|
“İşçi sınıfının bilinci konusuna gelince, burada tamamen yanıltıcı bir nokta var… İşçi sınıfı, hatta şu küçük burjuva kökenli dediğimiz aydınlarımız kadar dahi, boş vakti olan bir sınıf değildir. Yani işçi sınıfımız, günde on saat çalıştıktan sonra kolay kolay bu salonlara gelip te, burada gene saatlerce vaktini harcayacak durumda değildir. Dolayısıyla onun bilinci “yalnız sokaklarda veya meydanlarda veyahut şuradaki, buradaki gösterilerle ölçülemez.” “İşçi sınıfı : bir nevi şu gördüğümüz yerin toprak tabakası altındaki maden cevherine benzer. O toprak tabakası aşağı yukarı kimi yerde bir karıştır, kimi yerde iki karış falan… Fakat asıl maddesi alttadır. Bir volkan patladı mı, o üstündeki ümüsün tozunu bile göremezsiniz. Fakat bütün maden cevheri bir anda yüzeye çıkar.” Yukarıdaki alıntı 25 Şubat 1970 tarihinde Beşiktaş TİP ilçesinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından yapılan bir konuşmadan alınmıştır. Bu tespitten dört ay sonra işçi sınıfımız İstanbul ve İzmit’te, gerici finans kapital cephesinin, hak ve özgürlüklerini yok etme yolundaki girişimlerine karşı ayaklanmış ve işçi sınıfı mücadele tarihine “15 – 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi” adıyla geçen şanlı direniş yaşanmıştır. Bu direniş, kadrocu eğilimlere en kestirmeden, en kesin cevabı verirken, diğer yandan da parti kurmaylığından yoksun toplumsal patlamaların, siyaset bezirganlarına nasıl yem olduğunun tarihi dersleriyle doludur. İşçi sınıfımızın ekonomik – demokratik mücadelesi, 27 Mayıs 1960 Politik Devrimi ve onun sağladığı kısmi özgürlükler ortamında geçmişe kıyasla, çok daha boyutlu bir durum almıştır. 15 – 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi bu dönemin vardığı en yüksek noktalardan biridir. 1960 – 70 arasındaki dönemde işçi sınıfının ekonomik – demokratik mücadelesinde sürece kısaca bir göz atacak olursak : Askeri müdahaleden kısa bir süre sonra, Kasım 1960 ta TÜRK-İŞ dördüncü genel kurulu toplandı ve alaşağı edilmiş DP iktidarına yıllardır bağlı yöneticiler yönetimden tasfiye edilerek, görünüşte 27 Mayıs yanlısı Seyfi Demirsoy’un genel başkanlığında yeni yönetim iş başına geçirildi. Gerçekleştirilen bu kan değişiminde, TÜRK-İŞ’e ilerici bir maske takılarak, işçi sınıfımızın bir süre daha bu çatı altında elsiz ve dilsiz bırakılması amaçlanıyordu. 24 Temmuz 1963 tarihinde 274 sayılı sendikalar kanunu ve 275 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunları meclislerce onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasaların çıkmasıyla birlikte Türkiye’de işçiler ilk defa grev ve toplu sözleşme hakkına sahip oluyorlardı 274 ve 275 sayılı yasaların da sağladığı avantajla işçi sınıfımızın ekonomik – demokratik mücadelesinde yoğun bir dönem başlamış oldu. Bu dönemin önemi : işçi direnişlerinin gündeme girmesi ve bu direnişlerin sonucunda TÜRK-İŞ bünyesindeki parçalanmanın ortaya çıkmasıdır. Gelişen direnişler sonucunda TÜRK-İŞ te muhalefetin öncüsü olarak bilinen LASTİK-İŞ , MADEN-İŞ ve BASIN-İŞ, TÜRK-İŞ genel merkezi tarafından geçici olarak yapıdan ihraç edildiler. Bu sendikalar, BAĞIMSIZ GIDA-İŞ sendikasıyla anlaşarak 1966 yılında “Sendikalar Dayanışma Konseyi” ni kurdular. TÜRK-İŞ ten geçici olarak ihraç edilen bu üç sendika, 1967 yılında yaptıkları genel kurullarında yapıdan kesin olarak ayrılmaya karar verdiler. BAĞIMSIZ GIDA-İŞ ve Zonguldak'taki MADEN İŞÇİLERİ SENDİKASI da TÜRK-İŞ ten ayrılan bu üç sendikayla birleşerek, 13 Şubat 1967 de DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) nü kurdular. 1968 – 69 yılları, işçi sınıfımızın ekonomik – demokratik savaşında önemli olaylarla dolu bir dönem oluşturmaktadır. Yemek boykotları, grevler, yürüyüşler ve fabrika işgalleri boyutunda yoğunlaşan ve yükselen direnişler kısa zamanda ülkemizin tümünü kaplamış ve işçi sınıfımızın direniş gücünü ezmeye çalışan devlet güçleriyle sık sık çatışmalara kadar varmıştır. İşte işçi sınıfımızın gelişen ekonomik – demokratik mücadelesi, özellikle gençlik yığınlarımız içinde inanılmaz boyut alan devrimci mücadele, Türk ve Kürt yoksul köylü yığınlarının Demokratik Köylü Hareketleri, ordu gençliği içinde yükselen Devrimci dalga ile DEV-GENÇ arasında gerçekleştirilen doğal buluşmalar, parti kurmaylığından yoksun olunmasına rağmen gerici finans – kapital cephesinde panik yaratmaya başlamıştır. İşçi hareketi boyutunda : egemen sınıf, 1963 yılında yürürlüğe giren 274 ve 275 sayılı yasalarda değişiklik yapmayı planlamıştır. Bu konuda ilk girişim, 1969 dan önce yapılmış, TÜRK-İŞ tarafından hazırlanan bir tasarı meclise getirilmiş ancak o dönemde güçleri bunu yasallaştırmaya yetmemiştir. 1969 – 70 döneminde biri CHP, diğeri AP tarafından hazırlanan iki yasa tasarısı Millet Meclisine verildi. Her iki tasarı meclis komisyonunda tek bir tasarı haline dönüştürülüp meclise sevk edildi. İlk olarak 11 Haziran 1970 tarihinde 274 sayılı sendikalar yasasında değişiklik yapılması ile ilgili tasarı meclis gündemine geldi. 274 sayılı yasa değişikliği millet meclisinde görüşülmeye başladığı günlerde İstanbul ve İzmit te yüz binin üzerinde işçinin katıldığı, işçi sınıfımızın mücadele tarihinde 15 – 16 Haziran büyük işçi direnişi adıyla geçen şanlı direniş yaşanmıştır. Tüm bu olaylar üzerine, gerici finans – kapital cephesi 275 sayılı yasa değişikliğini meclise bile sevk etmeden geri almak zorunda kalmıştır. 15 Haziranda İstanbul ve İzmit te DİSK’e bağlı öncü fabrikalarda oturma greviyle başlayan direniş kısa bir zamanda sokağa inmiştir. TÜRK-İŞ’e bağlı bir takım işçilerin hatta yer yer bağımsız sendikaların da katılmasıyla direnişçi işçiler yüz bini aşmıştır. Öte yandan işçi sınıfının bu direnişi, DEV-GENÇ’E bağlı gençlik kesimlerinin eyleme katılmasıyla, daha önce sendikalarca yapılan “objektif sınırlamayı” aşıp geçmiştir. Bu anlamda işçi direnişinin başlatılmasında etken olan yapılanma ve eğilim ile, gelişimi içinde etkin olan yapılanma ve eğilim arasında büyük farklılıklar vardır. 15 – 16 Haziran direnişinin özellikle 16 Haziranda aldığı boyut hem TİP hem de sendikacıları boşlukta yakalamış, kendi çaplarına ve yapılarına göre çıkardıkları derslerle yapılarını Devrimci Gençliğe iyice kapamışlardır. Direnişin hazırlık aşamasında, sahip olduğu İhtilalci karakteri işçi sınıfına aktaracağı ve sendikalarca konulmaya çalışılan sınırların aşılacağı korkusuyla DİSK yöneticileri tarafından habersiz bırakılan, kapılara konulan nöbetçilerle toplantılara sokulmayan Devrimci Gençlik mücadele, alanlarına bezirganca hesap içinde olmaksızın, fütursuzca inmiştir. Direnişin ikinci gününde çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunlaşması üzerine, 16 Haziran 1970 günü öğleden sonra iç işleri bakanı, İstanbul valisi, diğer yetkililer ve DİSK yöneticileri Vilayette bir toplantı yapmışlardır. Bu toplantıdan sonra DİSK genel sekreteri Kemal Sülker bir demeç vererek şunları söylemiştir. “girişilen tahripkar eylemlerle ilgimiz olmadığını iç işleri bakanına söyledik ve kesinlikle bu tahripkar olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyodan bir uyarı yaparak, kötü cereyanlara alet olmamalarını söyledik.” Kemal Sürker’in demecinde sözünü ettiği radyodan yayınlanan mesajı ise DİSK genel başkanı Kemal Türkler vermiştir. Devlet güçleri ve yedeğindeki gerici milisler tarafından bir plan çerçevesinde, silahlı, çatışmalı meşru müdafaaya zorlanan ve TİP tarafından bu ortam gerekçe yapılarak, parti dışına doğru itilen devrimci gençlik, bu kere de “sendikacılar” barikatıyla karşılaşıyor ve devlete “kötü cereyanlar” olarak ihbar ediliyordu. Sonuçta işçi sınıfının biricik, dolaysız müttefiki Devrimci Gençlik bu alanda da tecrit edilmeye çalışılıyordu. Sonuç biliniyor : Devrimci Gençlik itelendiği bu kanalda kendi yolunu kendi belirleyip, inandığı ve bütünleşmek için çaba harcadığı yoksul yığınlar adına kendini feda yoluna girmiştir. Bu siyasal kurgu, 1974 sonrası Devrimci Mücadelede aşağı yukarı aynı boyutlarda devam etmiştir. Bir çok iş kolunda, 71 deneyinden çıkmış devrimciler “sendikacılar” engelini aşmak yolunda girişimler ve örgütlenmeler yapmış olmalarına rağmen, sonuç alınamamıştır. Devrimci mücadele yine gençlik boyutunda kalmış ve kitleleşme yönünde daha ziyade metropolleri kuşatan varoşlara doğru hareketlenmiştir. Bu yöneliş, varoşlardaki “Celali tepkisi” ile çok kısa zamanda kontaklanmış ve hareketler kitleleşirken diğer yanıyla da çeteleşme ve lümpenleşme eğilimleri hızla devrimci saflara taşınmıştır. Bu gerçekliğin tarihsel arka planı vardır. Avrupa da ki burjuva devrimleri, Ortaçağ işçisini yok edip, modern işçi sınıfını yaratırken, 16 ncı yy. dan beri başlayan Doğu ticareti, Avrupa mallarını Osmanlı ülkesine rakipsiz düşman orduları gibi saldırtınca, ülkemizdeki, çok cılız yerli sanayi önce gerilemiş sonra da kapitülasyonlarla iyice kuşatılarak yerle bir olmuştur. Bu gelişim Türkiye de ki sanayi hayatının yıkılışı ve ölümü olmuştur. Sonuçta Ortaçağ işçisi, Türkiye de genellikle çağdaş işçiye dönüşeceği yerde, ya kırlara doğru giderek kaybolmuş, yada şehirlerde köy sınıfından kopuşmuşlarla birlikte ayak takımı halinde soysuzlaşmıştır. Karl Marks 1853 te “Doğu sorununa” ilişkin yazdığı bir makalesinde bu konuyu şöyle değerlendirmektedir. “Her önemli hükümet darbesinde, bazı sömürgeleşmiş ilçeler dışında, Avrupa Türkiye’si nüfusunun büyük kitlesini oluşturan bu ayak takımını para ile satın almak ve yaltaklanmak yoluyla kazanmak gerektiğini herkes bilir. Bu ayak takımına bakarak Roma İmparatorluğunun plebi bile uslu akıllılar ve kahramanlar topluluğu sayılabilir ve böyle bir ayak takımının egemenliğinden kara Avrupa’mızı kurtarmanın mutlak zorunluluğu er geç kendini dayatacaktır.” Bu konuyu “yakın tarihten birkaç madde” adlı yapıtında 1930 larda inceleyen Dr. Hikmet Kıvılcımlı Marks’ın bu tespitlerini şöyle yorumlamaktadır. “İşçi sınıfının ilk ve en büyük gerçek idealisti koca Marks’ı korkutan bu “ayak takımı” kuşkusuz yeni işçi sınıfı değil, eski içinin bile karikatürü olamaz. Bu tipin şehirlerde, başka sınıflar ad ve hesabına, bir bardak suya atılmış çamur gibi, kah en küçük entrika rüzgarıyla ortalığı bulandırması, kah birden bire dibe çöküp tortu gibi uyuşuk ve pasif kalması, bundan seksen yıl önceki manzarasıyla Marks’ın gözüne çarpmıştı. Bütün kara Avrupa’sında, proletarya egemen sınıfların bunalımını proletarya devrimine çevirmek için, sınıf kavgası için barikatlara çıkar, Paris’te geçici Halk hükümetini kurarken, Türkiye de “ayak takımı” hala şu paşanın yada şu softanın – Allah Yolunda – oyuncağı olageliyordu.” 1950 ler den sonraki hızlı çarpık kapitalist gelişme, ülkemizi yeniden metropolleri kuşatan bu sosyal gerçeklik ile yüz yüze getirmiştir. Egemen sınıfların – Din ve Milliyetçilik – demagojileri ile esas hedefinden saptırdığı bu yığınlar, 6 – 7 Eylül vb. olaylara altlık yapılmışlardır. Özellikle de 1980 ler den bu yana uygulanan ekonomik ve siyasi politikalar sonucunda, metropollere yönelik Köy sınıfından kopanların göç dalgası ve işsizlik olağanüstü bir boyuta sıçramıştır. 1980 öncesinde devrimcilerin, bu yığınlara yönelik oluşturdukları sınıf yörüngesinden uzak mahalle örgütlenmelerindeki başarısızlıkları ve sosyal demokrasinin, küçük çıkarlarla örülü yerel yönetimlerde ki çıkmazları, bu alanlara yönelik mücadelenin kırılganlık göstermesine ve karşı devrim dalgasının güçlenmesine yol açmıştır. Bu kırılma aynı zamanda beraberinde ciddi boyutlarda mafyalaşma ve yapay örgütlenmeleri de getirmiştir. Bu gün gelişen Kürt Demokratik Hareketinin önündeki en büyük engellerden biri de bu yığınlara yönelik oluşturacağı politikalarda sınıf pusulasını elinden kaçırması olacaktır. Türkiye işçi sınıfı Türk ve Kürt emekçilerinin birlikte üretim yaptıkları ve örgütlendikleri en canlı unsurdur. Birlikteliğin en güçlü kalesidir. Emek eksenli, üretim temelindeki birlikte örgütlenmeler, Demokratik Cumhuriyet hedefinin ve ülkenin demokratikleşmesinin en güçlü kalelerinden olacaktır. |