|
Amerikan, İsrail ve İngiliz gizli servislerinin ortaklaşa operasyonları sonucunda Türkiye’ye teslim edildiği andan itibaren Abdullah Öcalan ; İmralı’da yazdığı savunmalarında ve avukat görüşmelerinde, bu batılı gizli servisler operasyonunun çok kapsamlı ve amaçlı bir “komplo”“ ABD çatışan bir PKK istiyor” diyerek sorunun en can alıcı noktasında da hem örgütünü hem de Türkiye’yi uyarmaya çok uğraştı. Kapsamlı bir çözümlemesini yaptığı uluslararası komployu her yönü ile boşa çıkarmak amacı ile ; önce silahları susturdu, silahlı güçlerini sınır ötesine çekti ve bu süreçte kalıcı barışı ve çözümü sağlayacak boyutta oluşturduğu toplumsal tasarıları tek tek sunmaya başladı. olduğunu ve bu komplonun da bir yanı ile Türkiye’yi hedefleyen bir boyutta planlandığını, ayrıntılı ve ısrarlı bir biçimde ortaya koydu. Abdullah Öcalan yine her fırsatta üzerinde bilimsel anlamda büyük emek sarf edilmiş, binlerce sayfayı bulan bu savunmalar aynı zamanda; Doğu gerçekliğinin ve ülkemizin çağdaşlaşma ve özgürleşme hareketinin tarihsel köklerini araştıran eserlerdi. 1971 Öncesinde, Sosyalizme yönelirken Dr Hikmet Kıvılcımlı ile karşılaştığı bir zamanda “Mezopotamya’nın çocukları, mücadelenizde başarılar dilerim “ sözlerini duyan Abdullah Öcalan, yine bu savunmalarında; bugüne kadar yapılmış araştırmaların çok ötesinde, Kürt gerçekliğinin, binlerce yıl önceden Mezopotamya uygarlıkları ile olan ilişkileri içinden alıp getirmiş ve mazlum bir halka kendi “tarih” ve “toplum” gerçekliğini bilimsel bir temelde aktarmıştır. Öcalan’ın bütün bu bilimsel çalışmaları, bugüne kadarki diğer yerli emek ürünleri gibi, zindan kuyusunun duvarlarına vurulmuş yumruğa benzedi. Yankısız kaldı… Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yıllar önce bu vurdumduymazlık karşısında attığı bir çığlık vardır; “Türkiye’mizde özellikle solcu ya da sosyalist, hatta koyu Marksist olanların güzel bir huyları vardır: Dünyanın yedi iklim dört bucağında, okyanusun derin diplerinde bir ufacık batılı düşünce işittiler mi yer yüzünün en coşkun heyecanı ile onu kamuoyuna sunarlar. Batıdaki yazarları Türkçe’ye çevirmek için can atarlar. Türkiye’de kendi içlerinden biri aynı konuları işlemiş ise, yüzüne karşı “vallahi bilmem” derler, ardından katıla katıla değilse bıyık altından gülerler.” Öcalan’ın savunmaları karşısındaki bu davranışın en acı yanı, önderlik ettiği birikimler üzerinde kurumlaşma olanağı bulan yayın organlarının bu “susuş kumkumasına “ ayak uydurmaları idi. Savunmaların ruhuna ters bir tutum içine girdiler, ya da eklektik bir boyutta “ dostlar alışverişte görsün” yaklaşımı ile tezlere teğet geçtiler. Ona bağlılıklarında asla tartışma açılmayacak güçlerde, parçalanma olur, kötü niyetlilerin eline koz veririz duyarlılığı içinde bana göre gerekli tedbirleri alamadılar. Sonuçta; bugüne kadar ipliği pazara çıkmış bir takım sitelerden ve “ deyyus-u ekber” tayfasından oluşan soysuzların, sopsuzların düşmanca ve cahilce saldırıları dışında hiçbir önemli bilimsel eleştiri ortaya konulmadı. Sana mı kaldı bunları eleştirmek ya da sen kendi işine bak denilecekse, bu yaklaşıma yanıtımız şöyle olacaktır: Türkiye Kürtleri hangi yola gideceklerine kendileri karar verir, bizim buna karışma veya akıl verme niyetimiz olamaz. Herkes kendi yolunu kendi seçer, sonuçta da bedelini kendi öder. Ancak Öcalan’ın savunmaları ve tasarıları, kendi ifadesiyle birlikte çözüm önermektedir ve bu yaklaşım sonuna kadar da bizim tarafımızdan savunulacaktır. Bunun bu boyutuyla bilinmesinde yarar vardır. Türkiye devrimci hareketinin yıllardır savunduğu; “Demokratik Halk Devrimi” ile Abdullah Öcalan’ın tezleri örtüşmekte ve birlikte oluşturulacak bir “Anadolu Hareketi” ne yol göstermektedir. Bu açıdan, Öcalan DTH tasarısını topluma sunarken “Tanzimat ayarında, Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum. Sıradan değildir. Cumhuriyetin aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir. İttihat Terakki var, CHP var. Bu da üçüncü partileşme hamlesidir.” demektedir. Bizim için gerisi hikayedir. Abdullah Öcalan savunmalarını ve bunların ışığında oluşturduğu toplumsal tasarılarını Türkiye halkına sunmaya başladığı andan itibaren, “komplo” nun ikinci ayağı uygulamaya konulmuştur. Önce bilerek veya bilmeyerek (bizi niyetler ilgilendirmiyor) bu tasarılardaki açılımlar kapatılmaya başlanmış ve Öcalan’ın görüşleri saklı bir duruma sokulmuştur. Zaman içinde de içi tamamen boşaltılmıştır. Bu süreçte ilk adım olarak “Taktik yapıyor” söylentisi yaygınlaştırılmış, sonraki adımda da tezlere ve tasarılara yönelik kapalı kapılar ardında ya da otel lobilerinde, sahil kentlerinde eleştiriler yapılmaya başlanmıştır. Kafalar tütsülendikçe, bu eleştirilerin ölçüsü arttırılmıştır. Kürt halkının ve silahlı güçlerin Abdullah Öcalan’a bağlılıkları bilindiğinden, tam bir şark kurnazlığı ile kimse açıktan eleştiri yapma cesaretini gösterememiştir. Bu çevreler, özellikle “1919’ların güncelleşmesi”, “Mustafa Kemal Paşa ve Kurtuluş Savaşı gerçekliği” ve “Şeyh Said ayaklanması” konusundaki saptamalarını merkeze koyarak “devletle anlaştı – Kemalist oldu” şeklinde değerlendirmeler yapmaya başlamışlardır. Bu noktada bizim için ilkesel olan saptamaları sizlere aktarmak istiyorum: 1 – “Diyalektik metotlu klasik tarihsel maddecilik : hangi çağda olursa olsun, insan toplumunun, genel olarak ve son duruşmada “ÜRETİCİ GÜÇLER” le hareket ettiğini göstermiştir. Ama özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde, o yere ve zamana bağlı olarak hangi “üretici güçler”in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini artık felsefe yerine yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf bilime ısmarlamıştır.”(Dr. Hikmet Kıvılcımlı Tarih-Devrim-Sosyalizm) Doğu toplumlarında üretici güçler içinde, “Teknik” üretici güç; Doğu gericiliğinin nedeni olan tefeci bezirgan sermayenin rezil çemberi altında köreltildiğinden, ülkemizdeki sermaye sınıfı tarihin hiçbir döneminde, Batıya benzer bir biçimde toplumu ileri taşıyan bir yapıya sahip olamamıştır. Hazır yiyici, asalak ve kişiliksiz yapısıyla hep vatan ve demokrasiye düşmanlık yapmıştır. Bu durum ve zamana göre tarih öncesinin ilkel komünel gelenek ve görenekleriyle çevrelenmiş insan üretici gücü (kolektif aksiyon), tefeci bezirgan medeniyetlerin insanı unutan karanlığı karşısında, toplumun hep önünü açmıştır. İşte; tarih öncesinin ilkel komünel gelenek – göreneklerinin ayak izleri üzerinde yürüyen bu toplumsal gerçekliğimize ve onun eylemciliğine; biz geleneksel aydın eylemciliğimiz diyoruz. 2 – Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği gibi “Her ülke insanı,beden ve kafa yapısı ile kendi tarihinin ürünüdür. Türkiye insanının mayası ve tohumu Orta Asya’dan göçebe geldi. Osmanoğulları antika Bizans – İslam medeniyetlerinin kalıntılarından bir Rönesans yarattılar. İlk Osmanlı bir avuç doğru, yiğit ve eşit göçebe çekirdeği oldu. Sürülerle medeniyet kalabalıklarını önüne katıp güttü.” “Bu sosyal gelenek ve göreneklerimiz, Türk köyünde imece ve Bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet sınıflarımızdan silahlı ve aydın gençliğimiz, özellikle ilk Türk İlb’lerinin toplum uğruna fedakar ülkücülüğünü ayakta tutmuştur, tutuyor.” 3 – Yukarıdaki iki teorik açılımın ışığında : geleneksel aydın eylemciliğimiz ve Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızı, “Şirketler Kemalizm’i” gibi ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama asla sığdırılamaz olduğunun bilincindeyiz. İnandığımız bu ilkeler doğrultusunda, toplumu her yönüyle karanlığa mahkum eden Doğu Gericiliğine karşı gerçekleştirilmiş bu toplumsal gerçekliğimize dayanan eylemler bizim için tarihin aydınlık yüzüdür. Selçuklu Derebeyliğine karşı ayaklanan Baba İlyas, Baba İshak öncülüğündeki Baba-i İsyanları, birinci Osmanlı Derebeyliği sonucunda ortaya çıkan Şeyh Bedrettin ayaklanması, derebeyleri ve tefeci bezirganlara karşı ayaklanmış Kalender Sultan, 1908’de özgürlük için dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri ve arkadaşları, 1919’da Doğu Gericiliğine ve ülkeyi işgal etmiş Batı Gericiliğine karşı savaşmış Anadolu Ordusu ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, 1960’ta Demokrat Parti iktidarının yağma ve zulmüne karşı ayaklanmış, silahlı ve aydın gençliğimiz bu uğurda hayatlarını veren yiğit devrimci komutanlar: Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan, onlardan bayrağı teslim alarak, sosyalizme yürüyen 68 devrimci gençliği, 78 devrimci gençliği hepsi tarihimizin aydınlık yüzleridir ve ezilen insanlarımızın dolaysız müttefikleridir. Ancak, bu toplumsal gerçekliğimiz bir sınıf olmadığından ve toplumsal olaylarda son çözümlemede teknik üretici güç ağır bastığı için, ne kadar cılız, kişiliksiz, acenteci olursa olsun; sermaye sınıfı, ülkemizde her seferinde bu geleneksel aydın eylemciliğini kuşatmış, zaman içinde de onları tasfiye etmiş ve egemenliğini kurmuştur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, yıllar önce bu toplumsal yasanın altını “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı kitabında şöyle çizmiştir: “Manifaktür biçimine kadar gelişmiş sanayiine rağmen, çalışanların yarım yüzyılı aşkın iktidar denemelerine rağmen Doğu’da bütün inançlar, düşünceler, davranışlar herhangi bir sosyal devrim getiremedi. Tarihsel devrimleri üzerine çekmekle yetindi. Çünkü o gelişmelerin mihveri Bağdat, kadim Babil’in yerine kurulmuştu: orada beş - altıbin yıldır işleyen antika medeniyet satırı, insan üretici gücünü, o kadar göçebe aşılarına rağmen ele alınmaz bir kıymaya çevirmişti. O soysuzlaşmış yığınlar içinde, tarih öncesinin bütün sosyalist gelenek görenekleri (yiğit+eşit+doğru) insan malzemesi çarçabuk bozuluyor, Feleksaf Eba Müslüm, Babek Arslanı’nı, tefeci bezirgan artığı tilkilere boğduruyordu. Çin’de, Hint’te olduğu gibi sinsi medeniyet züğürt barbarları teker teker süslü ehramının çıkmaz dehlizleri içine çekiyor, göz kamaştırıcı hazinelerinin zenginlikleri ile şaşırtıyor, medeni dinlerin esrarıyla uyuşturduktan sonra, barbarın erkekliğini çıkartıp, namusunu ve beynini iyice yıkıyordu. Barbarlık fatih olarak geldiği zaman onun ayaklarına kapanıyor, koynuna giriyor, insan üstü yaratıklar olduğunu göklere çıkartıyordu. Her iki halde de, barbar, o havai fişek ateş alıcı gönlüyle, medeniyetten çok savunucusu kesiliyor, barbarlığın bir numaralı düşmanı oluyordu. Tarih öncesinin hür, eşit, doğru, yiğit ilblerini, gaazilerini yetiştiren sosyalist kan teşkilatı barbar yavaş avlanırsa, medeniyetin aylıklı askeri olarak baskı cihazına dönüyordu” Şimdi, lafı evelemeye gevelemeye gerek yoktur. Sivil toplumcu ve İkinci Cumhuriyetçi çok bilir bay ve bayanlarımızın(!) ve onların utangaç örtülü takipçilerinin, tarihsel süreçler içinde sermaye sınıfının, ilerici rol oynadığı ve öncülük yaptığı tek bir olayı örnek gösterebilme şansları var mıdır, bunu öğrenmek istiyoruz. Kimsenin anlamadığı süslü laflardan vazgeçip, en basit yurttaşımızın anlayabileceği kadar açık ve duru bir dille, bu sorunun tartışılması gerekmektedir. Bu ilkesel yaklaşımlarımız ışığında, yazımızın yukarı bölümlerinde de belirttiğimiz gibi, anti-emperyalist ve anti-feodal mücadele veren ve emperyalist işgalcileri silahlı mücadele ile ülkemizden söküp atan; Muzaffer Anadolu Ordusu ve Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızla sonradan türlü oyunlarla ve dış destekle Cumhuriyet Devrimini kuşatan “Şirketler Kemalizm’i” ni, birbirine karıştıranlardan değiliz. Ayrıca, bu gerçeklik anlaşılmadığı taktirde ne Türkiye’deki Cumhuriyet Devriminin melez yapısı ve orijinalitesi kavranabilir, ne de bu yapının önümüze sürüyle çıkardığı arapsaçı olmuş sorun kördüğümleri önünde uyanık kalınabilir. Bütün yazılı uyarılarımız rağmen, bugün toplumsal temellerinden kopmuş, fosilleşmiş ve “köksüz” leşmiş bir takım şarlatanların bize yönelik saldırılara devam ettiklerini izliyoruz. Bu çevre, tarihin aydınlık yüzünü ve eylemcilerini savunduğumuz için, üstelikte Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ismini de işin içine katarak gevelemeyi sürdürmektedirler. “Bu günün Gn.Kurmay güdümlüsü olarak bu devrimcilerin resimlerini ve isimlerini içini boşaltarak kullananlar ise ne devlet, ne millet ne de sermayenin düşmanıdırlar. Bu devrimcilerin isimlerini ve geleneklerini “devlet partisi” ne teslim etmemek gerekiyor.” demektedirler. Bu çığırtkanlara şimdilik iki noktayı hatırlatıp geçeceğim: 1 – Dr Hikmet Kıvılcımlı, 11 Ekim 1971 tarihinde, Belgrad’ta hayata gözlerini kapadığı anda, İstanbul 1 Nolu sıkıyönetim mahkemesinde yargılanması yapılan 110 sanıklı (Deniz subayları, Askeri tıbbiyeliler, Harbiyeliler ve DEV-GENÇ yöneticilerinin oluşturduğu) davanın bir numaralı sanığıdır ve kendisinin 146-1 maddesine göre idamı istenmiştir. 2 – Dr Hikmet Kıvılcımlı, en son yazdığı kitaplardan biri olan “Halk Savaşının Planları” nın son cümlelerini şöyle bağlamaktadır: ”Gerek birinci kuvai milliye günlerinin, gerekse 27 Mayıs İhtilalinin vurucu gücü olan ordu İlbleri, tarihimizin o idealist, dirlikçi, gelenek – göreneklerinin temsilcisidir. Bilimcil sosyalizmde gelenek – göreneklerinin adıyla özetlenecek tarihsel üretici güçlerle, kolektif aksiyon (el birliği ile eylem) insancıl üretici güçler vardır. Türkiye devrimler tarihinde ordu, o beşyüz yıllık dirlikçi ülkü İlblerinin (tarihsel gelenek – görenek, insancıl kolektif aksiyon) güçlerine en orijinal odak olmuştur ve olmaktadır… Niçin olan şeylerin adını koymayalım… Bu olumluluk kalıntıdır diye hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, teoride ister istemez yerini alır. O vurucu güç, belirtildiği gibi, en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına sahiptir. Onun için, hem bugünkü Türkiye toplumunun, hem dünkü Osmanlı İmparatorluğunun türlü ilişki – çelişkileri içinde o vurucu gücün en inanılmaz canlı unsurları ve etki tepkileri yaşamaktan kalmamıştır. Toplum içinde “Alevi” yada “Türkmen” adlı varlıklar, eski Osmanlı İmparatorluğundan birer parça olan Arap ülkeleri (Mısır, Cezayir, Libya, Sudan vb.) devrimci örnekleri gözlerimiz önündedir. Vurucu güç : gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen özgücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı devrimci ise; vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise; sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik Devrim özgücü olan işçi sınıfı yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci vurucu gücün özel karşılığı olur. Vurucu güç : proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir” Anlaşıldı mı şimdi!... Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Türkiye devrimler tarihinde odak olduğunu” belirttiği devrimci vurucu güç simgelerini, devrim şehitlerimiz ve Kıvılcımlı ile birlikte sitemize koyuyoruz. Bunu yaparken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın içini mi boşaltmış oluyoruz? Hadi canım sen de… Sen başkalarını kandırmaya çalış. Yolun açık olsun. Benden söylemesi. Yeniyol Sitesi, yakın tarihimizde NATO kanalı ile hem; silahlı ve aydın gençliğimizin söndürülüşü ve tasfiyesini hem de; egemen sınıfların güdümünde yapılan 12 Mart ve 12 Eylül karşı devrimlerini en ince noktasına kadar irdeleyen, eleştiren bağımsız bir oluşumdur. Saygısızlık yapma! Hem bence Demir Küçükaydın’a başka bir görev düşüyor: Kıvılcımlı üzerinde bu kadar titizlendiğine göre, onun en büyük emanetlerinden biri olan “Vatan Partisi” ni kimlerle birlikte, hangi metotlarla nasıl söndürdüğünün ve kapısına kilidi vurdurduğunun hikayesini anlatırsa, işe oradan başlarsa adamlığa adım atmış olacaktır. Bizde, bu zatın “devrimci gelenekler” le olan ilişkilerini öğrenmiş olacağız. Abdullah Öcalan’a yönelik derinleştirilen komplonun devamı olan ayaklardan biriside, “Tecrit” uygulamasıdır ve bu tecrit bugün kendi öz kardeşlerinin bile görüştürülmemesi noktasına kadar tırmandırılmıştır. Bu uygulamanın temel iki amacı vardır: 1 – Abdullah Öcalan’a bağlılıkları tartışılmaz güçler, bu uygulamayla birlikte yeniden silahlı – çatışmalı bir ortam içine çekilip “çatışan bir PKK” görüntüsü kuvvetlendirilip, içte milliyetçi çevreler tahrik edilip, süreç bir boğazlaşma riskini taşıyacak. 2 – AB elçilerinin “buyurdukları” gibi, “PKK ile aranıza mesafe koyun” talimatının tam anlamıyla hayata geçmesi ve tabanın Barzanileştirilmesi için ortamın hazırlanması gerekmektedir. Öcalan gerçeği ve düşünceleri, önlerinde en büyük engeldir. Bu engel yalnız amansız bir tecride uğrama değil, kendisinin de belirttiği gibi hayati bir tehdit riskini de taşımaktadır. Kürt Demokratik Hareketi ve Türkiyeli Devrimciler, demokratlar, yurtseverler amansız bir tecritle dayatılan ABD ve AB tezgahı karşısında uyanık olma durumundadır. Gün, Türkiye’de geçmişte çok kere denenmiş olan bu oyuna düşmemek, bunu bozmak ve birlikte hareket etme günüdür. |