|
Evet , "milliyetçilik" felaket getirdi ve getirmeye devam ediyor. Sosyalist düşüncenin olmazsa olmaz bu saptaması, Türkiyeli devrimcilerce, 68'lerde çok iyi kavranmış ve yaşama geçirilmeye çalışılmıştı. Ne, yazık ki "devrim" dalgasının, çeşitli oyunlarla ve faşist darbelerle kırılması, yolundan saptırılması ve büyük ölçüde durdurulmasından sonraki dönemlerde, "milliyetçilik" bazı devrimci çevrelerce, "geçer akçe" olmaya başladı. Türkiyeli devrimciler ; tarih önünde doğruluğu kanıtlanmış, kendi ilkelerine inatla sarılıp, günün gerçeklerine uyarlayarak, yollarına devam etmek yerine; "sağ" değerleri sahiplenmeyi, "ehveni şer" gördüler. Kimi "Türk milliyetçiliğinin", kimi "Kürt milliyetçiliğinin" peşine takılırken, kimileri "dinsel" motifleri kullanarak, "popüler" olmaya çalıştı. Sonuçta; "peşine takılanlar", marjinalleşirken; "Türk milliyetçiliği" de; "Kürt milliyetçiliği" de; "dinsel" gericilik de emperyalist , güçlerin desteğiyle güç kazandı. Emperyalist sermaye; kendi arasında "globalleşmeyi", "bütünleşmeyi", "birleşmeyi" savunurken; geri bıraktırılmış bölgelerde ve ülkelerde her türlü ayrılıkçılığı kışkırtarak ve ayrılıkçı fikirleri besleyerek, klasik "böl ve yönet" anlayışını devam ettirdi. Türkiye on binlerce insanı yitirdiği bir "kirli savaşın", "bir kardeş kavgasının" içine atıldı. "Halkların kardeşliği temelinde" ulusal bir kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyetinde , aynı anlayışla "barış" içerisinde , demokratik bir anlayışla çözülebilecek sorunlar, "Türk Milliyetçiliğinin" faşizan ve ırkçı yaklaşımıyla, zıddını yaratarak ülke , dış güçlerinde müdahaleleriyle neredeyse, "iç" savaş ortamına sürüklendi. Türkiye halkı Kürt'üyle, Türk'üyle çok acılar çekti. Kürt kökenli vatandaşlarımız, yalnızca "Kürt" oldukları için, kendi ana dillerini konuştukları, kendi ana dilleriyle "türkülerini" söyledikleri için cezalandırıldı. Sanatçılar, yazarlar kovuşturmaya uğradı. Kürt halkının varlığını tanıyan, kültürel haklarına sahip çıkan Türk devrimciler de, ayrım gözetilmeksizin, aynı uygulamalara maruz kaldılar. Sistem, Türkiye'nin bağımsızlığını, halkların kardeşliğini, ülkede gerçek ve tam bir demokrasinin oluşmasını isteyen tüm devrimcilerin, "Kürt", "Türk" ayrımı yapmadan aynı acımasızlıkla üstüne yürüdü. Devrimciler, işkencelerden geçirildi, zindanlara atıldı, dağlarda sokak ortalarında öldürüldü ve asıldılar. Türkiye İşçi Partisi "Türkiye'de "Kürtler" de yaşamaktadır, onların da Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı temelinde kendi haklarını kullanmaları en tabi haklarıdır." dediği , için kapatıldı. Türkiye halkının kurtuluşu için ipe gönderilen devrimci önderler, Deniz Gezmişler son sözlerinde "Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci mücadelesi" diyerek haykırdılar. Ama ne var ki, "Türkiye devrimci hareketi" özelikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra, Türkiye'nin tümünü kucaklayacak; anayasa'yı darbe kalıntısı "anti-demokratik" izlerinden arındıracak ; halkı faşist baskılardan kurtaracak, "halkların kardeşliği" temeline ülkeyi bağımsızlığa, demokrasiye ve barışa taşıyacak bir yeni ve güçlü örgütlenmeyi başaramadı. Bu başarısızlık emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürdü. Yüz binlerce insanın katledilmesi, Müslüman'ın, Müslüman'ı, kardeşin kardeşi öldürmesi pahasına, "Emperyalist güçler", kendi çıkarları doğrultusunda hem "Türkiye"de ki işbirlikçi iktidarlarla, hem de "Ortadoğu'da ki işbirlikçileriyle" yakın bir işbirliği içerisinde kendi planlarını uygulama fırsatı yakaladılar.. Emperyalist güçler, bugünde "Özgürlük ve Demokrasi getiriyoruz" yalanlarıyla; dünyayı kana bulamaya, sanal ayrılıklarla "halkları" birbirine düşürerek, kırdırarak kendi hegemonyalarını pekiştirmeye devam ediyorlar.Türkiye'yi de bu kan gölünün ortasına çekmeye çalışıyorlar. Bu ortamda, Türkiye'nin dayatmalarla, AB'ye girmek için kerhen değil, gerçekten "demokratik" bir yapıya kavuşmak ve "dış güçlerin" tüm oyunlarına karşı mücadele ederek, bu oyunları bozması acil bir öneme sahiptir. Bugün demokrasi mücadelesinde havlu atan, umudunu yitiren "yorgun demokratlarımız" demokrasiyi ve insan haklarını AB'den, "yorgun savaşçılarımız" ise ABD'den beklemektedirler. Irak'ta kadın, çocuk,genç, ihtiyar binlerce insana, kendi ülke halklarınca bile lanetlenen , zulmü ve işkenceyi reva görenlerin, yüz binleri katledenlerin ABD ve AB üyesi İngiltere devleti olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu katliam ve devlet terörü karşısında sessiz kalan, hatta zımnen destekleyen üyesi İngiltere'ye karşı , bir tek yaptırım uygulamayan AB'nin ,"insan haklarından" bahsetmeye hakkı var mıdır ? ABD'nin Irak'a getirdiği "Özgürlük ve Demokrasi" ise ortadadır. Görülmekte ve bilinmektedir ki, demokrasi, insan hakları, düşünce ve davranış özgürlüğü gökten zembille inmediği gibi, birtakım dayatmalarla "kriterlerle" yaşama geçirilemez. Bunların yaşama geçirilmesi, toplumların verecekleri mücadeleyle ekonomik ve sosyal yapılardaki somut değişiklikler yoluyla adım adım gerçekleştirilecek sürekli bir oluşum sonucudur. Nitekim, AB dayatmalarıyla, misafir bekleyen, aceleyle , pisliklerini halı altına saklayarak evini temiz göstermeye çalışan ev sahibi kurnazlığıyla alelacele çıkarılan "uyum yasalarıyla" ne işkence, ne insan hakları ihlalleri son bulmuş ne de Türkiye'ye "demokrasi" gelebilmiştir. Irak'ta ve dünyanın hemen her bölgesinde, yapılan işkencelere, insan hakları ihlallerine göz yuman, destek veren , işkence hanelerde kullanılan işkence aletlerini, "işkenceci yönetimlere" ve bu arada Türkiye'ye satan "Avrupa sermayesi", "işkencenin" hesabını soramaz. Bunun hesabını da , işkenceleri bizzat yaşayan "Türkiye vatandaşları" sormalıdır. Bütün bunlar ;ABD'den, AB'den medet umularak değil, halkın örgütlenmesi ve "siyasi iktidarın" alınması ile mümkün olacaktır. Bunun içinde bu amaca yönelik Türkiye halkını kucaklayacak "siyasi partinin" oluşturulması gerekmektedir. Türkiye devrimcileri, bunca acılardan ve geçmişin bunca deneyiminden sonra böyle bir örgütlenmeyi başarabilecek "potansiyel güce" sahiptir. Yeter ki, geçmişin değerlendirilmesi doğru yapılsın ve yanlışlardan ders çıkarılsın. Geçmişte yaşanan "Halkın Emek Partisi" deneyimini doğruları ve yanlışları açısından anımsamak ve yeniden değerlendirmek, bu bakımdan anlamlıdır. Halkın Emek Partisi (HEP) , 1990 yılında Türkiye'yi kucaklayacak, Türkiye'de "halklar arası kardeşliği, gerçek demokrasi ve barışı" gerçekleştirmeyi amaçlayan bir parti özleminin sonucu ortaya çıktı. "Yeni Demokratik Oluşum 1. Çalışma Kurultayında, Türkiye'nin "demokrasi sorunu" masaya yatırıldı. "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı" temelinde, Türkiye halkının "özgür" olmadığı, "Kürt" ve Türk halkının ortak örgütlenmesi ve özgürlük mücadelesi ile halkın özgürleşebileceği ve "Kürt sorununun" da bu mücadele çerçevesin de çözülebileceği, kurulacak partinin Türkiye'deki bütün emekçi ve yurtseverleri kapsayacak şekilde oluşturulması kararları alındı. Bu kararlar doğrultusunda tüzüğü ve kurucular listesi oluşturulan Halkın Emek Partisi'nin kuruluş dilekçesi 7 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığına verildi. Kurucular listesinde SHP'den ihraç edilen 11 milletvekilinin ( Abdullah Baştürk, Fehmi Işıklar, Ahmet Türk, İsmail Hakkı Önal, Mehmet Ali Eren, Kenan Sönmez, Salih Sümer , Arif Sağ , Cüneyt Canver, İbrahim Aksoy, Adnan ekmen) yanı sıra, aralarında "bu satırların yazarı" dahil Türk ve Kürt kökenli devrimciler sendikacılar , işçiler emekçiler, Türk ve Kürt aydınları bulunuyordu. Türkiye'nin tüm ilerici ve demokratlarına kapılarını açan HEP ; kısa sürede Türkiye'nin her yerinde örgütlenme çalışmalarına başladı. Halk ve devrimci güçler tarafından büyük bir heyecan ve umutla karşılanan HEP kısa bir sürede önemli ölçüde örgütlendi. HEP tarafından 17 Temmuz 1990 tarihinde İstanbul'dan başlatılan "ONURLU VE ÖZGÜR YAŞAM" yürüyüşü, Kocaeli, Sakarya, Bolu, Ankara, Kırşehir, Kırıkkale, Hacıbektaş, Adana, Urfa, Mardin ve Batman güzergahı takip edilerek 25 Temmuz 1990 günü Diyarbakır'da yapılan bir mitingle sona erdirildi. "Türk ve Kürt halkının kardeşliği" temelinde yapılan yürüyüş ve mitinge ilgi büyüktü. Tüm illerde halk ,yürüyen HEP milletvekillerini kırmızı karanfillerle ve coşkuyla karşıladı. Ne var ki, HEP kuruluş amaçlarını gerçekleştiremedi. Dışardan "Türk Milliyetçilerinin" baskı ve önlemeleri, sistemin uyguladığı terör; "Kürt milliyetçilerinin" dayatma ve müdahaleleri, parti içindeki "Türk kökenli devrimcileri" dışlama ve/veya kenar süsü gibi görme çabaları, "Kürt kökenli devrimcilerin" iki arada bir derede kalma kararsızlığı sonucu, HEP kendi içinde bile "demokrasiyi" uygulayamaz, halkların kardeşliği temelinde faaliyet yürütemez konumuna getirildi. Kurullarda tartışılarak oybirliği ile alınan kararlar bile ; üç gün sonra parti dışından gelen telkinler sonucu, bizzat karara oy verenler tarafından değiştirilirdi. Sistemin, "Kürt halkına uyguladığı, baskı ve asimilasyon" , ne yazık ki, sistemin bu uygulamalarına karşı çıktıkları için, parti çalışmalarında aktif görevler alan devrimcilere, parti içinde uygulandı. Devrimci unsurlar, partide çalışamaz duruma getirildiler. Türkiye partisi olmayı başaramayan HEP, devletin ağır baskısı karşısında örgütlenmesini tamamlayamadan, devlet tarafından kapatıldı. HEP, olayını neden anlattım. Kimseyi suçlamak, eleştirmek değil maksadım. Yaşanmış olaylardan dersler çıkarmak. 22. Ocak. 2004 tarihli Gündem Gazetesinde Abdullah Öcalan'a atfen yazılan sözler, anımsattı bana bu süreci. Abdullah Öcalan'ın "MİLLİYETÇİLİK FELAKETTİR" sözleri manşetten veriliyordu; iç sayfalarda "devletleşerek Kürtlerin özgürleşeceğine inanmıyorum. Devlet baskı demektir. Özgürlük getirmez. Bugün Güneyde bir Kürt devleti doğuyor. Arkasında ABD, Batılılar var. Bu devletin ideolojisi milliyetçiliktir. Bu milliyetçilik yerinde durmayacak,. İran'dan, Türk'ten Arap'tan, şundan bundan bir şey isteyecek. Buda Katliamları yaygınlaştıracak." "Doğacak Kürt devlet, şüphesiz, İsrail-Filistin durumunu bize hatırlatacaktır. Kürt devletinin sonu, Filistin-İsrail olur. Ortadoğu'da dört milliyetçilik var. Arap, Türk, Kürt, Acem milliyetçiliği, giderek şiddetlenecek." "Abdullah Öcalan"ı ister sevelim, ister sevmeyelim, ister göklere çıkaralım , ister yerin dibine batıralım, "bu sözlerin" altı çizilmeli ve üzerinde durulmalıdır. Bu sözlerde "Türkiye ve Ortadoğu üzerine oynanan oyunlar"ı açığa çıkaracak , buna karşı "halkların kardeşliği temelinde" yükselecek yeni bir dönemin, yeni bir umudun gizi saklıdır.Bu sözlerde "yaşanmış bir süreçten" süzülmüş, bir değerlendirme ve "öz eleştiri" saklıdır. Bu değerlendirme, Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesine ve dolaysıyla, bu süreç içerisinde "Kürt sorunu" nun çözümüne yeni bir bakış açısı , yeni bir hareketlenme getirebilir ve getirmelidir de. Gerçektende bu süreçte devrimciler, "milliyetçilik" gözlüklerini çıkararak , "halkların kardeşliği temelinde" şapkalarını önlerine koyup, bu günkü şartların ışığında yeniden bir araya gelerek, Türkiye halkının önünü açacak, çözümleri üreterek, yeniden örgütlenmek durumundadırlar. Bu örgütlenme sürecinde geçmişte yaşanan olumluluklardan yararlanılmalı, ancak olumsuzlukların bir kez daha yaşanmaması için gereken önlemler alınmalıdır.Tarih, tekerrürden ibaret olmamalıdır. Eski DEP milletvekillerinin öncülüğünde sürdürülen "Demokratik Toplum Hareketi", kendini bu gelişmeler karşısında yeniden gözden geçirmelidir. "Türkiye Partisi" olma ereğiyle yola çıktıklarını iddia eden "Demokratik Toplum Hareketi" daha baştan "milliyetçi" bir parti kuruluyor izlenimini vermekten kaçınmalı ve düzenledikleri toplantılara, tüm devrimci güçleri çağırmalı, kurulması düşünülen partinin, ilkeleri, tüzük ve programı birlikte oluşturulmalı ve parti gerçekten tüm devrimci ve ilericileri kucaklayacak Devrimci Türkiye Partisi olarak kurulmalı ve faaliyet göstermelidir. |