left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sarp Kuray arrow 1946'dan Günümüze Ordu Gerçekliğimiz
Cumartesi, 10 Ocak 2009
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Bize Ulaşın
1946'dan Günümüze Ordu Gerçekliğimiz Yazdır E-posta
Yazar Sarp Kuray   
Perşembe, 01 Aralık 2005

27 Kasım 2005 tarihli Radikal gazetesinin Pazar ekinde Yıldırım Türker'in "Sayın Asker Vatandaş" adlı makalesini okurken, Faik Türün'ün cenazesinde konuşan o zamanların I. Ordu Komutanı orgeneral Çetin Doğan'ın konuşmasından aktardığı satırlarla karşılaşınca hem; bu konuşmayı bugüne kadar atladığım için kendimi ayıpladım hem de; işkenceci Faik Türün'lü günleri ister istemez bir daha anımsamış oldum.

I. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Faik Türün'ün cenaze töreninde bakın neler söylemiş: "Ziverbey Köşkünün yolunu bilmiyorum. Benden önceki komutanlar da Ziverbey Köşkünün yolunu bilmez. Çok eminim ki, Orgeneral Faik Türün de Ziverbey Köşkünün yolunu ve kendisini bilmez. Bazı insanlar, demokratlığın yolunun üniformaya küfür etmekten geçtiğini sanıyorlar. Bu iş böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insanın halkına silah çekmesi olabilir mi?" Komutan devamla: "Elden ele geçen meşalenin düşürülmediğinin, alevlerin her dem taze kaldığının bilinmesini istiyoruz" demektedir.

Emekli general, bugün nerede, ne iş yapar bilmiyorum. Bu düşüncelerini hala savunuyor mu, onu da bilmiyorum. Belki de, emekli olduktan sonra diğer bazı general ve amiraller gibi hidayete erip, emperyalizm nedir(?), ne değildir(?) kavrayıp(!) farklı düşünceler ileri sürüp "dipten gelen dalganın" içinde yerini alamaya çalışıyordur.

Bir ordu komutanı "halk çocuğu" olduğunu belirtip, Faik Türün gibi İstanbul Dukalığının maşası CIA emrindeki bir işkencecinin kendi kurduğu Ziverbey Köşkünün yolunu bilmediğinden söz edebilmesi -bir yanılgı değilse- düpedüz bir saptırmadır ve karanlık bir dönemin açıkça savunulmasıdır. Bu değerlendirme aynı zamanda da, bugün yeniden delilleriyle birlikte yakayı ele vermiş çetelerin, gizli teşkilatlanmaların köklerinin nereye dayandığının ve kimler tarafından korunduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Faik Türün'ün, İstanbul Dukalığının yönlendirmesiyle Ziverbey Köşkü denilen işkence haneyi ve şimdilerde müze olarak kullanılan Harbiye Merkez Komutanlığındaki kan kusturucu hücreleri oluşturduğunu bilmeyen kalmamıştır. Üstelik Yıldırım Türker'in makalesinde belirttiği gibi "Hasan Pulur'la yapmış olduğu söyleşide Faik Türün de, o köşkü gayet iyi bildiğini ikrar etmiştir." Ayrıca benim de içinde bulunduğum yüzlerce devrimci- demokrat insan, Faik Türün adlı işkenceci ile bu mekânlarda karşı karşıya gelmiştir. Onun işkencelerinden geçmiştir ve tehditlerini duymuştur.

I. ordu komutanlığına kadar yükselmiş generallerin, sıkıyönetim arşivleri ellerinin altındadır. Lafı evelemeye, gevelemeye gerek yoktur. Ziverbey Köşkü adı verilen melanet yuvasında "Kel Eyüp" adı verilen bir CIA ajanının bağıra çağıra "burası Kontr-gerilla merkezi" diye uluduğunu, kendisine "Albay" rütbesi verdiğini, yanındaki falakacılara da "Binbaşım, Yüzbaşım vb." diye hitap ettiğini bilmemelerine imkân yoktur. Hukuk dışı oluşturulmuş ve Kadıköy'ün merkezinde mevzilenmiş bu işkence- infaz çetesinin; kısa bir süre önce ordunun kilit noktalarında görev yapmış ve yapmakta olan generalleri, albayları, binbaşıları vb. gözlerini bağlayarak işkencelerden geçirdiğini ve Faik Türün'ün emriyle dönemim Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanının aleyhine deliller topladığını artık dağ başındaki çoban bile bilmektedir. Şimdi çıkılacak, ordu adına- üstelik I. Ordu Komutanı- bu işkenceciden, CIA uşağından "iyi bir vatan evladı" diye söz edecektir. Bununla da kalınmayıp, 12 Eylül faşist darbesini yapan Amerikanın "our boys" ları Kenan Evrenler, Nurettin Ersinler, Haydar Saltuklar her bakımdan koruma altına alınacak, yaptıkları yanlarına kar kalacak ve bu korumacılık en sonunda halka bomba atan astsubaylara, uzman çavuşlara kadar genişletilecektir. Kim bu CIA güdümlü emperyalist kuklalara karşı çıkıyorsa "üniformalara küfür etmekle" suçlandırılacaktır. Bu demagojiden derhal vazgeçmek gerekmektedir. Meselelerin en basit yurttaşın anlayabileceği kadar açık ve duru bir şekilde ortay konması gerekmektedir.

ABD emperyalizminin emriyle "Kore'ye asker gönderme" ile başlayan, 21 Mayıs 1963 ayaklanmasının bastırılmasıyla devam eden ve 12 Mart- 12 Eylül ile kalıcılaşan ordu içindeki NATOCU politikalara rağmen Türk ordusunun tarih içindeki varlığı ve temsil ettiği davranış biçiminin tarihsel kökleri konusundaki düşüncelerimiz hiçbir spekülasyona yer bırakmayacak şekilde açıktır. En azından bu sitede bu konuda yazılmış onlarca makale vardır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1960 lı yıllarda belirttiği gibi "Türk ordusu: Kayıhanlı gazilerinin dirlik düzeninden, Gazi Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluşuna dek, hep ilerici, devrimci gelenekli bir ordudur. İlk Gazi İlpler antika müstebitliğe karşı ezilen toprak kölelerine nispi kurtuluş getiren tarihsel devrimin devrimcileri idiler. Son gazi kuvai milliyeciler modern müstebitliğe, emperyalizme karşı ezilen köle uluslara Milli Kurtuluş getiren sosyal devrimin devrimcileri oldular"

27 Mayıs Politik Devrimini gerçekleştiren ordu gençliği ve bunun tasfiyesine karşı ayaklanan 21 Mayıs'çı subaylar hep bu geleneğin ayak izlerinden yürüyen devrimcilerdir. 1971'de sosyalist mücadelede yerlerini almış silahlı ve silahsız aydın gençliğimizde "9 Mart" girişimine bu gerçekliğin ışığında katılmışlardır. NATO'nun, CIA'nin ve yerli işbirlikçilerinin ordu hiyerarşisini de yanlarına alarak devrimci gençliği nasıl tasfiye ettiği, yok ettiği, darağaçlarına gönderdiği yakın tarihimizde tüm delilleri ile ortada durmaktadır.

Karşı durulan, 1946'dan sonra ülkemizin bir cariye gibi ABD emperyalizmine sunulması ile başlayan dönemdeki: ordunun halktan kopartılmaya çalışılarak devrimci geleneğinin nötralize edilerek emperyalizm maşası haline getirilebilmesi için yapılan uygulamalardır. 12 Mart ve 12 Eylül bu sürecin ürünleridir. Emperyalizmin kirli ve karanlık uygulamalarıdır. Sonuçları ortadadır.

1946'dan sonra emperyalist haydudunun ülkemize yönelik kuşatma stratejisi nedir? Yaşadığımız günleri iyi kavrayabilmemiz için bu stratejinin açık bir biçimde kavranması gerekmektedir.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu süreci şöyle değerlendiriyor:


"TÜRKİYE'NİN NATO" İÇİ, NATO-DIŞI HARCANIŞI

Amerikan emperyalizmi Kore hızıyla Türkiye'de niçin yerleşti? Türkiye'yi dilediği yönde otomatik olarak işletmek için. Bugün Türkiye Uzak-Batı'dan (Pasifik'teki Pearl Harbour ve kuzeydeki Alaska, Greenland uçlarından) Midilli - Sakız - Sisam - Rodos - Kıbrıs adasına dek NATO içinde, Amerika deyince savaşın göbeğindedir.


1-NATO İÇİ: Türkiye de 27 Mayıs ispatladı, İÇ DEVRİM iki stratejik şehrin eseri olur: İSTANBUL - ANKARA - Türkiye de finans kapital her şeyden önce karşı devrimi organize etmekle görevlidir. Karşı devrimin en son silahı, Türkiye'yi bir dış savaş içine atmaktır. Finans kapital Türkiye'yi her türlü iç devrimden sakındırmak ve her türlü karşı devrime zorlamak için bir dış devrim planlamıştır. Bu dış devrimin de iki stratejik şehri seçilmiştir: ADANA - DİYARBAKIR Bu iki şehir mihveri, Arapça "Kürtçe konuşan Türklerin" mihveridir. Amerikan emperyalizmi, eski İngiliz casusluğunun izinden yürüyerek, devrimci Türkiye'yi o mihvere basarak ikiye parçalamak yolunu daha açıkça ortaya koyamazdı.

Demek, Türkiye'yi Amerikan üssü yapanların NATO-İÇİ diye gösterdikleri oyun, gerçekte Türkiye-içi finans kapital suikastının maskesidir. Suikast, Türkiye'nin mülk bütünlüğünü parçalamak, neo-kapitülasyon kaması ile Osmanlı Türkiye'sinde bile başarılamayan ince yollardan bağrımızı yarmak, milleti, vatanı sanki içten kendi isteği ile finans kapital yedeğinde eritmektir.

Emperyalizmin bir taşla vurduğu birinci kuş budur. Ama aynı taşla bir ikinci kuş daha vurulmak isteniyor. İkinci kuş, NATO-dışında Türkiye'yi harcamaktır.


2-NATO-DIŞI HARCANIŞIMIZ: NATO içi parçalanılarak yutuluş planımızın kaçınılmaz sonucudur. Türkiye, İkinci Emperyalist Evren Savaşı içinde bile neyrengi noktasında bulunmanın gereği, nispi, izafi bir istikrar elemanı olmuştur. Bu istikrar, Birinci Kuvai Milliye geleneklerimizi unutmamış silahlı güçlerimize dayanıyor. İstikrarın dış politika formülü, Birinci Kuvai Milliye yadigârı İ.İ paşanın ağzında ikide bir şöyle tekrarlanır. "Türkiye ne Amerikanın, ne de Sovyetlerin düşmanı olmamalı".

Finans kapital : "Amerika'nın düşmanı olmama" nın ne olduğunu pekiyi bildi ve başarıyla uyguladı. Ama şu "lanet" olası "Sovyetlerin düşmanı olmamak" neyin nesidir. Türkiye'nin bir Kore, bir Vietnam, bir Endonezya olmaması, tek sözle bir Uzakdoğu ve Yakındoğu kargaşalığına çanak tutmayışıdır. Çeyrek yüzyıldır emperyalizm bu durumu kundaklıyor. Türkiye'yi yüzde yüz teslim almanın, onu Uzakdoğu Yakındoğu kumarı içinde bir pahtak gibi kullanmaya bağlı olduğunu emperyalizm son 27 Mayıs denemesi ile de anladı." (Dr. Hikmet Kıvılcımlı Deccal Nasıl Kapımızı Çalıyor S:48)

1946'lardan bu yana adım adım uygulanan ve bugünde ABD ve AB kuşatması ile iyice yoğunlaşan ve derinleşen emperyalist politikaların ülkemizi nasıl bir kaosun içine sürüklediği ve halkımızın içine düştüğü açlık ve perişanlık ortadadır. "Halk çocuğu" olduğunu beyan edenlerin, Faik Türün gibi Amerikancı cellâtları, "kontrgerilla gibi" CIA teşkilatlanmalarını savunmayı bırakıp millici bir tavır içine girmeleri vatan ve demokrasiye dönmeleri gerekir. Bu yapılmadığı takdirde inandırıcı olmalarına imkân yoktur. Ve unutmamak gerekir ki emperyalizme teslimiyet öyle bir noktaya varmıştır ki askerlerimizin başına çuval geçirilip kaçırılmakta ve onlara işkence yapılmaktadır. Bırakın siz "demokratlığın yolunun üniformaya küfür etmekten geçtiği" gibi işlerle uğraşmayı gerçek küfürün nereden ve nasıl geldiğini belgeleriyle birlikte halka bildirme yoluna girin.

Yandaşlarını devlet kapısına yerleştirme telaşı içine düşmüş, programsızlıktan trenleri birbiri üzerine çıkaran şaşkın Ulaştırma Bakanı "İstanbul"a inen uçakta yolcu yoktu, CIA'ye mi ait bilemiyorum." Dediği, gizli üslerden esir transfer eden işkence hane olarak kullanılan CIA uçaklarına yardım ve yataklık yapmanın, Anadolu ordusu ile emperyalizme karşı savaşarak bağımsızlığını kazanmış ülkemize esas küfür anlamına geldiğini anlamamanın bir gaflet olduğu gerçeğini artık kimseden saklayamazsınız. 80 yaşındaki insanların bile devrimci örgütlere yardım ve yataklıktan hapishanelerde çürütüldüğü ülkemizde CIA'ye yardım ve yataklık yapmak kimsenin yanında kar kalmaz. Bunun hesabı elbet bir gün sorulur.

Ülkemizin içine düşürüldüğü bu teslimiyet ortamında Faik Türün gibi bir ABD uşağının, egemen sınıfın maşasının cenazesinde bir ordu komutanının onun ismini de anarak "elden ele geçmiş meşaleden" bahsetmesi saptırmadır. Çünkü NATO cu paşaların, Faik Türünlerin, Muhsin Baturların, Kenan Evrenlerin elden ele geçirdikleri, 1919 larda yakılmış bağımsızlık meşalesi değil, NATO'nun kör feneridir ve Türkiye'yi de hangi çıkmaza soktuğu ortadadır.

Bir konunun daha açık ve duru bir şekilde bilinmesini isteriz: 1960'lardan buyana "Demokratik Halk Devrimi" hedefine inandık ve bu yolda mücadele verdik. Türkiye'nin modern ve tarihsel iç dinamiklerine bakışımız bellidir. Kendimizi bildik bileli Kürt sorunu bizim için ilkesel bir değer taşır. Bugün Abdullah Öcalan'ın özellikle İmralı savunmalarındaki "Türk halkıyla Kürt halkı Türklerin Anadolu'ya giriş yaptıkları 1071 Malazgirt Zaferinden bu güne ortak kaderi paylaşmaktadır." Tarihi arka plan tespiti ile birlikte "1919'ların güncelleşmesi" , "Demokratik Cumhuriyet" , "Eşit ve özgür yurttaşlık temelinde ortak vatan" vb. tespitlerini "Demokratik Halk Devrimi" , ilkemizle örtüştüğünden dolayı savunmaktayızve bir değişiklik olmadığı taktirde savunmaya devam edeceğiz. Kendi bağımsız ve ilkeli çizgimiz hiçbir zaman ipotek altına alınamaz. Kimseden emir ve kumanda alarak iş yapmayız. Düşüncelerimize ve davranışlarımıza denk düşen her düşünce ve davranışı sonuna kadar destekler ve savunuruz. Gelişmeleri izliyoruz. Gözlemlerimiz sonucunda vardığımız nokta şudur: Kürt Demokratik Hareketinin, görsel ve yazılı yayın organları dahil diğer birikimlerde de izlenen politikalar Öcalan'ın İmralı savunmaları ile örtüşmemektedir. Ortada bir kaos vardır. Özellikle yakından izlediğimiz DTH sürecinin Öcalan'ın projeleriyle alakası yoktur. ABD, AB ve Barzani politikalarına yakın ve onlarla ara paslar yapmaya çabalayan hiçbir politik çizgiyle yakınlığımız olamaz. Tüm bu gerçekleri ilkelerimizin bilinmesi açısından yazıyoruz. Kimseye akıl vermek bizim işimiz değildir. Herkes dilediği politikayı yapar ve sonucuna da katlanır.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: 1946'dan Günümüze Ordu Gerçekliğimi... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right