|
17 Nisan 2006 tarihli Hürriyet gazetesi gecikmiş bir haberi manşetten verdi: ‘’ÜNİVERSİTEDE 31 MART VAKASI: İstanbul Üniversitesi’nin Vezneciler’deki kampusunda bir grup öğrencinin geçtiğimiz 31 Mart’ta öğrencileri kantine kapattığı ve Kuran okuyarak 31 Mart Vakası’nı andığı ortaya çıktı.’’ Haberde özetle: ‘’Bir grup, öğrencileri kantine kapattığı ve Kuran okumaya başladıkları, başı açık kızların başlarını zorla örttürdükleri ve bu eylemi organize eden öğrenci temsilcisi hakkında fakülte yönetimince soruşturmanın sonuçlanmasına dek alınan uzaklaştırma kararının da 10 Nisan’da idari mahkemece alınan ‘yürütmeyi durdurma kararı’yla engellendiği’’ belirtiliyor. 31 Mart ve benzeri gerici kalkışmaları, ABD ve AB kuşatmasının ülkemizde gün be gün mevzilerini derinleştirmeye başladığı bu günkü aşamada yeniden incelemek, yerli yerine oturtabilmek hayati bir zorunluluk haline dönüşmüştür. Bu çaba aynı zamanda toplumumuzun ortak tarih bilincinin ve hafızasının güncelleşmesi anlamına gelecektir ki, emperyalist kuşatma altında esas kaybettirilmek istenen de budur. Hele 31 Martlar bugün: 250 yıldır ülkemizdeki modernleşme yahut hürriyet hareketinin en temel kurumlarından biri olan ‘’ilmiye’’ yuvalarında, üniversitelerde yeniden canlandırılmaya başlanmışsa bu görev daha acil bir konuma gelmiştir. Ülkemizde tarihi, yalnızca olayları kronolojik olarak sıralayan ve sonuçlarıyla önümüze koyan bir anlayışla ele alan yaygın ve yanlış bir eğilim vardır. Oysa tarih, olayların sosyal nedenlerini çözümleyici ve bu çözümlerden hareketle olayları günümüze varan sonuçlarıyla değerlendirici bir muhtevayla ele alındığı, yorumlandığı an bir bilimdir ve aydınlatıcı olur. Toplumların geçmişinde öyle olaylar vardır ki, bunlar bilimsel bir yaklaşımla incelendiğinde ülkenin sosyal yapısını, sınıfsal ilişki ve çelişkilerini objektif bir boyutta önümüze koyuverirler. Hele bu olaylar 31 Mart ve benzerleri gibi emperyalizmin kucağındaki doğu gericiliğinin tüm karakteristik özelliklerini taşıyorsa, çok yakın tarihimizde Çorum’da, Sivas’ta, Maraş’ta vb. yeniden hortlatılmışsa ve bugün Batı gericiliğini de arkasına alarak Cumhuriyet devriminin kazanımlarına yönelik saldırı niteliğindeyse, çok ciddi boyutta üzerlerinde durulması gerekir. Piyasa tarih kitapları, genellikle 31 Mart’ın ‘’gerici bir ayaklanma’’ olduğunu söyler geçerler. Hareketin gerici niteliği, hareketin bir sonucu, hatta sonuçlarından bir tanesidir. Bu tanımla hareket içinde yer alan ‘’İttihatçı diktatörlüğü’’ne karşı ‘’özgürlükçü’’ bir iddia ile tarih sahnesine çıkan Prens Sabahattin’in Ahrar Partisi’nin ayaklanma içindeki konumunu izah edebilmek mümkün değildir. Keza bu tanım, çıkış koşullarında kendi çağının en devrimci dini olan Müslümanlığın, 31 Mart günlerinde gericiliğe alet oluşundaki tarihsel ve diyalektik çelişkiyi açıklayamamaktadır. Bu yüzden bu tanım, bize ayaklanmaya hangi sınıfın, hangi amaç doğrultusunda, hangi araçlarla katıldığı, bu sosyal altüstlükte hangi çıkarların çatıştığı, sonuçta ayaklanmayı ve bastırılmasını hangi sosyal güçlerin güttüğü yönünde açıklanmaya ve derinleştirilmeye muhtaç bir yorumdur. 1854 Kırım harbinin Osmanlı devleti üzerinde yarattığı sarsıntıdan faydalanıp, borç vererek başlattıkları süreci şirketler, Osmanlı Bankası ve Düyun- u Umumiye basamakları ile tırmandıran Batılı emperyalist devletler Osmanlı içinde ekonomik anlamda dayandıkları güçler ile siyasal iktidarı determine edemeyeceklerini çok iyi bilmekteydiler. Bu süreçte Batılı emperyalistlerle kültür ilişkilerinin gelişmesi, kapitalizme geçişte en son Japonya örneğinin özendirici etkisi bu geleneğin temsilcisi durumunda bulunan aydın gerçekliğimizi ‘’Batıcı’’ bir ideoloji ile ülkeyi kurtarmaya yöneltti. 1876 yılına gelindiğinde, Osmanlı’nın kuruluş dinamiği dirlikçi toprak düzeninin, kesimcilik biçiminde soysuzlaşması ve bu soysuzlaşmaya yol açan tefeci- bezirganlığın Abdülhamit’in kişiliğinde saltanat kurumu olarak derebeyi despotluğuna varması süreci son haddine vardırmıştı. Batı coğrafya anlamında Avrupa ise, onun ekonomik sisteme denk düşen karşılığı Kapitalizm idi. Oysa tefeci- bezirganlığın Doğu’ya özgü azgın tahakkümü, Batı’da olduğu gibi, ekonomide hür girişimci kapitalist ilişkilerin ortaya çıkıp gelişmesine en büyük sosyal engeldi. Bu yüzden kapitalizm serbest rekabetçi dönemi bizde hiç yaşamadı. Özellikle liman şehirlerinin kodaman bezirganları, Batılı emperyalistlerin mal fazlasını ülkeye aktarma görevine soyunarak kompradorlaştılar. Modern üretimle hiçbir bağı olmayan Anadolu’nun tefeci hacıağaları, Tanzimat’la birlikte, ekonomideki yeni açılıma ayak uydurabilmek için, 7000 yıllık denenmiş sinsiliğine dayalı siyasal örgütlenmelerini, Batılı emperyalistlere göre re- organize etmekle yetindiler, ekonomik temellerini aynen korudular. Ülke ekonomisi bu anlamda Batılı emperyalistlerin ülke içinde rezonansa geldikleri sosyal ve siyasal güçler eliyle sürdürdüğü çıkar çatışmalarına sahne oldu. Bu sosyo- ekonomik yapı içerisinde, Batılıların ‘’Jön- Türklük’’ diye adlandırdığı dirlikçi aydın gelenek, ülke içinde modern bir sosyal sınıfa dayanmamanın verdiği eksiklikle, ülkücülük anlamında Batılı emperyalistlerin sözcüsü durumuna düştü. Diğer boyutuyla da bu şekillenmenin haricinde vurucu güç niteliğinde, özellikle ordu gençliğinin bünyesinde teşkilatlanmaya başladı. Ancak Abdülhamit’in zorlama sonucunda ilan ettiği gönülsüz Meşrutiyet, gerek bu muhtevası gerekse Osmanlı- Rus savaşının halk yığınları üzerinde yarattığı bezginliğin tefeci- bezirganlarca örgütlenip Meşrutiyet’e karşı yönlendirilmesi sonucu, uzun ömürlü olmadı. 14 Şubat 1878’de Abdülhamit, Meclis- i Mebusan’ı dağıttığını ilan etti. Böylece 1908 yılına kadar sürecek ve çeşitli finans- kapital işletmesinin ülke ekonomisinin değişik alanlarında hiçbir engele çarpmadan el koyacağı koyu bir istibdat dönemi başlıyordu. 1908 yılına gelindiğinde dünya pazarı iki büyük emperyalist ülkenin çatışmasına sahne oldu. Bunlardan birincisi yaşlı, tecrübeli ve sinsi İngiliz emperyalizmiydi. Diğeriyse savaşçı Prusya orta barbar karakterini çıkarları doğrultusunda örgütlemeyi beceren genç ve saldırgan Alman finans- kapitaliydi. Her iki emperyalist için de, Osmanlı devletinin önemi büyüktü. Ülkenin gerek, Uzakdoğu ticaret yolu üzerinde bulunuşu gerekse, Rusya’nın Akdeniz’e inme çabalarını engelleyici bir konumda oluşu Osmanlı devleti üzerindeki İngiliz- Alman tepişmesini hızlandırıcı etkenlerdi. Bu güçlerin Osmanlı devleti içindeki temsilcileri de, karakterlerine uygun sosyal zümreler ve siyasal örgütlenmelere dayanarak gerçekleşti. Uzak tarihimizden gelen, ilkel komüna geleneğinin ordu gençliği hareketi şeklinde beliren ve Abdülhamit istibdatına karşı Resneli Niyazi, Eyüp Sabri, vb. dağa çıkmasıyla başarı kazanan İttihat ve Terakki’nin ‘’sınıfsız tarihsel devrimciliğinin’’ kaçınılmaz sonucuna ulaştı. İttihat ve Terakki, daha ziyade sivil kadroların temsil ettiği eğilim eliyle içten, büyük şehirlerdeki kodaman tefeci bezirganların ve Selanik’te mevzilenmiş farmason İttihatçıların kuşatmasına uğradı. Bu gidişata tepki gösteren kolağası Resneli Niyazi Bey, kahpe bir kurşunla şehit edildi. İttihat Terakki üzerindeki kuşatma sonraki süreçte Alman emperyalizmi müdahaleleriyle tamamlandı. Diğer yanıyla limanlarda çöreklenmiş komprador burjuvaziden daha gerici bir zümreyi temsil eden ve taşramızı tutan tefeci hacıağalar, İngiliz emperyalizminden yüz ve dost bularak her türlü ilerici adımın karşısına dikilir oldular. Bu kesim siyasi platformda liberal görünümlü Ahrar Partisinden, dinci görünümlü Volkan gazetesine dek uzanan bir cephe içerisinde temsilcilerini yarattı. Sonraki yıllarda yukarıda altını çizdiğimiz İngiliz- Alman eksenli bu tepişme Anadolu coğrafyasına ağır bedeller taşıdı. Saltanat bu iki zümrenin de çıkarlarını kollayan, ağırlıklarını tartan bir terazi durumundaydı. Terazinin ağır basan kefesi İttihat ve Terakki oldu. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildi. İttihat ve Terakki Partisinin belkemiğini oluşturan genç subaylar Alman ordu eğitimi gören ve bazıları da eğitimlerini orada tamamlamış, harbiye mezunu subaylardı. Abdülhamit’in amcası Abdülaziz’in tahttan indirilişinde rol oynayan Harbiye’ ye karşı duyduğu çekingenlikten ötürü mektepli subayları İstanbul’da tutmuyor, genellikle Balkanlar’a gönderiyordu. Bu durum, Harbiye mensubu subayları Alman ordusuyla belirli bir yakınlaşmaya itiyordu. Alman finans- kapitali güdümünde, Alman ordusunda teşkilatlanan orta barbar karakter ve bu karakterin ürünü olan disiplinli ve savaşçı ruh, bu genç subayları hayli etkiliyordu. Çünkü, kendi özlerinde aynı tarihsel- sosyal karakter bulunuyordu. Bu karakter, Namık Kemaller’i zindanlara, Resneli Niyaziler’i dağlara gönderen özgürlük ve demokrasi ülkücülüğünü, ‘’Ya devlet başa, ya kuzgun leşe’’ sözleriyle sembolleşen yurtseverliği içeriyordu. İşte bu anlamda, Alman ordusu ile aralarında büyük ve önemli bir de farklılık bulunuyordu. Alman ordusunun savaşçı orta- barbar ruhu modern bir sosyal sınıfın, Alman finans- kapitalinin çıkarları paralelinde kanalize edilmişti. Bu yüzdendir ki, daha sonra Almanya’da faşizm ideolojisi başarı kazandı. Türkiye’de aynı karakteri kullanmaya kalkan asalak antika kırması melez yapının Alman emperyalist haydutunun çıkarları doğrultusunda paşalara oynattığı ‘’Turancılık’’ politikası, büyük yıkımlara neden olan bir karikatür olmaktan öteye geçemedi. Muhalefet cephesinin İttihatçı subaylara tekabül eden askeri kanadını ise, alaylı subaylar oluşturuyordu. 31 Mart ayaklanmasında aktif rol oynayan alaylı subaylar, İttihatçıların orduyu modernleştirme ve disiplin altına alma çabalarından rahatsız oluyorlardı. Bunlar öte yandan taşra tefeci hacıağalarının dinci eğilimlerinin etkisi altındaydılar. İttihatçı subayların orduya sıkı bir eğitim getirme çabalarına eğitimden namaz kılmaya vakit bulamadıkları yönündeki itirazları, bu eğilimin karakteristik bir örneğidir. Nitekim bu eğilimi yakalayan kurnaz İngiliz emperyalizmi casusu Derviş Vahdeti ve onun çıkardığı Volkan Gazetesi eliyle bu eğilimi ve kendisini daha modernce savunan Prens Sabahattin’in liderliğini yaptığı Ahrar Partisini geniş bir cephede aynı çizgide birleştirmesini bildi. O gün için bir cephe hareketi biçiminde gerçekleştirilen bu sentez, değişik versiyonlarla Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, vb. adı altında parti kılığında günümüze kadar süregeldi. Bu çatışmaların ortasında Abdülhamit ise, kesin bir tavır almıyordu. Ancak Batılılaşma parantezinde, Almanya ile gelişen ilişkiler, Meşrutiyet Devrimi ile birlikte iktidarda söz ve karar sahibi olan İttihatçılar’ın bu amaca yönelik modernleşme çabaları, saltanatı açısından kendisini rahatsız ediyordu. Birinci Meşrutiyet’e, halkın padişahlık kurumuna duyduğu geleneksel sempatiye dayanarak son veren Abdülhamit bu defa kodaman bezirganların komprador çıkarları nedeniyle kolladığı İttihat ve Terakki’den çekiniyordu. İngiliz emperyalizmi bu endişeyi de gayet iyi yakalamıştı. Abdülhamit’in tavır alması, momentin iyi seçilip kullanılmasına bağlıydı. İşte bu moment, 31 Mart ayaklanması oldu. Ahrar Partisinin sözcülüğünü yapan Serbesti Gazetesi yazarlarından Hasan Fehmi’nin İttihatçılar tarafından öldürüldüğü iddiasıyla başlatılan 31 Mart ayaklanmasının yarattığı kargaşalık 15 gün sürdü. Alaylı subayların ve Derviş Vahdeti’nin İttihat- ı Muhammediye Cemiyeti’nin başını çektiği gerici güruh, bu süre içerisinde İstanbul’da tam bir terör havası estirdi. İstanbul’u kana boğdu. Doğu gericiliğinin tüm bu canavarlıklarına karşı Abdülhamit’in tavrı, ayaklanmayı el altından desteklemek oldu. Ahrar Partisinin yayın organları Serbesti ve Mizan Gazeteleri ayaklanma öncesinde ve ayaklanma süresince, devamlı potansiyeli yüksek tutucu yayında bulundular. Ayaklanma Selanik’te haber alındığı zaman, orada bulunan İttihatçılar ve Üçüncü ordu derhal harekete geçti. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın komutasında bir ordu kuruldu. Ayaklanmayı bastırmak için kurulan bu orduya Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’in önerisiyle Hareket Ordusu adı verildi. Hareket Ordusu’nun kurulması ve İstanbul yakınlarına gelmesi üzerine, Ahrar Partisi’nin tavrında önemli bir değişme görüldü. Serbesti ve Mizan Gazeteleri, ayaklanmanın giderek saltanatçı ve Meşrutiyet düşmanı bir görünüm almasından endişe duyduklarını belirtmeye başladılar. Doğu gericiliğinin en baskın karakteri korkunç derecede takiyeye açık, esnek oluşudur. Ne zaman zor gördüyse kırılmamak için eğilir. Tokadı yedi mi siner, anasına sövsen tınmaz. Kuzu postuna bürünmüş eski kurttur. Bir kere suyun başını kesti, dizginleri ele geçirdi mi de dönekliğin hayasızlığıyla kurt kesilir. İşte sivil toplumcuların yere göğe sığdıramadıkları Prens Sabahattin ve çevresi, Hareket Ordusu İstanbul varoşlarına yaslandığı anda kuzu postuna bürünmeye çabaladı. Bu noktada kabak İngiliz servislerinden maaşlı Derviş Vahdeti’nin başına patladı. Hareket Ordusu duruma hakim olmasından sonra Prens Sabahattin önce tutuklandıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Derviş Vahdeti ise, yaptıklarının faturasını idam sehpasında ödedi. Tüm buraya kadar söylediklerimizden de anlaşılacağı üzere, 1908 Meşrutiyet devrimi ve İttihat Terakki Genç Türkler’in ordu hareketi şeklinde başarı kazandı. Özgürlüğün yerleşmesine, halk sınıf ve tabakalarına inmesine sıra geldiğinde Doğu gericiliği yani Osmanlı derebeyliğinin tefeci bezirgan zümreleri Batılı emperyalist iş ortaklarının desteğiyle her tarihsel dönemde olduğu gibi, genç ordu hareketini ve İttihat Terakkiciliği kuşatarak yönetimi ele geçirdiler. Taşramızı tutan tefeci hacıağalar sömürgeci ‘’ Düvel- i Muazzamanın’’ casus teşkilatlarında desteklenerek Hürriyet İtilafçı, Ahrarcı, yani Prens Sabahattinci kesildiler. Yoksul halk özgürlük ve refah beklerken çıkar imtiyazları için birbirine giren Almancı- İngilizci tepişmesi hem 31 Mart vb. gibi gerici provokasyonları gündeme taşıdı, hem de yaratılan yeni düzen halkın sırtında iğrenç vurgun ve soygun yarışına doğru soysuzlaştı. Bugünlerde ülkemizde Batı gericiliği: geleneksel müttefiği, sınanmış sadık dostu Doğu gericiliği ile elele ABD ve Avrupa eksenli kuşatmasını tüm hızıyla sürdürüyor. Uzak ve yakın tarihimizde olduğu gibi yine halkın sırtından iğrenç vurgun ve soygun yapılıyor. Ülke gün be gün teslim alınıyor. İç dinamikler bu eksenlere göre aynı 1908 sonrası olduğu gibi parçalanmaya çalışılıyor. Bir yanda demokrasi maskeli, Prens Sabahattin söylemli, Ahrar Partisi kılıklı sivil toplumcular, Avrupalı ağababalarıyla bütünleşiyorlar. Diğer yandan da ABD ve NATO’nun güdümünde 12 Mart ve 12 Eylül’de sınanmış bürokratik güç ‘’ulusalcılık’’ demagojisi eşliğinde makyajlı bir şekilde yeniden güç toplamaya girişiyor. Türkiye halkı bu ikileme mahkum değildir. Bazı sicilli soytarılar, bizim uzak tarihimizden gelen geleneklerimize ve bu komün gücünün tarihsel konaklardaki fonksiyonlarına vurgu yapmamızdan rahatsızlık duyuyorlar ve bürokratik gücü savunduğumuz propagandasını yapmaya çalışıyorlar. Tarihsel devrimci sosyal gerçekliğimiz ile bürokratik gücü birbirinden ayırt etmesini bilmeyen, yahut bildiği halde bunu gölgelemeye çalışan bu soytarıların mutlaka deşifre edilmesi gerekir. Gün 1919’ların güncelleşmesi günüdür. Batı ve Doğu gericiliğine karşı zafer kazanmış Anadolu Halk Ordusunun 1925’lerden sonra nasıl kuşatıldığı bilinmektedir. Bu kuşatılmışlık bilince çıkarılmadan tarihsel devrimci güçlerin açtığı kapılardan geçen bezirgan eğilimlerin maskesi bilinçlerimizde çıkarılmadıkça günümüz devrimci görevlerinin layıkiyle idrak edilip yerine getirilmesi mümkün görülmemektedir. 1908’de halkımızın önüne ‘’Kırk satır mı, kırk katır mı?’’ misali getirilmiş olan İttihat Terakki- Hürriyet İtilaf komprador burjuva ikileminin 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve Anadolu Halk Ordusunun açtığı yoldan geçerek nasıl paramparça edildiğini anlamak için son sözü Dr. Hikmet Kıvılcımlıya bırakalım: ‘’Nerede Genç Türkler’in ve yiğit ordumuzun özgürlük ve uygarlık ülküsü, nerede bu tefeci bezirgan canavarlıkları. Güzelim ( Hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet) dördüzü birer ölü doğmuş memnu aşk çocuğu gibi ‘Hürriyet’i ebediye’ tepesine gömüldüler. Batı medeniyetleri tarafından zincire vurulmak istenen Türk milletinin eşkiyaları bile dağdan inip işgalcilere karşı koydular. Her bölgede kendiliğinden ‘Müdafaayi hukuk’, ‘Reddi ilhak’ hareketleri doğdu. Alaşehir, Erzurum, Sivas kongreleri toplandı. Tek- tük şahıslar bir yana, parti olarak ne İtilafçılar, ne İttihatçılar millete güvenemediler. İtilafçılar Mustafa Kemal’in vücudunu, İttihatçılar ruhunu tevkif etmeye çabaladılar. İtilafçılar, Matrut Ali Galipleri vali yapıp, Sivas kongresini açıkça dağıtmak istediler. İttihatçılar, ‘Dost mektupları’ ile ‘İzzet’i nefs’i millimizden fedakarlık’ yapılmasına, milletin toptan batılı işgalcilere teslim olmasına uğraştılar. Bezirgan İttihatçıların parolası: ‘Filipinler gibi’ bir ‘Amerikan mandası’ olmaktı. İngiliz casusluğunu ‘Alem’i islamın hamisi’ sayan İtilafçılar, sarıklı casuslarla ‘İngiliz mandası’ olmayı tapşırıyordu. Bir sözle, Türkiye’nin iki büyük partisi Türk milletine ölümlerden ölüm beğendirmeye çabaladılar. Çünkü, taşra tefecileri rahip Fru’lardan alacakları bahşişleri yüzde yüz faizle işletebilirlerdi. Başkent bezirganları ise, ecnebi mallarının simsarlığı ile Karunlaşabilirlerdi. Onun için ordulaşan birinci kuvayı milliye inkilapçılarımız, millet ekinimizin içini ayrık otu gibi sarmış olan o meşhur partileri yolup attılar.’’ ( Dr. Hikmet Kıvılcımlı / İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz / s. 8-9) |