left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sarp Kuray arrow Cumhuriyet Devrimi - DevGenç - Kürt Demokratik Hareketi
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Cumhuriyet Devrimi - DevGenç - Kürt Demokratik Hareketi Yazdır E-posta
Yazar Sarp Kuray   
Wednesday, 08 June 2005

30 Martta Mahir Cayan - Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Kızıldere de katledilmeleriyle başlayan kayıplarımız, 6 Mayısta Deniz - Yusuf - Hüseyin'in idamlarıyla devam etmiş, bundan bir yıl önceki Mayıs ayı Sinan'ı, Alpaslan'ı, Kadir'i, Hüseyin'i, İbrahim'i ve daha bir çok devrimci arkadaşımızı aramızdan alıp götürmüştür. Çok daha önceki yıllardaki bahar şehitleri Turhan Emeksiz, Nedim Özpulat, Tğm. Ali İhsan Kalmaz, Harbiyeli Selçuk Görsel bu gün maalesef unutulmuş ve bilinmiyor olsalar bile inandıkları davada şehit olmuş devrimcilerdir.

Bahar aylarında, toprağa, suya ve havaya düşen cemreler nasıl uykuya dalmış tabiatı canlandırıyorsa, ülkemizin Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm mücadelesinde, devrimci gençlerimizde cemre misali toprağa düşerek, Devrimci Mücadelenin önünü açmak uğruna kendilerini feda etmişlerdir. Bu yiğit arkadaşlarımızı anmak, onların anılarını canlı tutmak "duygulara hitap" ediyorlar tarzında ufalanmaya çalışılsa bile ilk önce arkadaşlık ve insanlık görevimizdir. Aynı zamanda Ahmet Tulgar arkadaşımızın 7 Mayıs 2005 de Akşam gazetesindeki ''Deniz -Yusuf-Hüseyin" ile ilgili yazısında belirttiği gibi "ortak bellekte, bu toplumun formüle ettiği, ürettiği en temiz imgeler, en temiz çehreler olarak kaldılar, kalacaklar bu üçü. Bu cismen yaşamaktan daha iyi değil mi bir yerde? Daha yararlı bir şey.

Böylesi bir dünyada, böylesi adaletsiz bir düzende bıraktığın, ardında bıraktığın anıyla, anınla hala bir şeyleri, hala bir umudu, hala bir insani seçeneği ayakta tutmak yaşatmak," Evet bahar şehitlerimiz ve diğerleri böylesi bir yozlaşmanın ve kirliliğin ortasında yine Ahmet Tulgar'ın vurguladığı gibi "güzel bir rüya görür gibi hatırladığımız, ancak rüyada gibi hatırlayabildiğimiz bir temizlik, bir ar, bir haysiyet anısı, onur imgesi. Ne yazık, geçmişinde bir yerde bunları bulamayanlara."

Şehit arkadaşlarımıza ve anılarına yaklaşırken kullanmamız gereken ilkenin vazgeçilmez ilk adımı, bizler için ar olan, onur olan bu arkadaşlarımızı incitmemek; unutmamak ve insani bir seçenek olarak ayakta tutmak olmalıdır. Tabi ki onlara yaklaşmamız diğer boyutuyla, bu adımla sınırlı kalmayacaktır, İdealizasyonlara, duygusallıklara kapılmadan, deneylerden çıkarabileceklerimizi tartışmak ta önümüzde duran devrimci bir görevdir ve bu adımla tamamlanmayan anmaların bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu konuda son zamanlarda, yakın geçmişte yaşandığı gibi her grubun kendi ideolojik-politik yaklaşımları çerçevesinde bu kahraman insanlarımızın doğru bir analize tabi tutmadan içlerini boşaltarak tespitlerinin belli bir bölümünü öne çıkartarak sahip çıkmaları yanlışına da düşmemek gerekir

1968 lerin devrimci gençlik mücadelesi ( DEV - GENÇ ) bir boyutuyla ; tarihimizde Tanzimat'tan bu yana başlamış yaklaşık ikiyüzelli senelik bir modernleşme ve özgürlük mücadelesinin devamı diğer boyutuyla da bu mücadelenin yoksul - ezilen sınıf ve tabakalarla birlikte Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm ekseninde ve Demokratik Halk Devrimi hedefine çekilmesi çabasıdır. Devrimci gençlik mücadelesi emek eksenine tam anlamıyla girememiştir, Bu gerçekliğin tartışılması devrimci gençliği eleştirinin merkezine koyarak yapılmaz. TİP diğer eski kuşak temsilcileri ile ilişkiler, devletin gençliği meşru müdafaa çizgisinde silahlanmaya iten tertip ve zorlamaları hep birlikte analize tabi tutuldukları taktirde doğru sonuca ulaşma imkanımız vardır, Yeniyol sitesinde bu tarihsel dönem ile ilgili yoğun tespitler ve açıklamalar yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir. Ancak bu meselenin devamlı vurgulanması gereken yanı ; devrimci gençlik mücadelesi başlangıçta, ülke tarihinin aydınlık yüzü ve Sosyalist birikim ile son derece barışık bir boyutta yola çıkmıştır. 27 Mayıs politik devriminin sağladığı nispi özgürlükler ortamında 1919 lann Demokratik Halk Devrimi hedefinde güncelleştirilmesi saflarda hakim eğilimdir.

Güncelleştirilmesi istenen 1919 lardaki Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimi nedir: 1968 lerde yayında olan ve eski ve yeni kuşak Sosyalistlerin birlikte yazılar yazdığı "Türk Solu" dergisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 29 Ekim 1968 günü yazdığı "Cumhuriyet Bayramı Nedir" adlı makalesinden bazı bölümler aktarmak istiyorurn, O gün bu yazının Türk Solunda yayınlanmış olması da ayrı bir önem taşıyor. Çünkü daha hiçbir gruplaşma yok, gruplar oluşmamış, kimse kendi dergisini çıkarmıyor, Türk Solu herkes tarafından okunuyor.

"Mustafa Kemal Türkiye'yi yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetlenme gücü ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderesine ilk Cumhuriyet bayrağım çekmişti.

Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi? Mustafa Kemal'e göre birisi Emperyalizm, öteki saltanattı. Emperyalizm neydi? Batıda, serbest rekabetçi tasım tarağını toplamış ve iç çatışmalarım, dünya ölçüsünde kangralandırmış olan tekelci kapitalizmdi

Saltanat neydi? Kadim tefeci bezirgan sermayenin her türlü gelişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi. Bu iki güç birbiriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğim sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde Emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.

1919 yılı yalın savaş kılıcıyla, kadim çağ derebeyliği olan Emperyalizmin yüzde yüz emrine geçirilmişti. Onun için, Anadolu içlerinde, gavura karşı kıpırdayan baş kaldırma karşısında, ilkin sözde Müslüman olan saltanatı buldu. Emperyalizmin papaz Fru'ları, saltanatın Molla Necmettinlerini parayla tuttular ve Anadolu topraklarında sarıklı -cüppeli kılıklarla casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege cephesinde Milli Kurtuluş Cephesinin ilk kurşunu, Yunanlılardan önce, sözde Müslüman mütegalibe hacı ağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.

Onun için Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir...

Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal'in ilk olarak gördüğü ve gösterdiği hedefe vardı mı? Daha kabaca söyleyelim : Türkiye de Cumhuriyet, saltanatı kökünden devirip, emperyalizmi kökünden kazıdı mı?

l - SALTANAT'ın tepesi padişahlık ve hilafetti, saltanatın tabam tefeci bezirganlıktı. Cumhuriyet tepedeki padişahlığı ve hilafeti kaldırdı. Tabandaki kadim tefeci -bezirganlık ne oldu?

Vaktiyle, "irtica" denilen gericilik isyanlara, suikastlara giriştikçe ezildi. Kabuğuna çekildikçe rahat bırakıldı, hatta ayrıcalandı. Yalnız ara sıra tefeciliğe karşı resmi savaşlar açıldı. % 10 dan "aşırı" faizler kanunla yasaklandı. Oysa politikanın etkileyemediği kanunlar vardı. Türkiye ekonomisinde kadim tefeci - bezirgan sermayenin kökünü ancak genlikli (prosper:müreffeh) ve hızlı bir modern sanayileşme kazıyabilirdi. Geniş üretim alanımız, toprakta küçük ekici, sanayide esnaf eliyle yürütüldükçe kaçınılmaz sonuç belliydi. En ufak teşkilatına göz yumulmayan, her kımıldanışı "ağa" ağırlığı ile boğulan bin bir devlet vergisi ve banka mükellefiyetleri altında her gün biraz daha ezilen KÜÇÜK ÜRETMENLER tefeci bezirgan torbasında kekliktiler.O yüzden en iyi niyetli olsun veya olmasın, bütün "resmi yasaklar" ister istemez kitapta kaldı. Hayatta kadim tefeci - bezirgan ilişkileri, şehir bankalarından güç alarak bütün hınçlarını ve uğursuzluklarıyla işlediler. Eski "saltanatlarını" (yeni egemenliklerini) yürüttüler ve git gide büyüdüler.

2 - EMPERYALİZM' in tepesi - o günler - Yunan kralı ile Türk padişahının gölgesinde çöreklenmiş: İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan ve ilh. Emperyalist silahh güçleriydi. Emperyalizmin Türkiye içindeki tabanı: yabancı komprador sermaye, yani bankalar ve şirketlerle onların acenteleriydi.

Mehmetçik yunan ordusunu baskına uğratınca, Yunan kralını maymun ısırdı. Türk padişahının kavuğu devrildi. Emperyalist silahlı güçler paratonersiz kaldılar. Ana yurtlarındaki grevlerde, halk hareketlerinde Sovyet ihtilalini bastırmaya vakit bulamayan emperyalist silahlı güçlerim de şeytan aldı götürdü. Tabandaki modern yabancı şirketlerle acenteler ne oldular. Duyunu umumiye alacaklıları "şark isyanlarını" ve şirketler "Gazi'ye suikastları" kışkırttıkça, yerli yabancı firmalar devletleştirildi. Çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi olan komprador burjuvazi "vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları ile sindirildi Sermayeci tıkırına baktıkça okşanmaktan da öteye şımartıldı ve varsa yoksa biricik devlet gözdesi yapıldı.

Cumhuriyetin başlıca "hikmeti vücudu" : birincisi saltanattı (Türkçe'si :DOĞU GERİCİLİĞİNİ) , ikincisi emperyalizm (Türkçe'si: BATI GERİCİLİĞİ) yok etmekti.

1919 - 29 arası Türkiye de kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. Ö kavuğun örttüğü doğu gericiliğinin başı: tefeci - bezirganlık dım dızlak parladı kaldı. Ö yüzden eski "irtica" yeni "gericilik" budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak dört bucağımıza dal budak sardı.

1919 - 29 arası, Türkiye de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silahlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu : o şapkayı taşıyan eskimiş ve iler tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi. Emperyalizmin şapkasını yerli - milli şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye "batıcı demokrasi" ve "dış yardım" adı verilen Truva'nın atıyla yurdumuza bacadan girdi. Birde baktık, 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silahlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi ve yüzlerce üs' te yuvalandırdı.

1919 - 29 yıllan birinci Milli Demokratik Devrim sosyal bir kümeye "komprador burjuvaziye" karşı gerçekleşti. Ancak kompradorların yerine Türkiye de genlikli ve ilerici biç sanayi burjuvazisi geçemedi. "Eşsiz Örneksiz" devletçiliğimiz sayesinde : tebdil gezen en kodaman kadim tefeci bezirganlar ve en kodaman büyük toprak emlak ağaları bankalar kubbesi altında harman edildi, hepsinden son sistem "her mahallede bir milyoner" parolalı yerli milli FİNANS KAPiTAL OLİGARŞİSİ yaratıldı."

29 Ekim 1968 tarihinde, devrimci gençliğin yol gösterici olarak izlediği Türk Solu delgisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı en eski kuşaktan gelme bir devrimci olarak 1919 - 29 dönemini sınıfsal olarak analize tabi tutuyor ve tüm açıklığı ile yukarıda aktardığımız boyutta gençliğin bilgisine sunuyordu. Ve devamla "1959 - 69 yılları ikinci Milli Demokratik Devrim, 27 Mayısın ışığı altında çim çiğ aydınlandı. Burada nükleer başlıklı Amerikan üslerine sırtını dayamış bulunan finans kapital oligarşisi, Mustafa Kemal'in "EMPERYALİZM"

dediği "BATI GERİCİLİĞİDİR". Burada köylerimizi inlete inlete sömürdükçe biti kan1anan tefeci hacı ağalık Mustafa Kemal'in saltanat dediği DOĞU GERİCİLİĞİDİR Her iki gericilikte 48 yıl önce Kuvva-i Milliye atalarımızın savaş açtıkları aynı iki başlı ejderhanın bu günkü gelişimidir, iki kahredici, iki lanet olası büyük baş belamızdır.

Birinci Kuvva-i Milliyecilik: silahlı, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü anlaşılırdı. İkinci Kuvva-i Milliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karma karışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa olsun. Birinci Kuvva-i Milliyeciliğin devrimci, kutsal Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.”

Ülkemizde Mustafa Kemal Paşa, Kuvva-i Milliye, Kurtuluş Savaşı ve de Cumhuriyet Devriminin yerli yerine oturtularak yorumlanabilmesi için, III. Selim (1789 - 1807) döneminden itibaren başlatılmış olan modernleşme hareketinin, sosyal sınıf diyalektiğinin karmaşık çelişkileri içinde, kavranması gerekmektedir. O zaman karşımıza, Türkiye'ye özge, karmaşık çok yanlı burjuva devrimleri içinde, toplumumuzun ilkel komine yapısından kalma aydın gerçekliği (Seyfiye+İlmiye) geleneği çıkmaktadır.

Ülkemizdeki silahlı ve aydın gençlik gerçekliğinin, bir sosyal sınıf olmadığı ve olamayacağı halde modernleşme hareketlerinde, vurucu güç fonksiyonunu görmesi ve zaman içinde geride duran cılız, pısırık ve de kişiliksiz burjuva sınıfı tarafından kuşatılarak fonksiyonlarının yok edilmesi bize özge bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan 1919' larda Kuvva-i Milliye saflarında teşkilatlanmış aydın gerçekliğimiz ile Müdafai Hukuk saflarında teşkilatlanmış yerli - milli burjuva sınıfı arasındaki ilişki ve çelişkileri ve sonuçta Mustafa Kemal Paşa'nın "onları kulaklarından çeke çeke adam etmesi ve vatana millete gelmelerini sağlaması" mücadelesini ve geri plandaki isyanları ve ihanetleri kavrayanlayız. Ve hatta, 1908 Meşrutiyet devrimi öncesi askeri tıbbiye ve harbiye de "silah, kitap ve bayrak" üzerine yemin ederek, yalnızca memleketi kurtarma refleksi üzerine kurulmuş İttihat Terakki cemiyetinin nüvelerini, dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi, Eyüp Sabri ve Mülazım Atıf'larda sembolleşen ordu gençliği örgütlenmeleriyle sonradan bu vurucu güç gerçekliğini kuşatarak sonuca giden, 1852' lerden itibaren şirketler ve bankalar yoluyla ülkemize ve bütün ekonomimize çökmüş Avrupa emperyalizmini ve onların içerde komprador vasıflı iş birlikçileri ile birbirine karıştırmış oluruz,

Türkiye de sınıflar diyalektiğinin bu baş döndürücü çelişkilerini kavramayan "kimi keskin, yeni hazırlop salon sosyalistleri" skolastik kafaları ve iri burunlarıyla tüm bu konulara burunlarını sokup "sosyalizmin bilimini" yapmak adına kafaları karıştırmaya ve bu tezlerini de gençlere yutturmaya uğraşmaktadırlar. Bu eski bir kavgadır ve çok yakın tarihimizde iki temel kırılmaya neden olmuştur.


1- İlkel komine yapımızdan kalıntı olarak gelen "vurucu güç" gerçekliğinin modernleşme hareketleri içindeki fonksiyonlarını, sınıf determinasyonundan soyutlayarak, geçmiş burjuva devrimlerini son duruşmada burjuva sınıfı değil de "asker - sivil bürokratların" yaptığı safsatasını ideolojileştirmeye uğraşanlar ve bu çizgiyi kadro -yön - devrim gazeteleri çizgisinde örgütlemeye çabalayan bir siyasi akım ortayaçıkmıştır. Bu günde bu akımı canlandırmaya çalışan uğraşları izliyoruz.

2- Türkiye de özellikle ordunun bir sosyal sınıf olmadığı ve olamayacağı halde sosyal devrimlerde vurucu güç oluşu, hiçbir Avrupa ülkesinde görülmez. Çünkü Avrupa da ordu "ya derebeyliğin çöküntüleri altında ezilmiş, yahut burjuva ordusu karakterini alarak sömürünün kör aleti durumuna girmiş ve korkunç biçimde gericileşmiştir. Bunu bize en iyi açıklayan, ihtilaller ülkesi bilinen Fransız ordusudur." Avrupa da yani batı toplumunda "dokunulmaz vatan sınırını ciddiye alarak milleti ve orduyu "namerde muhtaç" etmeyen dişli işveren sınıfı iktidara bıçağı hakkına gelmiştir. O nedenle burjuva ordusu efendisini, sahibini tanır" bizde öyle midir ?

Osmanlı devletini kuran da yıkan da ordudur. Onun vurucu güç gerçekliğini arkasına almadan veya sinsice kuşatmadan hiçbir burjuva hareketi sonuca gidememiştir. Ülkemizin bu orijinalitesini atlayarak burjuvaziye, serbest rekabetçi dönemin vasıflarını yükleyerek, bir boyutuyla Doğu Gericiliğini, diğer boyutuyla da Batı Gericiliğini temsil eden bu sınıfa ilerici bir gömlek giydirmeye çalışan İdris Küçükömer' ci İkinci Cumhuriyetçi bir siyasi akım ortaya çıkmıştır. Bir kırılma noktası da budur.

1919' larda Kuvva-i Milliye mücadelesi içinde sosyalist faktör de başlangıç konağı itibariyle yerini almış ve savaş içinde tasfiye edilmiştir. Lenin'in önderliğinde başarılmış 1917 büyük Ekim Devrimi dünya tarihinin büyük bir sosyal dönemecidir. Ekim Devrimi bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye içinde de etkiler, tepkiler yaratmıştır. Bunlardan ilki: Ekim Devrimi ile "Havza Toplantısı" n dan itibaren dayanışma içine giren Mustafa Kemal Paşa ve Kuvva-i Milliye hareketine etkileridir. Diğeri de : Emperyalist savaşta Avrupa da okuyan aydın gençlerin, Milli Demokratik Devrimin burjuva karakteri yerine proletarya karakterinin aldığını sezmeleri ile sosyalizmle buluşmalarıdır.

Çarlık Rusya’sı da Osmanlı İmparatorluğu gibi bir Doğu ülkesidir ve oradaki modernleşme hamleleri de tepeden inşa edilme yoluna ister istemez girmiştir. Başlangıçlar : Türkiye de Üçüncü Selim (1789 - 1807) ile İkinci Mahmut (1808 - 1839) devri, Rusya da (18’nci yy. son yarısında) Deli Petro devridir.

Ancak başlangıç karakterleri aynı olan bu iki modernleşme hamlesi sonuçta ortaya bir farklılık çıkarmıştır. Bu farklılığın kavranması Kurtuluş Savaşı yıllarındaki hem sosyalist hareketin yenilgi nedenlerini, hem de Kuvva-i Milliye hareketinin "Halkçılık Programı" nı hayata geçiremeyiş nedenlerine ışık tutması açısından altı mutlaka çizilmelidir.

Devrim öncesi II. Nicola Rusya' sı ile Kurtuluş Savaşına giren Türkiye arasında sanayinin gelişme temposu açısından büyük bir fark bulunmaktadır. II. Nicola döneminde Rusya, Deli Petro devrinden beri başlamış oldukça gelişmiş bir sanayi alt tabanına sahiptir, ülkemizde ise bu taban neredeyse yoktur, varsa bile cılızdır. Komprador nitelikli al - satçı sermaye ülkede hakim durumdadır. "onun için Rusya da ta 1860 yıllan beliren sosyalist eğilimler, bin bir çeşit ütopizmlerden dönüp dolaşarak ancak yarım yüz yıllık bir mücadelenin sonucu ve ürünü olarak bilimsel sosyalizme, Marksizm'e kavuşabilmişti.

Türkiye burjuva devrimcilerinden bazı tek tük "fert" (kişi) lerde küçük burjuva anarşizmine ve sosyalizmine doğru — bir eğilim değil, kentlilerinin de sonra bir günah gibi itiraf ettikleri toy bir özenti ve "gençlik hevesi" kabilinden - acep şu sosyalizm de neymiş gibilerden meraklar olmuş olabilir...

Rusya da 1880' den sonra narotniki hareketi biter. 1890' lardan itibaren ~ 1883' lerde teorik olarak ve hariçte başlayan - Marksizm ideolojisi işçi sınıfı ile buluşur ve ancak 20nci yy ile birlikte Leninizm’in öz telakkileri devrimci proletarya hareketinde yer tutar.

Yuvarlak hesap Rusya da devrim hareketini otuz yıl kadar küçük burjuva sosyalizmi kastı kavurdu…”(Dr. Hikmet Kıvılcımlı – Partide Konaklar ve Konuklar)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930 larda yazdığı “Partide Konaklar ve Konuklar” adlı kitabında, bütün eğilimleri ile sergilediği Türkiye Sosyalist hareketi, tüm deneyimsizliği ve teşkilat yokluğu ile Kurtuluş Savaşına katılmış ve sonuçta yenilgiye uğramıştır. Kurtuluş Savaşı başlarken Türkiye nasıl (1. saltanat merkezi – İstanbul 2. Anadolu) fiilen ikiye ayrılmışsa, sosyalist mücadelede bu ayrıma paralel bir seyir izlemiştir. Anadolu Sosyalizmi olarak isimlendirebileceğimiz bir kanal : Halk İştirak-i yun Fırkası,Yeşil Ordu denemesi ve Çerkez Ethem Beyin komutasındaki müfrezeler olarak savaşa fiilen katılmışlar ve öncülük mücadelesinden yenik çıkmışlardır. Mustafa Suphi ve Onbeşler girişimi de mücadeleye fiilen katılmak üzere Anadolu’ya girmiş ve aşağı yukarı aynı tarihte Ethem Bey kuvvetleriyle birlikte yok edilmişlerdir.

Cumhuriyet devrimi sonrası 1925 yılında, devlet terörü ile başlayan karanlık dönemde illegalitenin ağır koşullarında çalışmak zorunda kalan İstanbul Sosyalizmi kanalı, süreklilik ve kalıcılık sağlayamadan ve adeta tek tek denebilecek bir kadro yetiştirmesi ile 1950 li yıllara kadar varlığını devam ettirmeye çabalamıştır. 1951 tevkifatının ardından, bazı yönetici kadroların yurt dışına çıkmaları ve “dış büro” adını almalarından sonra, otuz yılın “partiden o, bunu; şu, onu attı” edebiyatları yeni bir içerik almaya başlamış ve eski kuşaktan gelen yönetici kadroların her biri, parti tarihinin kendi şahsında temsil edildiği iddiasını taşıyarak ve neredeyse her biri ayrı bir mihrak olup davranışa geçmişlerdir. 27 Mayısa gelindiğinde tablo budur.

27 Mayıs Politik Devrimi : Egemen sınıfların 1946 lardan itibaren memleketi Amerikan mandası yapmasına ordu ve sivil gençlik tepkisi olarak ortaya çıkmıştır. İlk anda “Milli İrade” yi babalarının mirası gibi, mülkiyetleri altında tutan İsmet Paşanın ve Celal Bayar’ın partileri faaliyetten men edilmiş ve bir süre iktidar – muhalefet partilerine oynatılan ali cengiz oyununa ara verilmiştir. 27 Mayıs – 22 Şubat – 21 Mayısı on yıllık titiz bir çalışmayla derinliğine incelemiş sevgili Öner Gürcan’ın yeni çıkan kitabı “Ben İhtilalciyim – Fethi Gürcan” da belirttiği gibi bu süreç, 1980 Amerikancı faşist darbesine kadar izleri sürecek “genç subaylar demokrasisi” niteliğini taşımaktadır. Bu dönem, 12 Mart ve 12 Eylülle karıştırılmamalıdır, meyveleri ortadadır, tarihin aydınlık yüzüdür, karıştıran şaşkınlara da zaten metelik vermez.

27 Mayıs sonrası, yakın tarihimizde, 1920 ler dışında, izine rastlanmayacak boyutlarda siyasallaşmış bir aydın eylemciliği, işçi ve sendika hareketi tarih sahnesine çıkmıştır. TİP – DİSK – DEV-GENÇ – 21 Mayıs Ordu Gençliği Eylemi bu sürecin meyveleridir ve hatta yılların devlet partisi CHP “ortanın solu” önlemini geliştirmek zorunluluğunu duymuştur. İkinci Cumhuriyetçilerin “tepeden inmecilik” diye suçladıkları 27 Mayıs, onların DP ye yüklemeye çabaladıkları “Halk hareketi” misyonunun sınıfsal temelde önünü açmış, siyasal ve ekonomik talepleri Devrimci bir programla ifadelendirilen İşçi – Köylü ve gençlik hareketi toplumsal gündeme oturmuştur.

27 Mayısın baskın niteliği ve ordu gençliğini kontrol edemezlik korkusu, 27 Mayıs öncesi müdahaleyi güdebileceğini düşünen ABD emperyalizmini ve yerli işbirlikçilerini korkuya düşürmüştür. İktidara el konulduğu ilk saatlerden itibaren Milli Birlik Komitesinin oluşturulma biçimiyle sürece müdahale etmeye başlamışlardır. Ordu Gençliği Eylemciliği ile egemen güçler arasında kıyasıya kavga yaşanmış ve bu ilk dönem, 21 Mayıs 1963 Askeri ayaklanmasına kadar sürmüştür. Sonuçta ayaklanma bastırılmış, büyük çapta tasfiyeler olmuş ve hareketin önderleri Talat Aydemir ve Fethi Gürcan asılmışlardır.

21 Mayıs sonrası yeni bir dönemdir. Bu süreçte ezilen alt sınıflar, küçümsenmeyecek bir boyutta siyasi mücadelede yerlerini almaya başlamış ve gençlik yığınlar halinde Sosyalist mücadeleye doğru hareketlenmiştir.

DEV-GENÇ : Sosyalist mücadeleye doğru hareketlenen gençlerin oluşturduğu mücadele kanalının adıdır. Devrimci Gençlik, Türkiye’nin uzak ve yakın tarihinde bir gelenek olan tarihsel devrimci eylemcilikten kopuşarak sosyal devrimciliğe doğru hareketlenmeye başlamıştır. Gençlik ; geleneksel olarak “devleti” ve “memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğu duyan bu gelenekten kopuşarak “devleti değiştirmek ve dönüştürmek” amacı ile mücadeleye girmiştir.

DEV-GENÇ : Emperyalizme, sömürüye, şovenizme, adaletsizliğe karşı bir isyandır. Onbinlerce Türk ve Kürt devrimcisi omuz omuza aynı saflarda mücadele etmişlerdir. Binlerce yıldır, üretime ve modernleşmeye düşman tefeci – bezirgan sermayenin yani Doğu Gericiliğinin un ufak ettiği insan malzemesini, emek ekseninde insanlaştırma adımıdır. Bu anlamıyla da ülkemizdeki iki yüz elli yıldır var olan modernleşme ve özgürleşme hareketinin devamıdır. Emperyalizme ve işbirlikçilerine yani Batı Gericiliğine karşı da bir mücadele kalesidir. Çok kısa bir zaman süresinde toplumsal muhalefetin öncüsü konumuna gelen DEV-GENÇ’İN bu hareketliliği karşısında TİP nin “ ‘sakın birleşilmesin, kımıldanılmasın: yoksa faşizm gelir’ anlamındaki titizlenmelerle, bilerek – bilmeyerek: ‘eller yukarı’ kumandasını vermesi” sonucunda, devrimci gençlik kadroları ve demokratik devrim tezini savunan eski kuşak sosyalistler parti dışına itilmeye başlamışlardır. DEV-GENÇ’İN en yoğun biçimde anti emperyalist eylemin öncülüğünü yapması, en geniş öğrenci kitlesini temsil yetkisinde oluşu, işçi köylü eylemleriyle organik bağlar kurmaya başlaması, ordu gençliğinin saflarında DEV-GENÇ mücadelesi paralelinde örgütlenmelerin hızla yükselişi ve gerici saldırılar önünde sığınılacak tek devrimci kale haline dönüşmesi karşısında devlet büyük bir paniğe kapılmış, gelişmeyi durdurmak için önlemler oluşturmaya başlamıştır. Derin devlet kuruluşları ile yedeğindeki faşist güçler sinsice devrimci avını başlatmışlardır. Bu kahpece saldırılar karşısında Devrimci Gençlik, meşru müdafaa çizgisinde silahlanmıştır. Bu kendiliğinden oluşan silahlanma refleksi kitle bağlarından kopma ve yeniden üniversite duvarlarının ardına çekilmeyi beraberinde getirmiştir. Bu durum o dönemin en yaman çelişkisidir. Bir yandan gittikçe derinleşen ekonomik – siyasi krize ve bunun sonucu yükselen sosyal çatışmalara öncülük yapma isteği diğer yandan da silahlı saldırılar sonucu kabuğuna yani üniversitelere çekilme . Devrimci gençliğe dayatılan bu yaman çelişkiden , kaostan hızla parçalanma , gruplara ayrılma ve gerilla mücadelesine yönelme çıkmıştır. Sonuç; Ezilen sınıf ve tabakalar adına kendini “ feda “ dır. 1978’lerde de adeta aynı siyasal kurgular içinde yeniden gündeme gelen bu mücadele anlayışı halen yüzlerce devrimci gencin F tiplerinde tecride karşı kendini feda etme biçimiyle devam etmektedir. Diğer boyutuyla bugün Kürt demokratik hareketinin önüne bu yaman çelişki en canlı elemanlarıyla çıkmıştır. Bu anlamda 1968’leden ve 1978’lerden çıkarılacak dersler çok önemlidir. Abdullah Öcalan’ın tecritten “ Dev-Yol /Dev- Sol ayrımı gibi olmasın” çığlığını yaşanmış birikimin ışığında değerlendirmek gerekir.

Dev- Genç anti- emperyalist , anti- Faşist ve emekten yana sol duruşunu o dönemde mesele tam anlamıyla bilince çıkartılmış olmasa bile şovenizme karşı da göstermiştir. Mahir Çayan’ın MDD tezine yönelik eleştirilerindeki Kürt sorunu vurgulamaları ve Deniz Gezmiş’in idam sehpasında , bugün bazı çevreler tarafından yok sayılmak istense bile Kürt gerçekliği konusunda haykırdığı saptamalar 1968 gençliğinin Kürt sorunu karşısındaki yaklaşımlarını göstermesi bakımından yol gösterici fenerlerdir.

Bugün “ 1920’lerin güncelleşmesi “ ve “Demokratik Cumhuriyet “ tezleri ışığında , eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte bir gelecek oluşturmaya çabalayan Abdullah Öcalan her vesile ile 1968 devrimci gençlik mücadelesine atıf yapmaktadır. “ 1968 hareketi büyük bir hareketti , özgürlük için iyi bir adımdı, fakat sonunu getiremediler “ ayrıca “ bugün Türkler , Kürtler bütün Ortadoğu halkları için söylüyorum. Biraz saygılı iseler Mustafa Kemal’in devrimci kişiliğini yaşatsınlar. Eğer Mustafa Kemal’e zırnık kadar saygıları varsa , onun özgürlük kimliğini bugüne taşısınlar…Türk gençliği 1970’lerde bunu yapmak istedi. Ama idam edildi.” demektedir. Bu tespitlerin anlamı çok açıktır, hiçbir spekülasyona geçit vermez. Abdullah Öcalan “ 1920’lerim güncelleşmesi “ ışığında , 1968 devrimci gençliğinin yapmak istediklerinin altını çizmekte ve eksik kalan yanlarının tamamlanması hedefini önüne koymaktadır. Bu açılımların ışığında , Türkiye’nin önünü açacak DTH ( Demokratik Toplum Hareketi ) projesini geliştirmiş ve proje konusunda en temel ilkenin altını şöyle çizmiştir.

“ Tanzimat ayarında , Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum . Sıradan değildir. Cumhuriyetin aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir. İttihat terakki var, CHP var. B u da üçüncü partileşme hamlesidir.”

DTH girişimi bugün Abdullah Öcalan’ın tespitlerinin ve açılımlarının tam aksi bir siyasal eksende faaliyet göstermektedir. Kelimenin tam anlamıyla Öcalan, Demokratik Toplum Hareketinde “ saklı “ tutulmaktadır. Yükseldiğini tespit ettikleri milliyetçi dalganın üstüne çıkma eğilimleri Öcalan’ın tavrı değildir. Öcalan’ın bu gelişmeler karşısında milliyetçilik felaket getirir tespiti ışığında düşünce ve davranış geliştirmek devrimci tavır olacaktır. Kuzey Irak’taki gelişmeler , ABD ve AB’nin bastırmaları DTH’yı başka bir eksene doğru savurmuştur. Bu durum 1968 ve 78 Devrimci Gençlik mücadelesinin önüne çıkan yaman bir çelişkiyi potansiyel olarak bünyesinde taşımaktadır. Bu gün silahsız – çatışmasız siyaset etrafında 1968 açılımları ve Öcalan’ın tezleri ışığında oluşturulacak bir Türk ve Kürt beraberliği ülkenin önünü açma misyonuna sahip olacaktır. Yeter ki bu amaçla yola çıkılsın. Kürtlerin meşru müdafaa hakları tabi ki kutsaldır. Bizim için tartışılmazdır. Ancak bu meşru müdafaa hakkını silahsız – çatışmasız kullanma imkanları Kürtler açısından kesinlikle olanaklıdır. Yeter ki bu imkan sonuna kadar ve İmralı çizgisinde zorlansın. DTH girişimi gibi yan çizilmesin. Öcalan’ın tezleri içi boşaltılarak savunulmasın. Bu konuda önerimiz net ve durudur. DTH GİRİŞİMİ BİR SÜRE ERTELENMELİ ve DONDURULMALIDIR. GİRDİKLERİ ÇİZGİDE DEHAP DAHA BİRİKİMLİ VE GÜÇLÜDÜR. SİVİL SİYASETTE İÇTE YAPILACAK BİR İKTİDAR KAVGASI KÜRT POTANSİYELİNE GÜÇ KATMAZ ZAAFLAR GETİRİR. ABDULLAH ÖCALAN’IN DTH PROJESİ TÜRK DEVRİMCİ VE AYDINLARINI İÇİNE ALARAK YENİDEN TARTIŞMAYA AÇILMALIDIR. DTH YÖNETİCİLERİNİN SÖYLEDİKLERİ GİBİ “TÜRK AYDINLARI GELMEDİLER” TESPİTİ DOĞRU DEĞİLDİR. ONLAR TÜRK DEVRİMCİLERİNE, AYDINLARINA VE DEMOKRATLARINA GİTMEYİ BAŞARAMAMIŞLARDIR. BU ÇABANIN GÜNDEME SOKULMASI SİLAHSIZ – ÇATIŞMASIZ BİR DÖNEMİN TESİSİ İÇİN ÖNEMLİ BİR POTANSİYELİ BÜNYESİNDE TAŞIMAKTADIR.

Avrupa Komisyonu Türkiye temsilcisi Kretschmer’in 28 Mayıs 2005 te Milliyet gazetesinde yayınlanan açıklamaları dönemi ve eğilimleri kavrayabilmemiz açısından önemlidir. “Zana PKK ye mesafe koymalı" başlıklı haber de : “Leyla Zana ve arkadaşlarının bu terörist örgüt ile aralarına gözle görülür bir şekilde mesafe koymaları gerektiğini söyledi. ‘bu kişilerle ne zaman konuşsak bunu kendilerine söylüyoruz. Çıkıp bu konuda kuşkuya mahal vermeyecek açıklamalarda bulunmalarını telkin ediyoruz. Bu güne kadar bu konuda sadece kısmi başarı sağlayabildik. Ancak konuyu sürekli gündemde tutuyoruz.’ “ demektedir.

AB ülkelerinin büyük elçilerinin bu tarz müdahaleleri devam etmektedir. Son olarak 6 Haziran 2005 tarihinde yine Milliyet gazetesinde bu kez Hollanda’nın Ankara büyükelçisi Sjöerd Gosses “PKK ile aranıza mesafe koyun, ayrılıkçılıktan kaçının” demekte ve “feodal yapılardan” kaçınılmalıdır tavsiyesinde bulunmaktadır.

Abdullah Öcalan’ın tüm açılımları ve tezleri orta yerde durmaktadır. Son olarak yazdığı “Bir Halkı Savunmak” adlı kitabı, tarihsel arka yapısı ile birlikte Türk – Kürt beraberliğine, iç içeliğine bilimsel boyutta açılımlar getirmekte ve birlikte çözüm önerilerini ortaya koymaktadır.

Avukatlarının, Öcalan’a “yapının ezici çoğunluğunun, Güney ve Mustafa Kemal ile ilgili söylediklerini ve yazdıklarını atlayarak okuduğunu” aktarması, kırılmanın nereden başladığı konusunda bizlere açık deliller sunmaktadır. Bu kanıya avukatların nasıl vardıkları konusunda kendi sübjektif tespitler ötesinde hiçbir delil yoktur. Halk birlikte çözüme ve Öcalan’a son derece bağlıdır.

DTH nin halk ile yaptığı toplantılardan bizim çıkardığımız sonuç : Türkiye Kürtleri içinde ABD ekseninde “Feodallerin” ideolojik hegemonyası altında sorunun çözüleceğine inananlar asla çoğunlukta değildir. Bu kaos ortamında “Demokratik Cumhuriyet” projesi etrafında Türkiye Kürtleri ile tam anlamıyla birlikteliğin sağlanması önümüzdeki en temel görevdir.

Abdullah Öcalan’ın 1920 lerin güncelleşmesi ve Demokratik Cumhuriyet açılımları ve Türkiye Devrimci Hareketinin “Demokratik Halk Devrimi” ekseninde elde ettiği birikimler bu birlikteliğin ideolojik – politik alt yapısını oluşturmaya fazlasıyla yeterlidir. Bu girişimlerde yaşanılacak bir yenilgi kaldırılamaz. Emperyalist güçler tarafından durmadan zayıflatılan ülkemizde Anadolu Türklüğü ile Türkiye Kürtlerini kaynaştıracak bir girişimin alt yapısının acilen güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu başarılamadığı taktirde Amerikanın büyük Ortadoğu projesi ekseninde ülkemizin torbaya atılacak bir kuşa dönüştürüleceğini kimse aklından çıkarmamalıdır.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Cumhuriyet Devrimi - DevGenç - Kürt... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right