|
27 Mayıs Politik Devrimi sonrasında yaşanılan toplumsal uyanış ve aydınlanma , toplumsal mücadeleye büyük bir ivme kazandırmıştır. Başta silahlı ve silahsız aydın gençliğimiz olmak üzere, toplumun ezilen bütün sınıf ve tabakaları düzene karşı mücadelelerini kitlesel boyutlarda yükseltmişlerdir. 12 Mart Muhtırasının Genkur. Başkanı Memduh Tağmaç “Sosyal uyanış ekonomik gelişmenin önüne geçti” tespitini yaparak diğer komutanları ve ordu hiyerarşisini yanına almış ve sosyal uyanışı bastırmak üzere ABD’nin ve egemen sınıfların güdümünde devrimcilere, demokratlara, ilericilere saldırıya geçmiştir. Bütün yollar finans-kapital ve hacıağa döküntülerine açılmıştır. 12 Mart muhtırası budur. On yıl sonra gelen 12 Eylül Faşist Darbesi yine ordu hiyerarşisi öncülüğünde, egemen sınıfların güdümünde, kan ve şiddet metotlarıyla toplumsal uyanışı susturmak, yok etmek üzere tezgahlanmıştır. Ve devrimcilerin üzerinden bir silindir gibi geçmiştir. Ülkemizin bugün içinde kavrulduğu yokluk, perişanlık ve teslimiyet apaçık ortadadır. 27 Mayıs sonrasında yaşanılan toplumdaki bu uyanış ve aydınlanma süreci, yukarıda kısaca belirttiğim gibi başta ABD olmak üzere ülkemizdeki büyük sermayedarları ve ordu hiyerarşisini ürkütmüş ve bu güçler terörize olmuşlardır. Bu cephenin terörize oluşu, bütün altyapıları, illegal örgütlenmeleri, psikolojik savaş metotları, devrimcilerin arasına bir mızrak gibi soktukları yapay örgütlenmeler, provokasyon tezgahları vb. deşifre edilmediği taktirde, kendi tabirleriyle “Terör” adı verdikleri olgu üzerinde bilimsel bir tespit yapılabilmesinin olanağı yoktur. Biz yaşayarak biliyoruz ki : 1969’larda Devrimci Gençlerin kitle çalışmalarından koparılarak, meşru müdafaa çizgisinde silahlanması, soğuk savaş stratejisi kapsamında dayatılan devlet destekli terör neticesinde meydana çıkmıştır. Büyük paşalarımız devrimcilerin örgütlenmelerine taşeronlar vasıtasıyla sızmış ve gençleri illegaliteye doğru çekmişlerdir. Ardından kıyıma girişmişler ve askeri uçaklarla Lozan’dan politikacıları ülkeye getirip toplum mühendisliğine soyunmuşlardır. Bu girişimin sonucunu bugün ülkemiz çok ağır bedelleriyle ödemektedir. Bu ülke “Kışa komünizm geliyor” palavralarıyla devrimcilere karşı haçlı seferleri organize eden eski devlet başkanlarını da görmüştür. Yüzlerce cinayet hala faili meçhuldür. 1980 öncesi de binlerce faili meçhul ve provokasyonlarla doludur. Kahramanmaraş olaylarında 12 Martın karanlık ekibinden Amerikancı Orgeneral Muhsin Batur'un kadrosunda yer alan, içişleri bakanı olan şahıs, hesap vermeden bu dünyadan göçüp gitmiştir. Örnekleri çok uzatabiliriz. Org. İlker Başbuğ yaptığı toplantılarla basını ve kamuoyunu aydınlatmada ustalaşmıştır. Bu paşamızdan yakın tarihimizle ilgili bir toplantı yapmasını ve ülkedeki dayatılan devlet terörü konusunda bizleri aydınlatmasını isteme hakkına sahibiz sanıyorum. Ülkemizdeki bu irin tam anlamıyla akıtılamadığı ve açığa çıkarılamadığı taktirde bütün tespitler tek yanlı ve sanal olacaktır. Kürt Demokratik Hareketi önderi Abdullah Öcalan’ın özellikle İmralı cezaevinde yazdığı 2000 sayfayı bulan savunmaları, uzak ve yakın tarihimizdeki birikimlerden süzülüp gelmiş tezlerdir. Aynı zamanda da ABD ve Avrupa tarafından dayatılan güdümlü politikalara karşı bir barış ve birliktelik manifestosudur. Kendisinin ve savunmalarının tecride uğratılması, yok sayılması, saklı tutulması emperyalist planın bir parçasıdır. Devrimciler, demokratlar, ilericiler, yurtseverler vb. bu oyunu bozmalıdırlar. 1970’lerde ve 1980’lerde silahlı ve silahsız aydın gençliğimize dayatılan imha planı bu gün de Kürt hareketine dayatılmaktadır. Antiemperyalizmin olgusunun, emperyalizm ve ülkemizdeki yerli ortakları yakın tarihimizle birlikte bir analize tabi tutulmadan içi doldurulamaz ve mücadele hedefini bulamaz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı yıllar önce belirttiği gibi “Yabancı sermaye ile göbek bağlı, yerli finans – kapital döküntüleri, daha doğuşlarından vatan, millet nedir bilmeyen kozmopolit bir oligarşi (azınlık egemenliği) ve plütokrasi (zenginler saltanatı) hain ve haifleridirler. Hem Türkiye’yi Amerikan mandası yaparak “İhanet” ederler hem de ölesiye “haif:korkak” şerefsiz burjuvalardırlar.” Kıvılcımlı devam ediyor : “Yabancı emperyalist devletler de daha fazla ödünç para verebilmek için Türkiye’yi yabancı sermayeye ipotek ettirme zamanının artık gelmiş, geçmek üzere olduğunu sezdirdiler. İpotek : Bütün gazozcu ve montajcı yatırımlarla çoktan pekiştirilmişti. Şimdi toptan yer altı madeni, petrolü, yerüstü varı yoğu ile tüm Türkiye’yi Ortak Pazar’a yutmak gerekti. Ortak Pazara girmenin,hele küçük ve geri ülke için yeniden sömürgeleşme olduğu ortadaydı… İş buraya gelip dayatınca şirketler ve hacı ağalar ne yapabilirler. Yeryüzünün her geri ülkesinde finans-kapital’in casus ağlarıyla kurduğu faşist cunta iktidara getirilir. Kendi yarattığı ve azdırdığı sözde “Anarşi” ortadan kaldırılmak istenir. Yani vatanın ve milletin satıldığı süngü gücüyle hiç olmamış göstermeye çalışılır.” 21 Aralık 1970’te Kıvılcımlı’nın bu tespitleri yapmasından sonra satıcılar, önce 12 Mart’ı sonrada 12 Eylül’ü süngü gücü ile tezgahlamışlardır. Şimdi aynı oyuna bir defa daha düşmemek gerekiyor. Türkiye’nin gerçek Halkçıları birleşerek, milli birlikten korkmadan, örgütlenerek bu oyunu boşa çıkarabilirler. Aşağıda okuyacağınız mektup 29 Ekim 2004 tarihinde Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Doğan Erbaş’a teslim edilmiş ve Abdullah Öcalan’a iletilmesi istenmiştir. Dokuz aya rağmen mektup Abdullah Öcalan’a çeşitli bahanelerle götürülmediği gibi kendisine mektuptan da söz edilmemiştir. Doğan Erbaş’ı ve diğer avukatları birkaç görüşme dışında tanımam, haklarında bir fikir sahibi olmam mümkün değildir. Özellikle avukat Doğan Erbaş'ın mektubun ilk eline geçtiği andaki samimiyeti ve heyecanı benim tarafımdan bilinmektedir. Sonradan ne olmuş, nasıl müdahele edilmiştir onları bilmiyorum. Ancak benim mektubum konusunda yanlış ulaklık yapmışlardır. Safların yavaş yavaş iyice belirmeye başladığı bu günlerde yorumu okuyucuya bırakarak mektubu bilgilerinize sunuyorum.
Sn. Abdullah Öcalan, Değerli kardeşim; Size, avukatlarınız kanalıyla gönderdiğim selamın karşılığını aldım. Teşekkür ederim. Sizi ve düşüncelerinizi, Ortadoğu’da birlikte olduğumuz zamanlardan bildiğim ve tanıdığım için, uluslararası bir komplo sonucunda Türkiye'ye getirildiğiniz andan itibaren, söylediğiniz sözler, açılımlar ve tespitler benim yabancı olmadığım değerlendirmelerinizdir. Ancak, 1999 yılından bu yana, ülkenin değişimlere zorlandığı bunalımlı bir süreçte,bu tezleri geliştirdiğiniz derinlik ve barışı sağlamak uğruna yaptığınız ideolojik açılımlar, müdahaleler ve öneriler, beni heyecanlandırmış ve umutlandırmıştır. ''Sümer rahip devletinden halk cumhuriyetine doğru'' , ''Özgür insan savunması'',''Bir halkı savunmak'' adlı kitaplarınızı okudum. Aynı zamanda, İmralı’da avukatlarınızla yaptığınız, görüşme notlarınızı da inceledim. Kürt gerçekliğini, binlerce yıl önceden, Mezopotamya Devletleri ile ilişlileri içinden alıp, getirdiğiniz ''Tarih'' ve ''Toplum'' analizi, bir halka kendi tarihini ve toplumsal yapısını öğretmesi açısından değer ifade eden tespitlerdir. Bu toplum ve tarih analizi içinde Orta Asya’dan gelen, Türk gerçekliği ile, Kürt gerçekliğini ilişkilendirmeniz ve 1071'de Malazgirt Zaferi ile başlayan,Türk ve Kürt birlikteliğini tek tek tüm tarihi süreçleriyle değerlendirip, ''Kurtuluş Savaşı'' ve Mustafa Kemal Paşaya kadar taşımanız, kardeşliğe sunulmuş bir katkı olarak değerlendirilmelidir. 1919'da bir yanıyla Emperyalist işgale, diğer yanıyla İstanbul'daki derebeyi saltanatının arka çıktığı ve kışkırttığı gerici isyanlara karşı, amansız bir mücadele vererek ve bir takım ittihatçı kompradorların manda isteklerine karşı durarak, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, Türkiye halkı'nın bağımsızlığına ulaştığı süreç ile ilgili değerlendirmeleriniz büyük önem taşımaktadır. ''Özgür insan savunması'' ndaki şu satırlarınız, hem meselenin özünün kavranılmasını, hem de sıkça ifadelendirdiğiniz ''1920'lerin güncelleştirilmesi'' tespitinizin ne anlam taşıdığını açıklıyor; "Mustafa Kemal paşa'nın 1919 Samsun çıkışında,oynayacağı rolde, Kürtlerin rolü günümüzde de geçerli olabilecek bir stratejik yaklaşımla değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Bu rolü görmeden, ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini doğru değerlendirmek gerçekçi değildir. Kürtlerin cumhuriyetteki rolü ''kurucu'' niteliğindedir. Bizzat Mustafa Kemal Atatürk'ün demeç ve emirlerinde bu hususu görmek zor değildir. Bu dönemde Kürtlerin olumsuz bir biçimde gündemden düşürülmesi anti Kürtlükten kaynaklanmıyor. Başlangıçta düşünülen, özgürlükleri esas alan bir Kürt reformudur. Atatürk bunu 1924 İzmit mülakatında, açık ve kapsamlı olarak belirtmektedir. İsyanlar bu imkanı engellemekte kalmıyor; Cumhuriyetin korunmasına gösterilen özen nedeniyle batı'daki diğer bir çok ayaklanmada görüldüğü gibi aşırıya kaçan ezilmelere de yol açabiliyor. Her bakımdan yetersiz ve gelişmeye değil eskiye, mahalli çıkarlara dayalı feodal önderlikler, kendileri ile birlikte Kürt halkı içinde yıkımla sonuçlanan bir süreci yaşıyorlar. Artık Kürt korkusu cumhuriyete yerleşiyor. Dönemin yaygın şoven havasından etkilenmeler yoğunlaşıyor, Kürt inkarcılığı, resmi siyaset literatürüne tüm koyuluğu ile yerleşiyor". Bu tezlerinizin devamında yaptığınız, "Türk milliyetperverliği" yorumu,sorunun anlaşılabilirliğine ve çözümüne yönelik yol gösterici değerlendirmelerdir; 'Türk milliyetperverliği, Kürtler konusuna Alparslan, Yavuz Selim ve Mustafa Kemal ayarında stratejik olarak baktığında gerçek anlamına kavuşabilir.Solu ve Kürt kimliğini tasfiye amaçlı oligarşik düzenin şoven milliyetçi ve dinci fanatizmi esas alınarak milliyetperver olunmaz. Dışta emperyalizm'in,içte oligarşi'nin reel sosyalizme ve demokratik özgürlüklere karşı körükleyip desteklediği bu akımlar, sosyal ve ulusal bütünlükte gerçek bölücü ve ayırımcı güç rolünü oynarlar". Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki reddedilen ''Kürt'',''Sosyalist hareket'' ve ''kompradorcu orta çağ şeriatı'' faktörleri içinde açık yüreklilik ile bilimsel derinlikle, büyük cesaret ile yapılan ''Kürt'' faktörü çözümlemeleri büyük önem taşımaktadır. Bu yaklaşımınızda, mahalli feodal önderlikler güdümünde çıkan isyanların sınıfsal niteliğini ve tavırlarını tahlil ederek, ilkel Kürt milliyetçiliğini mahkum ediyorsunuz. Bu tespitleriniz diğer yanıyla da, Türkiye’de hep gündemde tutulmaya çalışılan, ''Kompradorcu Enver Paşa'' milliyetçiliğini ve çeteciliğini de mahkum ediyor. Temelinde toprak ve demokrasi faktörlerinin yattığı Kürt sorununa "1920'lerin güncelleşmesi" boyutunda getirdiğiniz "Demokratik cumhuriyet" çözümü, Türk ve Kürtlere eşit ve özgür şartlarda aynı toprakta birlikte yaşamalarının,o ülkeyi birlikte savunmalarının ve geliştirmelerinin zeminini vermektedir. Belirttiğiniz gibi; "Yeniden yapılanmaya getirdiğimiz açılımlar,asla devletin ve ülkenin bütünlüğüne karşıtlık anlamına gelmediği gibi çağdaş ölçüler temelinde, ortak vatan anlayışında tüm kültür zenginlikleriyle ve gücüyle ülkenin, devletin ve toplumun demokratik bütünlüğü anlamına gelir." Bu tespitleriniz ''bölücü'' saldırılarına da güçlü bir yanıttır. Demokratikleşmesini, Kürt reformu ile tamamlamış bir Türkiye'nin, Orta Doğu'nun tarihi demokratikleşme hamlesinde, takınacağı öncü role yönelik yaptığınız vurgu önemlidir. Bugün, ABD emperyalizmi'nin yangın yerine çevirdiği Irak'ta ve hamle yapmayı planladığı komşu ülkelerde, Kürtlere oynatmaya çalıştığı rolü, Kurtuluş Savaşında Anadolu’yu işgal eden Yunan faktörüne benzetmeniz ve bu konulardaki uyarılarınız tarihi bir önem taşımaktadır. Ülkeye döndüğüm andan itibaren her yerde, her zaman sizi anlatırken, bir konuşmamızı örnek vermişimdir, bilmem anımsayabilecek misiniz; Şam'da bir gün ulusal kurtuluş, Mustafa Kemal Paşa ve Kürtler üzerine yaptığımız bir sohbette, Mustafa Kemal Paşa'nın Kürt reformuna bakışına değindiniz ve eski bir subay olmam nedeniyle, ordu konusunda bana bazı sorular sorduğunuz bir sohbetti. Sonunda ''Bizi anlasalar, siyasal bir çözüme yaklaşsalar, bu kan dursa, hep birlikte bu ülkeyi ileriye doğru taşısak'' demiştiniz. Sizin samimiyetinize ve Türklerin ve Kürtlerin eşit ve özgür yaşadığı Türkiye sevdanıza hep inandım. 13 yaşımda babamın devlet görevi nedeniyle,önce Siirt'te sonra Mardin'de okudum.Delikanlılığa geçişim bu bölgede oldu; Kürt gerçekliğini, dilleri, kültürleri, yoksullukları, insan ilişkileri ve bana gösterdikleri arkadaşlıklarıyla bu süreçte tanıdım. Babamın vali olması,benden küçük iki kız kardeşimle birlikte,bizi bölge okullarında okutmasının bile halk içinde nasıl bir jest olarak kabul edildiğini izledim, ve bunu hiç mi hiç unutmadım. O dönemdeki bilinçsizliğime rağmen, karşımda duran, arkadaşlık yaptığım gerçekliğin ''yok sayılması'' bende ilk soru işaretlerinin belirmesine neden oldu. Yıllar sonra, sizin ve yarattığınız ''Kürt demokratik hareketi'' nin güçlü bir halk gerçekliğini yaratması sonucunda ''Kürt realitesi'' ni kabul ediyoruz denilmesi, bir özeleştiri niteliği taşımalıdır ve 1920'lerin güncelleşmesi diye getirdiğiniz açılımın ilkeleriyle altı doldurulmalıdır. Dillerden düşmeyen ''Kürtlerle kardeşiz'' söylemi ancak bu çizgide hayat bulur. Beni tanıyorsunuz,yakın tarihimizin üç askeri müdahalesinin içinde yaşadım. 12 Marttan itibaren ABD güdümündeki siyasal iktidarların devrimcilere yönelik baskı ve zulümlerinin ve üzerimizden adeta bir silindir gibi geçmesinin ülkeye hiç bir yarar sağlamadığının en büyük kanıtı, bugün ortaya çıkan çürümüş ve yozlaşmış toplum yapısıdır.Bu facianın mimarları onlardır,esas hesap vermesi gerekenlerde onlardır. Bu tarihsel hatanın, Kürt faktörü üzerinde tekrarlanması,sırf sizi tecrit etmek için,Avrupa'ya hoş gelen, bir, iki hamleyle işin geçiştirilmeye çalışılması, bu ülkeye yarar değil, zarar verecektir. Ülkemizin ikinci modernleşme hamlesinde,dışarıdan dayatmalara karşı,eşit ve özgür bir toplum yapısında,Türkiye' nin bağımsızlığını savunmanız, anti emperyalist tutumunuz ve ikinci cumhuriyetçilerin tezlerine karşı verdiğiniz mücadele dikkate alınmalıdır.Yerlidir ve iç dinamiklerin gerçek çözümde mevzilenmesi anlamında bir içerik taşımaktadır. Avukatlarınızla yaptığınız konuşmanın sonunda ''Tam Sarp'ın zamanıdır'' demişsiniz. Evet hepimizin zamanıdır, devrimcilerin,ilericilerin,yurtseverlerin,demokratların zamanıdır.Tarihi açılımlarınız ve çabalarınız, Türk halkı içinde karşılıksız kalmamalıdır. Sizi geçmişte olduğu gibi destekliyorum ve elimden geldiği kadar ilkeli bir boyutta katkı sağlamaya çalışacağım. Size yazmaya devam edeceğim,bazı meseleleri tartışmak istiyorum,tanımadığınız birçok insanın selamını ve sevgilerini iletiyorum. Sağlık ve sabırlar diliyorum. Selam ve sevgilerimle. Sarp Kuray. (29 Ekim 2004) |