Dolayısıyla hem teorik-ideolojik boyutta , hem de pratik mücadele anlamında bir birikim var. Bir gelenek var. Türkiyeli devrimcilerin ilk aşamada beğenseler de beğenmeseler de bu ortak geçmişin varlığı üzerinde fikir birliği etmeleri gerekiyor. Tarihsel maddeciliğin kurucu ustası Marks'ın 'insanlık tarihinin iç tutarlılığı' bağlamında 'yeni gelen her kuşağın, bir önceki kuşağın ulaştığı üretici güçlere sahip çıkıp onları yeni üretim için hammadde olarak hizmetlerine koşmaları yüzünden, insanlık tarihinde bir iç tutarlık sağlanır' tarzında formüle ettiği yaklaşımı , bizlerin ülkemizdeki devrimci mücadele sürecinin 'iç tutarlılığı' düzeyinde ele alıp incelememiz ve uygulamamız gerekiyor. Bu yasa iradi olarak hayata geçirilmediği sürece Devrimci mücadele de 'tekrarlar" kaçınılmaz zorunluluk oluyor. Devrimci harekete 'öncü kadrolar' üreten 'aydın' gerçekliğinin taşıdığı tarihsel ve toplumsal özellikleri nedeni ile tekrarlara çok açık yapısı bu tarz bir 'iradi' görevi devrimcilerin önüne iradi olarak koymaktadır. 'Dünya çapında sosyalist metot , sosyalist ahlak budur. Kuşaklar normal savaşçılar olarak dengelerini böyle kurarlar, görevlerinin böyle yerine getirirler. Bizim ülkemize gelince iş anormalleşir. Çünkü Türkiye yığını bakımından Babil artığı tefeci bezirgan antikalığın batağında soğul canlaşmış küçük burjuva ortamıdır. Bu dejenere düzende, geniş yeniden üretim yapan kapitalizmin serbest rekabet kuralı gibi otomatikçe olsun gelişime elverişli bir ilişki bile mumla aranır. Günü gününe kıt kömür geçindiren basit , dar , yeniden üretimli küçük burjuva ortamımız ister istemez sosyalist kuşaklar içine de uğursuzluğunu çöktürmüştür. Her kuşak yaratıcı çaba göstereceği yerde ya teoride ya da pratikte beliren eksikliğini ve yanlışını , kendinden önceki kuşağın değerine ve kazancına en azından susuş kumkuması kesilip örtmeye çabaladı. Küçük dükkancı rekabeti içinde öldürücü düşünce ve davranışlarla mirasını örtbas etmeye çalıştı. Bunu ne için yapıyor. Aklınca sivrilip 'eşsiz, örneksiz' geçinmek ve tarihte her şeyin kendisi ile başladığını ispatlamak için. Bütün bu amaçların sonucu ise : Çevresindeki 3-5 müridi esrarkeşleştirmeye , 3-5 provokatörün daha yılanca hareketi zehirlemesine yarıyor. Hareketi bir birinden kopuk ilkel çetecilik yolundan her gün 'bir adım ileri iki adım geri' gitmeye zorluyor. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı) Devrimci mücadelem 17 yaşında Ankara Ü.Hukuk F. 1inci sınıf öğrencisi iken 1962-63 yıllarında başlamıştır. 31 Mart 1963 tarihinde devrik devlet başkanı Celal Bayar'ın yattığı Kayseri ceza evinden , hasta olduğu gerekçesi ile raporla bırakılışını protesto eden ve 27 Mayıs politik devrimini sahiplenen gençlik olayları içinde yerimi aldım. Kızılay'daki Adalet partisi genel merkezinin işgali ile sonuçlana eylemlerde yaralanan ve olaylar sonunda göz altına alınan öğrencilerden bir tanesiyim. Babamın vali ve belediye başkanı olduğu başkentte polis ve mahkemelerle tanışmam böyle başladı. CHPli bir ailenin çocuğuydum. Evimizde Mustafa Kemal Paşaya ve İsmet Paşaya her zaman büyük bir sevgi beslenirdi. Dayım Yassı ada mahkemelerinde başsavcılık görevini yürütüyordu. Kafamdaki siyasal paradigmalar CHP-DP ayırımı üzerine kuruluydu. 27 Mayısı sonuna kadar destekliyordum. 21 Mayıs ayaklanmasının öncüleri Talat Aydemir'e ve Fethi Gürcan'a yönelik büyük bir sempatim vardı. Mustafa Kemal Paşaya olan sevgim, 27 Mayıs, 21 Mayısa yakınlığım ve ülke sorunlarına gösterdiğim ilgi beni askeri okula yönlendirdi. Çözümü orada görüyordum. Benim deniz kuvvetlerindeki siyasi mücadelem Mustafa Kemal Paşanın düşünce ve davranışına ulaşmak amacı ile Harbiye' ye girişim ile başladı. Bu başlangıcımla hep onur duydum. Sonraki hesaplaşmalarım, sosyalizmden yana tavrım hep bu zemim üzerinde oldu. 1966 da teğmen çıktım ve 1969 yılına kadar Deniz Harp okulunda subay öğrenci olarak okudum. '1968 Subay Bildirisi' de bu süreçte yayınlanmıştır. Bu bildiri Harbiye'nin üçüncü ve dördüncü sınıflarını oluşturan subay taburunun hiç eksiksiz tümü tarafında imzalanmıştır. İkinci bildiri benim donanmaya çıktığım ve bir Harp gemisinde görevli olduğum 1969 senesindedir.Basın tarafından da '69 Subay Bildirisi' diye isimlendirilmiştir. 68 Subay bildirisi : Hava Harp Okulunda 'Göksenin' adlı yıllığı çıkaran , halktan yana olan ve ABD emperyalizmine karşı tavır koyan ikinci sınıf öğrencilerinin , sınıf subaylarının ve bazı devrimci subayların 'Bugün' adlı gazetede Mehmet Şevki Eygi adındaki siyasal İslamcı gerici bir CİA ajanı tarafından hedef gösterilerek , tasfiye edilmelerine ortam yaratma girişimlerine karşı , dayanışma ruhuyla yazılmıştır. Bildiri sonunda büyük bir direniş sergilenmiş , subay taburu bütünlüğünü korumuş ve bu kararlılık tasfiyeyi durdurmuş , deniz ve hava ordusundaki yakınlaşma ve birliktelik güçlenmiştir. O tarihte Mehmet Şevki Eygi tarafından hedef seçilen bu havacı subay ve Harbiyeliler, 12 Mart sonrasında 'Ziverbey köşkü' denilen Kontrgerilla karargahında işkencelerden geçirilip yargılanmış ve uzun yıllar cezaevinde kalmışlardır. Bu havacı gençlerle süreç içinde bizim yollarımız nasıl ayrılmıştır. Bu konunun ayrıca incelenmesi gerekmektedir. Bu süreç ülke tarihinin hiçbir döneminde rastlanmamış bir boyutta ordu gençliğinin anti-emperyalist bir bilinçle ve tamamen bağımsız bir örgütlenme içinde sosyalist düşünce ve davranışa yöneldiği bir dönemdir. Harekette büyük bir kitlesellik ve coşku vardır. 1969 sonunda ordudan atıldığımız gün yayınladığımız bildiri hareketin düşünce yapısını göstermesi açısından önemlidir. . ' Biz beş subaydık . bir gün halktan yana çıktık ordudan çıkarıldık. Biz beş Devrimci subaydık Mustafa Kemal dedik , bağımsızlık dedik emekli edildik bir sabah vakti. Biz genç Devrimcileriz şimdi, kendini Halkın Kurtuluşuna adamış savaşçılarız ve devam ediyoruz kavgada kaldığımız yerden. Devrimcinin her yerde ve her zaman Devrimci olduğunu bilerek ve söyleyerek devrimci andımızı ve uygun adım yürüyerek halkımızla birlik devam ediyoruz kavgamıza kaldığımız yerden... biz beş Devrimci olarak üniformalı ve üniformasız bütün devrimcilere bir çağrıda bulunuyoruz: Bizi daha fazla bölmeden düşman gelin kavgada birlik olalım , birbirimizi ' hain ' diye damgalamadan fabrikaya , tarlaya dostça dalalım... artık boşa söylenecek sözümüz yok kederli de değiliz askerlikten ayrılışımıza. Biliyoruz ki bu bir üniforma değişimidir , bundan sonra üniformamız köylünün tarlada , işçinin fabrikada giydiği , kışlamız tüm Anadolu'dur. Yüreğimiz Devrime inançla doludur'.(1969 Aralık Sarp Kuray,Doğan Ünsalan,Okan Esmen,Emin Karakuş,Ahmet Çoker) Yalçın Küçük'ü kitaplarından izlerim, kendisini tanımam, eserlerinden bilmediğim konular varsa yararlanırım. Yanlış ve hatalı bulduğum bölümleri üzerine kendi yayın organlarımızda açık eleştiri yazıları yazmışımdır. Geçtiğimiz senelerde 'Özgür Gündem' gazetesinde benimde adımı geçirdiği bir makaleden beni onaylamadığını anladım. Ancak bir araştırmacı olarak o dönemde Devrimci Ordu Gençliği gerçekliğine nasıl yaklaştığını aktarmak istiyorum. ''Orgeneral Memduh Tağmaç bir radikal yönetimi önlemek için bir araya çağırdığı general ve amiraller kolejine şöyle hitap ediyor:'Biz silahlı kuvvetleri nasıl ayakta tutacağız,onu düşünelim.İçimizde istihbaratçılar var,1961-62'den sonra işleri rayına oturtmak için dört sene çalışıldı.1968'den itibaren sapma başladı.Sapma bugün 1961-62'deki duruma gelmeye başladı.Komutan eğitimi nasıl yaptıracağını düşünür,biz burada Türkiye'ye yayılan kıtalara nasıl hükmedebiliriz'.Devletin en büyük dayanağı silahlı kuvvetlere hükmetmekteki zafiyet den söz ediyor.Ve takvim olarak 1968 yılını başlangıç düşüyor. 1968 Temmuz ayında Harp Okulu öğrencileri her yıl olduğu türden mezuniyeti kutlamak amacıyla''Göksenin'' albümü çıkarıyor.Aşırı dinci ''Bugün'' Göksenin'e karşı kampanya açıyor.Muhsin Batur anılarında 'silahlı kuvvetleri kışlasına çekmek için uğraş vermiş,Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın itimadını kazanmış,biraz içine kapanık,oldukça inatçı ve çok dürüst insan' olarak tanıttığı orgeneral Memduh Tağmaç 'Bugün' ün kampanyası karşısında inadını gösteremiyor ve susuyor. Herkes susmuyor , 25 genç denizci subay , elinde bir bildiri gazete binalarını dolaşıyor 'Büyük Türk ulusu , biz halk ordusuyuz , biz Atatürk ordusuyuz' diyor . ' Hava Harp Okulunda genç Harbiyelilerin yurt sorunlarını Atatürkçü ve gerçekçi bir açıdan ele almaları , bu konudaki düşüncelerini bir kültür yıllığı olan Göksenin'de toplayarak yayınlamaları geriye dönüş duaları yapmakta olan bu sapık fikirlileri son derece ürkütmüştür. Tanzimat'a milli bozgun çığırı , Abdülhamit'e ulu hakan , Vahdettin'e büyük sultan, Namık Kemallere sahte kahraman , 27 Mayıs devrimine gece harekatı diyen , Mustafa Kemal'e ve devrimlerine açıkça ve alçakça saldıran bu zümreden de aslında başka türlü bir davranış beklenemezdi.' Bundan sonra ulusa bir taahhüt tekrarlanıyor.' Şuna inanmanı ve bilmeni isteriz ki harp okulları her türlü dış etkiden uzak, özgür, mutlu ve herkesin insanca yaşadığı bir Türkiye'nin bağımsızlığı için ant içmiş genç subaylar yetiştirmektedir, orduya , bize inan bize güven' orgeneraller kendi dışlarında bir inisiyatif görüyorlar kabul etmeleri mümkün görünmüyor. ( Yalçın Küçük tarih üzerine tezler cilt 3 sayfa 430). Yalçın Küçük'ün 'orgeneraller kendi dışında inisiyatif görüyorlar' dediği dönemde , bu ordu inisiyatifinin öncülüğünü onurla yapan genç bir deniz subayıydım. Beni büyük bir inanç ve kararlılıkla takip eden binlerce subay, Harbiyeli, askeri tıbbiyeli, askeri liseli, astsubay devrimci asker vardı. Hiç kimse zirve hesapları içine katiyetle girmedi. Bunun önünde pek de engel yoktu. Bu bir tercihtir. Rota yoksul yığınlara, ülkenin bağımsızlık mücadelesine çevrildi. İçinde yer aldığımız devlet yapısı ile çatışıldı ve sonunda büyük bir kopuşma yaşandı. Subay bildirilerinde ifade edildiği gibi 'Ne rütbe ne nişan peşindeyiz, Erzurum kongresinde üniformasını bırakan Mustafa Kemal'in sönmez ateşindeyiz.' Denildi ve uygulandı. Bunu yalnız biz mi yaptık? Ülkenin en seçkin üniversitelerinde okuyan devrimci gençlerde aynı yolda yürüdüler. Onlarda Nazım Hikmet'in şiirinde dediği gibi 'sen yanmasan , ben yanmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa' diyerek ölüme yürüdüler. Düzen içinde hiçbir çıkar kollamadılar. Devlet güçleri tarafından yüzyıllardır kontrol altında tutulmaya çalışılan,toplumsal bilinci , güçlü bir şekilde sarstılar. Bu sarsıntının sonuçları o dönemde alınmamış olsa bile etkileri sonraki süreçte daha yığınsal ve güçlü olarak devam etti. O dönemdeki düşüncelerimizi, devrimci gençlikle dayanışma anlayışımızı izleyebilmeniz açısından '69 Subay Bildirisi' den bazı bölümleri aktaracağım. .( halkımıza bildiririz, senden yana olanları bir bir vurmaya başladılar yiğit halkım. Önce Vedat'ı öldürdüler alaca karanlıkta, bağımsız Türkiye demişti Vedat. Sonra Mehmet'i sonra Taylan'ı , Türk halkı ezilmekten kurtulsun demişti Taylan'la Mehmet. Sonra bir gece bir başka Mehmet sonra bir gece bir yiğit Battal. Sandılar ki durdururuz ihanet selleriyle bu coşkun seli... ama yetsin artık bu alçakça katliam, bitsin artık bu zulüm. Sahipsiz bildikleri devrimi köşe başlarında yok etmeye kalkanların karşısına yeni Mehmetler yeni Taylanlar dikilecektir bunu bilsinler , bunu anlasınlar ezenlerin kuklaları, iplerini tutan elleri kıracak güçlerde vardır Türkiye de meydan boş değildir. Tüfeklerimizdeki mermi ,mermilerimizdeki barut , yüreklerimizdeki ateş yeter size) ve son söz olarak halka şöyle sesleniyordu ( Ne paşalık , ne beylik istediler bu kavganın sonunda , ve zaten bu kavgada ne bir paşa ne bir bey bu kavgada en güzel şey, tam devrimci bir nefer olabilmek. Patlamaya hazır bir mermi gibi barutla dolabilmek ve devrim için asıl olan yaşamak olduğu halde mümkünü kalmamışsa şayet hiçbir şey olmamış gibi sessizce ölebilmek. Analar taş bassın bağırlarına , bağımsız bir Türkiye'nin yarınlarına sel olsun, bol olsun, göl olsun anaların gözyaşları, ne değişir kesilsin devrimcilerin başları birer birer oysa bir yasadır bu mümkünü yok devrimciler ölür, devrimler sürer) 69 subay bildirisi. 68 Subay bildirisi ve ardından gelişen direnişler nasıl ordudaki genç subay ve Harbiyeli tasfiyesini durdurmuş ve gericiliğin suratında bir şamar gibi patlamışsa, yukarıdaki satırlarda art niyetlilerin bile açıkça görebileceği gibi 69 Subay bildirisi de Devrimci gençliğe yönelik başlatılan planlı cinayetlere karşı deniz subaylarının açık tavrını ve dayanışmasını belgelemektedir. Bu tavır Türk Silahlı Kuvvetlerinde sosyalist içerikli ilk tavırdır. Bu bildiri devrimci gençler tarafından teksir makinelerinde binlerce çoğaltılıp, büyük bir coşku ile tüm okullarda ve ulaşabildikleri her yerde dağıtılmıştır. Aynı zamanda bu bildiri, bizlerin devrimci gençlerle tanışmamızı ve buluşmamızı sağlamıştır. Bu doğal bir buluşmadır. Her çeşit siyaset oyununa ve kafakol ilişkisine kapalıdır. Bu özellikleri ile dönemin tarihsel bir önem taşıyan referanslarından biridir. 69 Subay Bildirisi ve ardından gelişen olaylar sonucunda seyir halindeki harp gemisinde tutuklanarak ceza evine alındım. Ve bir süre sonra 4 arkadaşımla birlikte ordudan ihraç edildim. Ankara'ya ailemin yanına döndüm ve hukuk fakültesinde eskiden kalma kaydım olduğu için yeniden üniversiteye başladım. Bu dönem Devrimci Askeri Tıbbiyelilerle birlikte olduğum süreçtir. Gruplara bölünmüş her biri kendini geleneğin merkezi ilan eden devrimci ortamda, her mahfil kendini ifadelendirirken diğerini yok saymaya, olmadı susuşa uğratmaya, bu da olmadı karalamaya ve sonuçta bilerek veya bilmeyerek birikimi darmaduman etmeye yönelse de , Askeri Tıbbiyelilerin 1971 öncesi süreçte mücadeleleri, başta THKO olmak üzere hayata geçirdikleri dayanışmalar. Kayseri ve Kahramanmaraş kırsalındaki çalışmaları Dev-Genç' teki devrimci duruşları, ordu içindeki faaliyetleri döneme damgasını vuran yaşanmış gerçeklerdir. Nihat Erim başbakan olduktan sonra yaptığı ilk radyo konuşmasında 'Askeri fakülte ve yüksek okullar'ını kendi ifadesiyle 'Anarşi ve terörün' merkezi ilan etmiş ve bu ocağı eline geçirmiş devrimci asker öğrencileri hedef göstermiştir. Gerici basın bu gün hala 'Necdet Güçlü'nün öldüğü silahlı çatışmada , öncü askeri tıbbiyeli bir arkadaşımız olan Erkan Dirik'i 'katil' ilan etmekte ve hedef göstermeye devam etmektedir. THKO dayanışmaları ile ilgili, Mustafa Yalçıner adlı bir bezirgan Hasan Cemal'in konuşmacı olduğu 'ceviz kabuğu' programına telefonla katılıp, ' Sarp Kuray'lar bize geldiler cuntayı desteklememiz koşulu ile yardım edebiliriz dediler' diyerek kendine yakışan büyük bir yalan söylemiştir. Aynı gece bu yalancıya yanıt vermek üzere programa katıldım. Kendisi aceleyle telefonu kapatıp yok oldu. Ben o gece bu programda yüz binlerce izleyicinin önünde olayın doğrusunu kısaca anlattım. Aynı şahıs, Ertuğrul Alatlı'nın 'Belgeleriyle 9 Mart' adlı kitabında, 'Deniz Gezmişle Sarp Kuray'ın adının birlikte anılması fazlasıyla yakışıksız' demiştir. Sen kimsin , önce ellerinizdeki 80 öncesi döktüğünüz devrimci kanlarını temizleyip karşıma çıkacaksın. Deniz Gezmişle benim arkadaşlığıma senin gibi kendini bilmezler referans olabilir mi? 71 sonrası devrimci kuşaklarla ilişkide , Deniz Gezmiş ismini sahiplenip, çok farklı bir siyasal çizgide ve çok farklı bir pratik içinde, Çin'den Arnavutluk'a kadar ideolojik seyahatler yapan, sahiplendiği Deniz Gezmiş'in ulusal ve yerel yönüne darbe vuran senin gibilerin Deniz ile birlikte anılmasını çok yakışıksız bulduğumu düşünüyorum. Ayrıca bu yazıda böyle bir adamın ismini geçirmek mecburiyetinde kaldığım için de okuyanlardan özür diliyorum. Bizim Deniz Gezmiş ile yaptığımız dayanışma hiçbir ön koşul olmaksızın, ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik içinde yapılmıştır. Hesapsız ve çok doğal bir birlikteliktir. Ankara'da , her köşede arandığı bir ortamda evden eve geçerken , benim atılmadan önce deniz kuvvetlerinde giydiğim üniformayı giyecek kadar da yakın arkadaşımdır. O dönemde ODTÜ'de askeri öğrenci olan öncü arkadaşlarımızdan Ömer Gürcan ( 21 Mayıs isyanının önderi sv. Bnb. Fethi Gürcan'ın büyük oğlu ) ve arkadaşları Hasan Ataol , Zeki Gümüşel vb. dayanışmayı yaşayan en sağlam referanslardır. Ayrıca bu dayanışma, birlikte olduğumuz Atilla Sarp ve Ruhi Koç tarafından çok farklı düzeylerde perçinlenmiştir. Gerçek budur. Kim ne konuşursa konuşsun gerisi hikayedir. Burada bazı kitaplarda geçen bir değerlendirmeyi cevaplamak ve düzeltmek istiyorum. Ertuğrul Alatlı adında emekli bir kurmay albayın yazdığı, 'Belgelerle 9 Mart 1971. Anti-emperyalist- Baasçı darbe girişimi' adlı kitapta , emekli deniz binbaşı Erol Bilbilik , ben ve Deniz Gezmiş konusunda 9 Martla ilgili bazı değerlendirmeler yapmıştır. 'Bir gün Kabibay'ın evinde toplandık. Hava kurmay albay Hidayet Ilgar, emekli kurmay yarbay Talat Turhan , emekli personel yüzbaşı İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir aralık İrfan Solmazer bana : 'sen denizcileri ihmal etmişsin' dedi. 'kimi ihmal etmişim' diye sorduğumda , 'Deniz Gezmiş'i , Sarp Kuray'ı ihmal etmişsin. Hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul'da Ankara'da onlara mısır patlatır gibi bomba patlatıyorum.' Dedi. Ben şaşırdım , yanımdaki Talat Turhan'ında ' yüz ifadesinden- çok şaşırdığını anladım. 'Başka ne yapıyorsunuz' diye sordum. Yanıtı şu oldu. 'Deniz Gezmiş'i , Sarp Kuray'ı falan oturtuyorum. Demokratik bir tartışmayla eylem kararı alıyoruz. Amerikan büyükelçiliğinin kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum. Emri ben veriyorum. -Deniz Gezmiş Amerikan büyük elçiliği tara ve yok ol- diyorum. Sarp Kuray'a ' git şurayı bombala ' emrini veriyorum' Bu işlerden Kabibay'ın mutlak bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş'i, Sarp Kuray'ı , herkesi kullandılar'. Deniz Gezmiş'in DÖB ve sonraki dönemde CHP içinde mevzileşmiş Orhan Kabibay grubu ile siyasi bir ilişkisi olmuş mudur- olmamış mıdır? Bu konuları ben bilmem. O dönemde askerdim. Doğru referanslar eski DÖB'lü arkadaşlardır. Onlara sormak gerekiyor. Ancak 9 Mart öncesinde Deniz Gezmiş benimde olduğum bir toplantıda İrfan Solmazerle hiçbir zaman yan yana gelmemiştir. İrfan Solmazer eğer böyle bir laf ediyorsa yalan söylemektedir. Gelelim bana 'git burayı bombala' emrini vermesi konusuna. Bırakın Solmazer'i hayatım boyunca bana hiç kimse böyle bir emir verme şansına sahip olamamıştır. Bundan sonraki yaşantımda da olamayacaktır. Ama benim bildiğim İrfan Solmazer askeri tıbbiyelilerin ve denizcilerin dikkatini çekebilmek için bu tarz eylemlerde çok heveskar davranmıştır. Bende bu konuda arkadaşlarımın dikkatini çekmişimdir. Benim bildiğim bunlardır. Beni cevaplamak isteyen , istediği şekilde ortaya çıkıp konuşabilir. Hep birlikte izleriz. Aynı süreçte Dev-Genç saflarına katıldım. Atilla Sarp genel başkan , Ruhi Koç'ta genel sekreterdi. İkisi de arkadaşımdır. Dev-Genç in bu dönemi henüz daha bünyesinde gruplaşmaların tam olarak oluşmadığı, büyük gençlik kitlelerini arkasından sürüklediği coşkulu bir süreçtir. Saflarda ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik vardır. İstanbul'da Deniz Gezmiş , Mustafa Zülkadiroğlu ve Mustafa Gürkan'ın öncülüğünü yaptığı DÖB (Devrimci Öğrenciler Birliği) lü öğrenciler , Ankara'da Yusuf Küpeli'nin başkanlık yaptığı FKF (Fikir Klüpleri Federasyonu) li gençlerle yapılan bir genel kurulda buluşarak TDGF (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) yi yani popüler ismiyle Dev-Genç'i yarattılar. Devrimci gençliğin akademik-demokratik talepleri ile başlayan eylemliliği kısa sürede üniversite duvarlarını aşıp işçi sınıfımız ve yoksul köylülüğümüzle buluşma isteği ve kararlılığına dönüştü. Ben 11 Nisan 1971 de tutuklandığım ana kadar Dev-Genç saflarında mücadele ettim. Beni karalamaya uğraşanlar kervanına son zamanlarda Ali Mert adında biri katıldı. Kervandaki 'deve' ler konusunda aşağı yukarı bilgi sahibi olmama rağmen, bu çok iddialı ve saldırgan bir tarzda kervanın önüne geçen 'eşeği' tanımıyorum. Yaptığım kısa bir araştırma sonucu 'Nazım Hikmet Kültür Evi' inde ve TKP de yönetici olduğunu öğrendim. Bir arkadaşımdan kendisini bulmasını ve konuşmasını rica ettim. Arkadaşım onunla yaptığı konuşmada 'tanımadığın bir insana böyle çirkin bir üslupla neden saldırdığını' sorunca gevşek bir tarzda ' ne var bunda , herkes bir şeyler yazıyor ve söylüyordu, ben de yazdım. Zaten bu yazdıklarım fantezi' yanıtını vermiş. Benim için işin asıl önemli yanı Emin Karaca'nın samimi arkadaşı olduğunu ve beni onun anlattıkları ve yazdıklarıyla tanıdığını aktarmış. Bu adama referans olan Emin Karaca konusunda kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum. Emin Karaca ve iki kayınbiraderi ' Suat Özkan ' İbrahim Özkan' hem 70 li yıllarda hem de 80 sonrası örgüt faaliyetlerinde benimle birlikte olmuşlardır. Emin Karaca 1978 de o dönemdeki yayın organımız 'YOL' dergisini ve diğer yayınları basmak üzere kurduğumuz matbaada (adı espas matbaasıdır ve isim babası Emin'dir) yöneticilik yapmış sonuçta birim sorumlusu ile anlaşamayıp hakkında şikayetler çoğalınca ve verilen fırsatlara rağmen alışkanlıklarından vazgeçmeyince benim tarafımdan görevden alınmıştır. 80 sonrasında Kıvılcım dergisinin çıkartılması ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın eserlerinin yeniden basılması gündeme geldiğinde ülkedeki sorumlular tarafından Emin Karaca'nın ismi yeniden telaffuz edilmiş, ben kendisi ile birlikte çalışamayacağımı belirtmişimdir. Bu olayları cidden merak eden samimi insanlar açısından belgelerle konuşmak gerekiyor. Şu anda yargılandığım ve 15 yıla mahkum olduğum davanın dosyalarında enteresan belgeler var. Örneğin: Örgüt sorumluları benimle yaptıkları tüm telefon konuşmalarını, 1988 den 1991 e kadar, haberim olmadan bantlara almışlar yakalandıklarında da bu bantları siyasi polise teslim etmişlerdir. 400 sayfayı aşan bu bant çözümlemeleri şu anda benim aleyhime bir delil olarak dava dosyasında durmaktadır. Bende de bir kopyası var. Her kim olursa olsun, 'örgütü' , 'ihaneti' , 'itirafı' çok merak ediyorsa bu, belgeleri hep birlikte inceleyebiliriz. Ama nerede o yürek ve beyin bu karalama kervanında ! onlar meslekleri icabı ' pislik at izi kalsın' metodu ile hareket ettiklerinden gerçeği öğrenmek onların işi olmuyor. Burada iddialı bir partinin yöneticisi olma'şeref'ine nail olmuş ufak bezirgana şunu hatırlatmak isterim. Sosyalist ahlaktan ve insancıl namustan biraz nasibini almışsan tanımadığın, üzerinde derinlemesine araştırma yapmadığın, kendilerini dinlemediğin insanlar üzerinde tek yanlı, objektif olmayan, kine ve küfre saparak değerlendirmeler yapmayacaksın. Ülkemizi sosyalizme taşıyacağını iddia eden bir örgütün yöneticisisin, magazin gazetecisi değilsin. Ali Mert benimle ilgili yazdığı hikayesinin bir yerinde ' eski alışkanlıkları nüksetti, omuzu kalabalık büyüklerinin bir adım önüne geçmek bir kabalık olacaktı. Yapamazdı, yapmadı. Görevini hemen kavradı, o yolu açmalıydı. Yukarıdan sola üfürülen rüzgarların gençlik yolunu' bu vatandaş yukarıdaki süslü lafları ile 9 Mart olayını gündeme sokmaya çabalıyor. Konuya girmeden önce bu şahısa birkaç laf etmek istiyorum. Adama sorarlar hangi eski alışkanlıkları nüksetti? 24 yaşında bir genç subay, devrimci eylem ve düşüncelerinden dolayı ordudan atılıyor. Dev-Genç saflarına katılıyor, devrimci pratiğin içine giriyor , en eski kuşaklardan onurlu devrimci Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile buluşuyor, sen bu sürecin neresini beğenmiyorsun? Senin benim üzerimden kin kusmaya çabaladığın hangi adrestir? Bırakacaksın benimle oynaşmayı sadede geleceksin yapabiliyorsan devrimci eleştiri yapacaksın. Bu çizgide neyi onaylamıyorsun öğreneceğiz. Bunu yapmayan bir davranış, devrimci maskeli adi bir ikinci sınıf kolpacılıktır. Ali Mert'in kitabının kapağında 'gelenek' diye bir yayın evi ismi gördüm. Demek ki Ali Mert'in kafasına göre bir geleneği var. Bu isimde bir dergi hatırlıyorum, çeşitli sayıları Avrupa'da elime geçmişti. Bende bu derginin içindeki tespitlere yönelik sosyalist gazetesinde bazı değerlendirmeler yapmıştım. Yıl 1988 di beraber izleyelim. ( şimdi Türkiye devrimci mücadelesi geçmişi sorgulamaya başladı. Ancak geçmişi sorgularken, belli yanlış yaklaşımlara girmemek, kendi haklılığımızı kanıtlamak adına, gerçeği inkara yönelmemek gerekir örneğin 'GELENEK' isimli derginin 15 inci sayısında Metin Çulhaoğlu isimli arkadaş bir geçmiş değerlendirmesi yapmış. Şöyle diyor ' kırk yıllık gelenekten , onun kadrolarından ve temel rotasından ciddi bir kopuş denemesine girişilmiştir. 61-71 arasında Aybar Boran ve Aren'in böyle bir kopuş konusunda başlarda aynı fikirde olduklarına inanıyorum. Nedir peki bunun rotası ve kadroları. Örgütsel anlamda likide olmuş, ama kimi kadroları ayakta kalabilmiş 40 yıllık geçmişi, Kemalizm'in gerçek anlamda dışına hiç düşmemiş ama değim yerindeyse içine çok düşmüş bir sosyalist harekette, 1961-71 dönemine gelindiğinde doğal ve geleneksel olan MDD'ci çizgi ile onun varyantlarıdır. Tepki olan ve 61-71 ile başlayan ise, işçi sınıfını karşı tarafın elinden koparıp almayı ve bu anlamda gerçekten sınıfa dayanmayı amaçlayan harekettir' demek ki bu arkadaşımız Türkiye Sosyalist hareketinin 40 yıllık Kemalist geçmişinden kopan hareket ve eğilim olarak Aybar, Boran ve Aren'i kabul ediyor. Daha sonra Aybar'ın 'güler yüzlü sosyalizm' tezlerinden söz ediyor. Sosyalist devrim stratejisini tartışıyor v.s. TİP nasıl bir tarihsel süreç geçirmiştir. Nereden doğmuş hangi noktaya gelmiştir. Onları şimdi tartışmayacağım. Ancak 1961-71 açısından önemlidir. Devrimci mücadele tarihimizde yerli yerine oturtulması gereken bir örgütlenmedir. Bu konu her yönüyle tartışılabilir. Benim altını çizmek istediğim konu şudur: eğer '40 yıllık geçmiş' ten ve oradaki ideolojik birikimden, Kemalizm ve kadrocu düşünceden Şevket Süreyya - Vedat Nedim Tör çizgisinden 'kopuşmadan' söz ediliyorsa parti tarihine ciddi olarak bakmak gerekiyor. Parti tarihinde bu anlamda ideolojik mücadele yapılmış mıdır, yapılmışsa kim yapmıştır. TKP merkez komitesi üyesi iken 1930 yıllarında 10 yıllık Marksist- Leninist mücadele deneyinden yararlanarak, parti kararıyla, Dr. Hikmet Kıvılcımlı 'yol' genel başlığı altında şu eserleri yazmıştır. 1-Umumi düşünceler, 2-Yakın tarihimizden birkaç madde ( 1830 lu yıllardan itibaren Avrupa sermayesinin Türk pazarına dalıp, küçük el imalathanelerini yerle bir edişinin ve Türkiye'de banka-şirket egemenliğinin kuruluşunun incelenmesi olan bu kitap sonradan 'tarih-devrim-sosyalizm' araştırması ile geliştirilmiştir.,3- Partide konaklar ve konuklar, 4- Düşman: burjuvazi 5-strateji planı 6- Müttefik : köylü 7- İhtiyat kuvvet : milliyet(şark) 8- Ana taktik halkası : legaliteyi istismar 9- Parti ve fraksiyon toplamı 1500 sayfayı bulan bu çalışma hakkında ölmeden önce yaptığı bir değerlendirmede şöyle diyor ' 1930 yılına dek Türkiye'de geçirdiğim 10 yıllık Marksist ' Leninist pratik ve teori savaşına dayanarak 40 yıl önce 'yol' adı altında bir seri yerli orijinal araştırma yapmıştım. Bunu o zaman içinde bulunduğum santral komiteye bir tartışma platformu olur umudu ile verdim. Üst üste tevkifler, mahkemeler ve en sonunda 1938 donanma davasında askeri isyana tahrikten 15 yıla mahkum edilişim ideolojik tartışma özlemini kursağımda bıraktı. Sezdiğime göre santral komiteye sunduğum araştırmalar yok edildi.' Bizim toplumsal yapımızda yok sayma geleneği var. Her birimiz olanı olduğu gibi değerlendirmekten çok kendi istediğimiz biçimde değerlendirmeyi tercih ediyoruz... 22 yıl Kemalist diktatörlüğün hapishanelerinde yatmış olan Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın tezleri neden yok sayılıyor ' gelenek' yazarı arkadaş açısından önemli bir nokta var. Türkiye devrimci mücadelesinde Kemalizm'den kopuşmak Kürt sorunu ile birinci dereceden bağlantılıdır 40 yıllık geçmişten kopma olarak tanımladığı Aybar Boran Aren'in Kürt sorununda aldığı tavır, yukarıda sözünü ettiğim tezle bir karşılaştırılırsa ilginç sonuçlara varılacaktır 1961-71 arasında Kürt meselesinin üstü genel olarak örtüldü. TİP sosyalist devrim stratejisini savunuyordu. Sosyalist devrim tezini savunmak, burjuva demokratik devriminin tamamlandığı anlamına gelir. Türkiye'de Kürt sorunu en temel olarak toprak ve köylülük problemine dayandığına göre, TİP in bu noktada söylediği pek bir şey yoktu sanıyorum. Yine aşiretlerin içinden gelen pek çok Kürt delegenin TİP in sosyalist devrim tezine nasıl ikna edildiklerini de hala anlayabilmiş değilim. Türkiye devrimci hareketinde Kemalizm den kopuşun ideolojik-teorik belgesi olan bu eserler 1930 da yazılmıştır. Modern tartışma yazılı ürünler üzerinden yapıldığına göre, Türkiye devrimci hareketinin tarihine inkar edilmez bir boyutta girmiş olan yol serisi atlanarak bu alanda tartışma yapılmamalıdır. Bu nedenle gelenek dergisinin ve Metin Çulhaoğlu arkadaşın yaklaşımını sağlıklı bulmuyoruz, ayrıca darbe ' reform ' devrim tartışmaları söz konusu edildiğinde, yine Kıvılcımlı'nın 1940'larda yazdığı ' Devrim nedir' isimli bir eseri var. Orada reformla devrimin ilişkileri ve farkları , parti-kitle-devrim ilişkileri , isyan anı , isyanın örgütlenmesi, isyan örgütleri, devrim ordusu, milis kuvvetleri, kamulaştırmalar v.b devrimin en can alıcı problemleri teorileştirilmiştir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu gerçeklik atlanarak değerlendirilemez. Oysa Çulhaoğlu'nun öyle bir sorunu yok değerlendirmesini kestirmeden yapıyor.' Hikmet Kıvılcımlı pratikteki cuntacılığı teorideki Leninciliğine baskın çıkan bir jakobendir. Yine aynı yazıda Mihri Belli için şöyle deniyor.' Mihri Belli teorik formasyonu az hırs, tutku ve cesareti ise çok gelişmiş bir Şevket Süreyya'dır. Şevket Süreyya bir dönektir.' Suyu arayan adam' kitabında kendi hikayesini çok güzel anlatır. Mihri Belli'nin düşünce ve davranış çizgisinde döneklik yoktur.birçoğumuza sosyalizm mücadelesinde öğretmenlik yapmış bir ağabeyimizdir. Geçmiş , yeni öğrenilmeye başlanmış alafranga laflarla tasnife tabi tutulamaz. Sorunu bilimsel sosyalizmin ahlak ve metodu ile ele almak gerekir. Örneğin: Mihri Belli'nin milli demokratik devrim tezinde 'milli' kavramının kullanılış tarzı yanlıştır, sınıf tahlilinde yanılgılar vardır. Türkiye'deki egemen sınıfa komprador burjuvazi diyerek, Çin modelinin kapılarının açılmasına yol vermiştir vb. bunların hepsi eleştirilebilir. Ancak Mihri Belli kendi kuşağından bir çok insanın sosyalizmin açtığı nimetleri kullandığı bir dönemde Yunanistan dağlarında Yunanlı komünistlerle birlikte yiğitçe silahlı mücadeleye katılmıştır. 1961-71 döneminde sendikalizm ' parlementerizm batağına batmış ve sosyalist devrim stratejisi ile Türkiye'de yığınların kafalarını bulandırmış bir TİP i aklayıp Mihri Belli'yi de Şevket Süreyya ile aynı kefeye koymak olacak şey değildir,sorumsuzluk ve terbiyesizliktir. (Sosyalist gazetesi 1988 Sarp Kuray) Bu yazı uzun bir geçmiş ve durum değerlendirmesidir. Türkiye Sosyalist Hareketindeki birimleri başlangıç konağından o güne ideolojik , teorik, düşünsel ve örgütsel düzeyde , kendi çapında analize tabi tutar. Hangi eğilimden gelirse gelsin genel harekete katkı yapan tüm birikimlere ortak sahip çıkmamızın altı çizilir. Gelenek tartışması Devrimci Mücadele temel alındığı zaman ,sosyalistlerin meselesidir. Ancak sosyalist kadroların kaynağı olması ve batı tipi bir burjuva inisiyatifi gelişmediği için ülkemizde modernleşme denilen kapitalistleşme hamlelerinde öncü rolü oynaması açısından kimilerinin 'elitist seçkinler' kimilerinin 'asker-sivil aydın kadro' ve 'zinde kuvvetler' adını koydukları bir 'gelenek' daha vardır ülkemizde. Bu iki geleneğe kısaca göz atacak olursak 9 Mart olayını ve ordu meselesini daha net analiz etme şansına sahip oluruz. Birincisi;sosyal devrimini yani burjuva devrimini batı ülkelerine benzer bir şekilde yapamamış ve modernizasyon hamlelerini tepeden inme bir boyutta gündeme sokmuş ülkemizde önemli bir rol oynayan tarihçil üretici güçlerden gelenek kapsamında ele aldığımız bir sosyal gerçekliğimiz vardır.''Genç Osman'dan beri oportünistlerin 'tepeden inme' diye kötülemeye yeltendikleri bir 'yukarıdan' etkili ilericilik ve devrimcilik eylemcileri vardır.Bunun benzerlerini batıda hatta deli Petro tipiyle Rusya'da görürüz.Daha çok doğuş halinde burjuvazinin özlemleri yönünde bir gelişim sayılabilir.Özellikle tarihçil devrim gelenek görenekleriyle kurulmuş toplumlarda bu eğilim daha başlı başına bir anlam taşır...Niye olan şeylerin adlarını koymayalım.En son 1. kurtuluş savaşında olduğu gibi 27 Mayıs ihtilalinde de sosyal sınıflar yönünde,neredeyse bağımsızca görüntüler alan bir 'vurucu güç' vardır.Bu vurucu güç 'devleti' ve 'memleketi' koruma ve kurtarma sorumluluğu duyan antika Osmanlı 'sunufu devletini (ilmiye/seyfiye/kalemiye/mülkiye) diye adlandırılmış dört devlet sınıflarının tarihçil ve sosyal kalıntısıdır.Kalıntıdır diye hor görülemez zaten hor görene metelik vermez.Pratikte vardır teoride, ister istemez yerini alır...O vurucu güç belirdiği gibi en geniş ve en derin tarih ve toplum olanaklarına dayanır.onun için hem bugünkü Türkiye toplumunun hem dünkü Osmanlı imparatorluğunun türlü ilişki ve çelişkileri içinde o vurucu güç inanılmaz canlı elemanları ve etki tepkileri yaşatmaktan kalmamıştır.Toplum içinde 'alevi' yahut 'Türkmen' adlı varlıklar....örnekleri gözlerimizin önündedir...vurucu güç; gerici iktidarı sırası gelince bir gecede vurup düşürebiliyor.Ondan sonrası,öne geçen öz gücün niteliğine kalıyor.Bu nitelik karşı devrimciyse,vurucu gücün devrimciliği amortiye edilerek güme gider,nitelik devrimciyse sosyal devrim yörüngesine oturabilir( Dr.Hikmet Kıvılcımlı 'Halk savaşının planları). Bu alıntıyı tarihçil gelenek görenek kapsamındaki varlıkların niteliğini belirtmek açısından Dr.Hikmet Kıvılcımlı'dan yaptım. Biz bu toplumsal gerçekliğe siyasal mücadelemizle ' tarihsel devrimci gelenek ' diye adlandırdık ve tüm yayınlarımızda Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde 'Horasan erenleri' , 'Babai ayaklanmaları' , 'Kürt aşiret gerçekliği' , 'Celali ayaklanmaları' , ' Şeyh Bedrettin olayı' , 'Alevilik ve Bektaşilik' ,'Aydınlanma hareketindeki rolü' ,'1908 Meşrutiyet devrimindeki rolü' , ' 1919 Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet devrimindeki rolü' , '27 Mayıs politik devrimindeki rolü' hep sınıf esasına ve yönlendirilmesine göre kendi ülke orijinalitemiz içinde yerli yerine oturtmaya çalıştık. İkincisi : Sosyalist hareket geleneğimizdir. Her ülkede sosyalist hareket ile işçi hareketi ayrı ayrı kanallarda başlarlar sonra birleşirlerse her ikisi de kuvvetlenir, bir birinden ayrılarsa her ikisi de soysuzlaşır. İşçi hareketi işçilerle başlar. Sosyalist hareketi de aydınlar başlatır. Bizim ülkemizde de bu sosyal kural işledi. Türkiye Sosyalist Hareketin ilk önderleri devrimci aydınlardır. Ülkemizde sosyalist hareketi başlatan bu aydınlar, Ortadoğu toplumunda , siyasal ve toplumsal gelişmenin ana dinamiğini oluşturan, tarihsel devrimci eylemcilik içinde yetişmiş, orada şekillenmiş ve sosyalist mücadeleye bu kanaldan gelmişlerdir. Bu nokta önemlidir. Çünkü Türkiye'de tarihsel devrimci gelenekten ilk 'kopuşmayı' temsil eder. Türkiye sosyalist hareketinin başlangıç konağındaki önderler Jön Türk hareketinin çeşitli kanatları içinde yetişmişlerdir veya onlardan etkilenmişlerdir. Bu hareket anayasacı, meşrutiyetçi, milliyetçi bir harekettir. Jön Türk hareketinin içinde yer aldıkları dönemde yaptıkları değerlendirmeler , siyasal tavır alışları ve bıraktıkları eserler vardır. Bu zeminde yola çıkmışlar kimileri Avrupa da , kimileri ise Sovyetler Birliğinde, özellikle 1917 büyük ekim devriminden etkilenerek sosyalist düşünce ve davranışa yönelmişlerdir. Başlangıç konağına kısaca bir göz atacak olursak üç eğilim görürüz. 1. Sovyet devriminin ve daha sonraki iç savaşın ateşi içinde yetişmiş Mustafa Suphi öncülüğündeki teşkilatlanma. 2. Emperyalist savaşta kara Avrupa'sının üç ülkesinde okuyan devrimci gençler. Fransa'da okuyan Şefik Hüsnü, İsviçre de okuyan Sadrettin Celal ve Almanya da Kurtuluş dergisi çevresindeki gruplaşma. Bu grup öncüleri 1919 koşullarında İstanbul'a gelmiş 'Kurtuluş' ve ' Aydınlık' dergilerinin çevresinde faaliyet göstermişlerdir. 3. İstanbul dışında Ankara'yı ve Anadolu'yu faaliyet alanı olarak seçmiş 'Türk Halk İştirakıyyun Fırkası ' ve yedeğindeki ' Yeşil Ordu' denemesi ve Çerkez Ethem Bey in kumandanlık yaptığı 'Kuvayı Seyyare Birlikleri' 1919 ' 25 yılları arasındaki süreç yukarıda tasnif ettiğimiz iki geleneğin düşünce ve davranış boyutunda çok canlı ilişki ve çelişkiler içine girdiği tarihsel bir konaktır. Bu süreç ülkemizin batılı emperyalist işgal güçlerine karşı bağımsızlık savaşını yaptığı ve Cumhuriyet rejimini kurduğu yıllardır.Türkiye halkı Mustafa Kemal paşanın komutanlığında bir yanıyla işgalci Yunan ordusuna , diğer yanıyla İstanbul'daki dere beyi saltanatının arka çıktığı ve kışkırttığı hain ve zalim gerici iç isyanlara karşı amansız bir mücadele vererek ve bir takım ittihatçı kompradorların manda isteklerini reddederek ülkeyi işgalden kurtarıp Cumhuriyet rejimini kurmuştur.Yarı sömürgeleştirilmiş ülkemizin, bağımsızlık savaşında müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin sınıfsal yapısını, Kurtuluş Savaşçılığı geleneğini, Mustafa Kemal paşayı ve diğer paşaları,baştan düşünülmüş Kürt reformunu ve sonraki yol ayrımını Mustafa Suphi ve 15'ler girişimini hilafet ve saltanat makamının ihanetini ve bu iradeye direnen kuvvacı din adamlarını,doğu halkları kurultayını, 3.enternasyonali,Sultan Galiyev- Mustafa Suphi ilişkilerini Halk İştirakiyün Fırkası'nı, tıbbiye bütün sınıfları ile Ankara'ya geçmeye hazırlanırken, 'derslerinize çalışın' diye gizli emirler çıkaranları, Atatürk ün kurduğu TKP' yi, Çerkez Ethem bey ve Kuvayi seyyare birliklerini, yedeğindeki Demirci ve Yörük Ali efeleri,İstanbul'dan Anadolu'ya silah sevk eden isimsiz kahramanları, Enver paşayı ve beraberindeki ittihatçıları,bu grubun SSCB ile olan ilişkilerini,Mustafa Kemal paşanın Samsun'a ayak bastığı andan itibaren Bolşevik devrimine bakışını,dayanışmalarını,ilişkilerini,iç isyanların hangi sınıfsal zeminde ve ne gibi nedenlere dayanılarak çıkarıldığını vb. İncelemek gerekir.Bu yaklaşım bize hem kurtuluş savaşının başlangıç konağındaki toplumsal dinamiklerin sınıfsal ve tarihsel yapılarını , siyasal tavır alış biçimlerini,yol ayrımlarını yukarıda tasnif ettiğimiz iki geleneğin ilişki ve çelişkilerini, hem de Anadolu burjuvazisinin bu zeminde takip ettiği yolu ve yöntemi öğrenmemiz açısından değerli argümanlar sunmaktadır. Son duruşmada, milli mücadele müdafaa i hukuk cemiyetleri dediğimiz Anadolu burjuvazisinin ideolojisi ve adeta yönetimi altında,fakat bizim tarihimizde 'sınıf-ı devlet' denilen insanlarımızın yani devlet sınıfları dediğimiz insanlarımızın vurucu güç olarak rol oynamaları biçiminde cereyan etti.Toplumumuzun ilkel komüne geleneğinden gelen vurucu güç gerçekliği teorik planda tam olarak çözümlenmemiştir. Milli mücadelede rol oynayan bu ikili yapı kavranamamış ve bazı sol teorisyenlerimiz yıllarca Kurtuluş savaşının sınıfsal analizinde dengelerin bu ikili yapı üzerindeki gelgitlere takılıp kalmışlardır. Bu yaklaşımlar sürecin, başını sona, sonunu ise başa alarak uç tespitler yapmalarına yol açmıştır.. Kurtuluş Savaşında, en kritik günlerde , başlangıçta birlikte olunmasına rağmen reddedilen faktörlerden ilki sosyalist harekettir. İstanbul'da faaliyet gösteren sosyalist bazı gruplar haricinde sosyalistler hem düşünsel hem de davranış planında ilk andan itibaren Mustafa Kemal Paşa inisiyatifi ile birlikte olmuşlardır. Emperyalist işgal koşullarında , direnişi tek destekleyen dış gücün Sovyetler Birliği olduğu nesnel koşullarda bu reddiye nasıl yaşanmıştır. Sosyalist hareket savaşta hangi strateji ve taktikleri geliştirmiştir. Ankara hükümeti ile olan siyasal ve örgütsel ilişkilerinde yaşananlar nelerdir. Ben bu yazıda kısaca özellikle sonraki yıllarda mücadeleye damgasını vurması açısından önemli bulduğum bazı noktalara değinmek istiyorum. Anadolu burjuvazisinin kendi idari-siyasi mekanizmalarını ve düzenli orduyu kurabilmesi için gereksinim duyduğu süreyi kazandıran Mustafa Kemal Paşanın, Ankara'daki karargahının duvarlarına kadar sokulan gerici ve hain ayaklanmaları paramparça eden ve diğer boyutuyla da Ege' de ilerleyen işgalci Yunan ordusuna karşı ilk cepheyi açan ve yavaş yavaş halk ordusu olma haline dönüşmeye başlayan Çerkez Ethem Bey müfrezelerinin tasfiyesinde, izlenen metodun incelenmesi ve bu gelişmeleri içeren zamanlamanın takibi , bu gelişmeye Erkan-ı Harbiye kesilebilecek 'Halk İştirakiyun Fırkasının' tüm ideolojik ve pratik yanıyla bir değerlendirmeye tabi tutulması, ilk yol ayrımı konusunda gerçekleri önümüze getirecektir. Her halde bu aşamayı değerlendirirken de Çerkez Ethem Bey'i arkasına aldığı köylülüğe dayalı güçlerle birlikte kritiğin merkezine koymak yerine 'isyanla oynar gibi görünüp fakat asla isyancı olamayan' Halk İştirakiyun Fırkası'ndan işe başlamak gerekir.Başlangıç konağındaki bu yenilginin toplumsal ve siyasal kurguları, yani'gizli yasası'kavranmadan Dev-Genç'i ve onun bünyesinden çıkan direniş örgütlerini,9 martları ve bu gerçekliklerin eski sosyalist kuşaklarla olan ilişkilerini ve yapılan ittifakları bazı dar kafalı insanların anlayabilmesine pek olanak görmüyorum. Yine 1920 Aralık ayında,Anadolu Sosyalizminin ve silahlı halk milislerinin büyük bir yenilgiye uğradıkları tarihi aşamada,Ankara hükümeti ile yazışarak ve bunun neticesinde yapacağını sandığı ittifaka güvenerek hiçbir örgütlü halk hareketine dayanmadan yalnız öncüyle savaşma hatasına düşmüş Mustafa Suphi ve On beşler girişiminin ciddi bir analizi, bize 1970'li yılların değerlendirilebilmesinde büyük ipuçları vermektedir.Mustafa Suphi ve Ethem Nejat, Rusya'da esir düşmüş subay ve erlerden oluşan On beş arkadaşıyla Kars'tan Anadolu'ya girdikten sonra, kışkırtılmış çevrelerin hakaret ve saldırılarına uğrayarak yirmi sekiz günde Trabzon'a kadar gelebilmişler ve bu şehirde de o sırada bölgenin iç işlerini denetleyen,eski ittihatçı meşhur kayıkçılar kahyası Yahya ve Trabzon Müdafaa -i Hukuk cemiyeti başkanı Barutçu zade Ahmet'in emriyle katledilmişlerdir.Bu olay her açıdan yeniden bir tahlile tabi tutulmalıdır. Ama gerçek Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz'in azgın sularında yok edilmeleridir.Yıllar sonra yine Karadeniz'in küçük bir beldesinde arkadaşları ile birlikte katledilen Mahir Çayan ve öncüyle hareket başlatmaya yönelen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının,Mustafa Suphi ve on beşler girişimi ile aralarındaki benzerlikler ve paralellikler,büyük gürültülü idealizasyonlarla gözden kaçırılmıştır.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Sona Git >> |