|
Genç Türkiye Cumhuriyetinin kısa tarihi; türlü entrika ve oyunlarla ilerici ve devrimci hareketlerin, yolundan saptırılması, sistemin denetimine sokulması ve yok edilmesiyle sonuçlanan olaylarla doludur. Tüm bu “oyunlar” gözlerimizin önünde gerçekleştirilmiş, aynı süreç defalarca tekrarlanmış olmasına rağmen, olayların yeterince değerlendirilip, gerekli dersler çıkarılmamıştır. Bunun sonucu olarak karşı güçler hakkında gerekli bilgiler değerlendirmeler yapılmadan; bu güçlerin daha önceki benzer durumlarda uyguladığı yöntemler, taktikler, “oyunlar” göz önüne alınmadan girişilen hareketler başarısızlığa uğratılmış ve karşı güçlerce kendi çıkarlarına zarar vermeyecek yönlere saptırılarak gerçek amacından kısa sürede uzaklaştırılmıştır. 60’lı yıları anımsayalım. O yıllarda; Üniversite öğrencileri,yeni akademik haklar ve daha özgür bir eğitim sistemi için örgütleniyordu. Kendi akademik sorunlarını sorgulayan Üniversite gençliği, akademik sorunların, ülkenin sorunlarından, ülke sorunlarının da dünya sorunlarından ayrı olmadığını, emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi için mücadele verilmeden, ne ülke sorunlarının ; ne de üniversite sorunlarının çözülemeyeceğini kavramıştı. Kitlesel olarak, büyük bir çoğunluğun katıldığı ve katılan herkesin söz ve karar verme hakkının bulunduğu bu forumlarda sorunları tartışmış , alınan kararlarlar doğrultusunda eylemler yapmışlardı. Köylerde toprak mitingleri, üretici mitingleri, fabrikalarda, gecekondu mahallelerinde toplantılar düzenlemişlerdi. ABD emperyalizmine bağımlılığın ne olduğunu , ikili anlaşmaların ve Amerikan yardımlarının gerçek yüzünü öğrenmişlerdi. 1965 Haziranında “Kıbrıs Buhranı” sırasında ABD’nin “DOSTLUĞUNUN” ne menem bir şey olduğu açıkça anlaşılır hale gelmişti. Askeri alanlarda yapılan anlaşmalarla da Türk ordusunun elinin kolunun bağlandığı, Türk jetlerinin Kıbrıs’ı bombalaması üzerine dönemin ABD başkanı Johson’un İnönü’ye gönderdiği mektupta çok kaba bir üslupla Türk hükümetine hatırlatılıyordu. 1964 Kıbrıs bunalımı ve Johnson mektubu ile başlayan gençliğin Amerika karşıtı mücadeleleri, emperyalizm olgusunun kavranılmasıyla 67- 68 yıllarında daha bilinçli bir şekilde anti-emperyalist bir mücadeleye dönüşmüştü. 24 Temmuz 1967’de 6. filonun İstanbul’a gelmesi, artık hiçte 1946’ta limanlarımıza gelen MISSURU zırhlısı gibi şenliklerle karşılanmıyor, emperyalizmin denizlerimizdeki bekçisi olarak algılanıyor ve tavır alınıyordu. Protesto etmek için Dolma bahçe’de ABD Konsolosluğu önünde Amerikan bayrağı indirilip, yerine Türk bayrağı çekiliyordu. 68 yılında işgal ve boykotlar sürerken anti-emperyalist gösterilerde yoğunluk kazanıyordu. 68 Mayısında düzenlenen “ NATOYA HAYIR” kampanyasında”....NATO’ya Hayır diyoruz, çünkü Amerika’ya karşıyız . NATO’ya Hayır diyoruz çünkü emekçi halk yığınlarının , yani Türkiye’nin çoğunluğunun çıkarlarından yanayız (....) Amacımız bağımsızlık sorununu yalnızca biz gençlerin ve aydınların sorunu olmaktan çıkarıp, emekçi halkımıza mal etmektir. Çünkü her zaman halklar galip gelmiştir. Vietnam’da ' böyle olmuştu. Türkiye’de de olacaktır... “ deniliyordu. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “Barış İçin Emperyalizme Savaş” mitingleri yapılıyor, Ankara’da Amerikan Haberler Merkezi, Pan Amerikan Havayolları ve Amerikan Haberler Merkezine molotof kokteyli atılıyor, Tuslog Komutanlığının duvarları siyaha boyanıyordu. ODTÜ’de yakılan ABD ELÇİSİ KOMER’İN arabası devrimci gençler tarafından 2. Milli Kurtuluş Savaşı’nın meşalesi olarak adlandırılıyor ve Türkiye’nin her yerinde birbiri ardına, anti-emperyalist gösteri ve etkinliklerle ABD emperyalizmi lanetleniyordu. Gençliğin arasına ajan provakötörler sokularak, meşru müdafaa için silah bulundurmak zorunda bıraktırılan gençlik, silahlı çatışma ortamlarının içine sürüklendirilmiştir. Forumlarda büyük bir hoşgörü içerisinde özgürce tartışan, kendi sorunlarını ve Türkiye’nin sorunlarını irdeleyebilen, sağ-sol tüm siyasi liderlerle, düzenledikleri açık oturumlarda tartışma olanağı bulabilen gençler bu özgür ve demokratik ortamın dışına itilmeye çalışılmıştır. Ülkeyi yönetenler, Amerika’nın ve bir avuç çıkar çevrelerinin çıkarları için ülke geleceğini, ülke gençliği feda etmiştir. Egemen sınıfların genelde kendi düzenlerinin ve başarısızlıklarının kitlelerce anlaşılmasıyla kendilerine karşı yönelebilecek bir potansiyelin örgütlenmesinden ödü kopmaktadır. Bu durum karşısında paniğe kapılmakta, hırçınlaşmakta , zulme ve şiddete başvurmaktan, kan dökmekten kaçınmamaktadır. Dünya tarihinin ve ülkemizin yakın geçmişinin,bize öğrettiği acı gerçek budur. Almanya’da,İtalya’da, Yunanistan’da , Şili’de bunlar yaşanmıştır. Ülkemiz de 12 Martı ve 12 Eylülü yaşamıştır. Egemen sınıflar çıkarları tehdit altına girdiği zaman , kendileri için “demokrasi” kurallarını dahi “askıya” almaktan kaçınmamışlardır. Bu “askıya alma” dönemlerinde “Filistin askısına” alınarak işkence gören gençlerin, asılan öldürülen gençlerin yakınlarının çığlıklarını duymamazlıktan gelmişlerdir. İşte bu nedenlerle , gençliğin halka ulaşma ve onlarla bütünleşme girişimine başladığını görünce, CIA’SIYLA, MİT’iyle, KONTR-GERİLLA’sıyla, ÜLKÜ OCAKLARIYLA, POLİSİYLE, FAŞİSTİ,ŞERİATÇISIYLA devrimci gençliğin üzerine her türlü provokasyon ve saldırılarını planlanmamışlardır.. 27 Mayısta, 22 Şubatta, 2l Mayısta, 9 Mart’ın 12 Marta dönüştürülmesinde oynanan oyunlar, aşağı yukarı aynıdır. Dahası 60-82 yıllarını kapsayan süreç içerisinde , tiyatro sahnesinde ramp ışıklarına çıkartılan aktörlerin, satranç tahtasında sürülen taşların büyük bir kısmı kimlikleri bile değiştirilmeden yeniden yeniden kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir. Nitekim CIA’nin , 1952’den itibaren Şatoya bağlı tüm ülkelerde Özel Harp Dairesi benzeri örgütler kurdurduğu ve bu örgütler eliyle, gelişen anti-emperyalist ve devrimci hareketleri provoke ettiği, bölerek parçalamaya çalıştığı, sahte “önderliklerin “ peşine takarak pasifize ettiği ; karşı devrimcileri örgütleyerek saldırttığı, provokasyonlarla, şiddet ve terör ortamı yaratarak “darbelere” zemin hazırladığı artık açıkça bilinmektedir. Davıd Galula adlı bir CIA görevlisi tarafından yazılan ve Türkçe tercümesi Genelkurmay Basımevi tarafından basılan “Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori Pratik başlığını taşıyan k,itap 1965 yılında tüm askeri birliklere dağıtılmamış mı dır ? Bütün bu yöntemler ; “hileli” oyunlarla da süslenerek, bazen hedef şaşırtılarak, gerçekler saklanarak, tersyüz edilerek oynanmakta ve tüm bunların sonucu sivil ve askeri ile Devrimci ve yurtsever güçler tasfiye edilmekte, zararsız hale getirilmekte , vurularak, öldürülerek, asılarak fiilen yok edilmektedirler. “ GERÇEKLERİ SAKLAMAK; TERSYÜS ETMEK ,UNUTMAK VE UNUTTURMAK İHANETTİR. “ Gerçeklerin nasıl saklandığına, tersyüz edildiği en güzel örneklerden biri 4 Aralık 2004 TARİHLİ Hürriyet Gazetesinin manşetinden verdiği aşağıdaki haberdir:. “ ASALA’yı çökerten Albay’a veda Milli İstihbarat Teşkilatı’ndaki (MİT) çalışması sırasında Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı verdiği mücadele ile tanınan, bir çok örgütün ölüm listesine giren sessiz kahraman Emekli Tank Kıdemli Albay Süleyman Selim Yenilmez hayata veda etti. 84 yaşında ölen Yenilmez’i, son yolculuğunda Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT’de görev yaptığı dönemdeki arkadaşları ile yakın dostları yalnız bırakmadı. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un da çelenk gönderdiği törende başsağlığı dileklerini oğlu Engin, kızı Petek Sarıgöllü, torunları Ebru, Tolga ve Burak kabul ettiler. Annesini 5 yıl önce kaybettiklerini belirten kızı Petek, babasıyla ilgili duygularını, ‘Sevildiği cenazeye katılan arkadaşlarının çokluğundan belli. Asker disiplinine sahipti ancak çok cana yakın bir insandı. Bütün enstrümanları çalardı, müziğe büyük tutkusu vardı’ diyerek dile getirdi. Gelini Güzin Yenilmez, ‘Vatan sevgisi çok yüksek bir insandı. Yanında çalışanlar da, gösterdiği insani tavırlardan dolayı hep kendisine ‘baba’ diye tap ederlerdi’ diye konuştu. “Törende bir zamanlar yeraltı dünyasından tanınan işadamı Fevzi Öz’ün çelengi dikkat çekti.” Haber böyleydi.. Cana yakın, vatan sevgisi çok yüksek bu “sessiz kahramanı”nın yaldızı biraz kazıldığında altından çıkan kişilik ise bu niteliklerin tam tersiydi. “yanında çalışanların, gösterdiği insani tavırlardan dolayı kendisine “baba” dedikleri, 12 Mart 1971 döneminin ünlü işkencecilerinden biriydi. Ziverbey köşkünde 9 Mart’çılara İlhan Selçuklara, Talat Turhan’lara Doğan Avcıoğlularına Celil Gürkanlara Madanoğlulara işkence yapanlardan biri. Süleyman Yenilmez, yenik düşen 9 Martçılara , yanında çalışanlara gösterdiği söylenen insani tavırları nedense hiç göstermemişti. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün emriyle, Amerika’dan aldıkları talimat doğrultusunda “Ziverbey Köşkünü” Amerikancı işkence ve komplo karargahına çevirmişti. Büyük medyamız, nedense “baba” ve sessiz kahraman”ın bu önemli yanına hiç değinmiyordu. Her zaman yapıldığı gibi, gerçekler ters yüz edilerek kamuoyuna sunuluyordu. Bazen de hiç bazı koltuklara hiç oturmaması gereken insanlar oturtuluyordu. 12 Mart’ın “işkenceli” ifadeleriyle meşhur savcısı Baki Tuğ’un “İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı” gibi. Avcıların keklikleri toplatarak, avlamaları için kullandıkları , öterek diğer arkadaşlarını başına toplayan “eğitimli keklikler” 9 MART HAREKETİNİN “SANAL LİDERLERİ” ROLÜNÜ OYNARKEN ; ONİKİYE BEŞ KALA; 12 MART MUHTIRASINI İMZA EDEN MUHSİN BATUR VE FARUK GÜRLERİN, 9 MARTÇILAR “ZİVERBEY”DE İŞKENCE GÖRÜRKEN, ÜLKENİN EN ÖNEMLİ 5 KOLTUĞUNDAN İKİSİNDE OTURDUKLARI GİBİ. Hemen her askeri cuntanın hareketin içerisinde olan ve birlikte hareket eden ;kimi “sağ”, rol üstlenerek gençlerin bir bölümünü “komando” kamplarında eğitip silahlandırarak devrimci gençlerin üzerine saldırtan; kimi “ sol” gibi gözükerek, devrimci gençleri örgütlü bulundukları, kitlesel olarak önderlik ettikleri kendi gençlik tabanlarından ; işçilerle, yoksul köylülerle kurdukları kitle bağlarını koparttırarak, “bir avuç maceracı anarşist” konumuna düşürmeye çalışan yapışık kardeşler ALPASLAN TÜRKEŞLER, ORHAN KABİBAYLAR, SADİ KOÇAŞLAR, gibi. Bu noktada sormak gerekmiyor mu? “9 MART” üç günde mi “12 mart’a “ dönüştü. “9 mart” darbesi gerçekleşseydi ne olacaktı ? Faruk Gürler Cumhur Başkanı; Muhsin Batur Başbakan, Atıf Erçıkan Genel Kurmay Başkanı; olmayacaklar mıydı ? Faruk Gürler ve Muhsin Batur 12 Mart Muhtırasına ve dolayısıyla yüzlerce gencin katline imza atan 5 generalden ikisi değil mil di? “9 Martçı” Sadi Koçaş; 12 Martın Başbakan Yardımcılığını; Sosyal Demokrat Nihat Erim Başbakanlığını “solcu” beyin takımı bakanlıklarını üstlenmediler mi ? “9 MART” “anayasayı tebdil ve ilgaya teşebbüs etti” başarılı olamadı. “12 MART” başarılı oldu!! ve “anayasayı tebdil ve ilga etti” ama ne “9 Martçılar” ne de 12 Martçılar” 146.ncı maddeden yargılanarak “anayasayı tebdil ve ilga” suçundan İdam edildiler. ŞİMDİ SORUYORUZ VE SORMAYA DEVAM EDECEĞİZ ? Neden bu ülkede 1961 Anayasasını tebdil ve ilgaya teşebbüs edenler, tebdil ve ilga edenler İdam edilmediler ve hatta büyük bir kısmı hiç yargılanmadı, tam tersine mükafatlandırıldı .da,. 1961 anayasasını son nefeslerine kadar savunan ülkelerinin bağımsızlığını ve gerçek bir demokrasiyi savunan yiğit devrimci gençler DENİZ GEZMİŞLER, YUSUF ASLANLAR, HÜSEYİN İNANLAR idam edildiler. TAYLAN ÖZGÜRLER, BATTAL HEHETOĞLULAR, VEDAT DEMİRCİOĞULLARI, ULAŞ BARDAKÇILAR, MAHİR ÇAYANLAR, CİHAN ALPTEKİNLAR, SİNAN CEMGİLLER, HÜSEYİN CEVAHİRLER, İBRAHİM KAYPAKKAYALAR ve daha yüzlercesi katledildiler. Bu sorunun cevabını arıyoruz. Bir ülkenin geleceğini, gençliğini katledenlerin tümünü ister “sağ” görüntülü, ister “sol” görüntülü olsunlar tüm bağlantılarıyla bulup ortaya çıkartmak boynumuzun borcudur. |