|
İki hafta önce, Türkiye Kürtleri arasında hiçbir tek-kişiliğin, grubun veya çevrenin Öcalan kadar sosyolojik dinamik ifadesi olmadığını vurgularken, “Türkiye’yi bir Ortadoğu Mucizesi’ne götürecek ‘dinamik’in de, paramparça edecek ‘dinamit’in de fitili bu sosyolojik potansiyeldir” demiştim. Öyle anlaşılıyor ki, “dinamit” olarak değerlendirenler daha hızlı çalışıyorlar. Aylardır Öcalan üzerine yazıp-çiziyorum, bağırıp-çağırıyorum. Bunun içinde, en son dört ay önce, Öcalan’ın kendisine üçüncü kez postaladığım “mektup” (ekleriyle 42 sayfa) da var. Mektupta, kapalı-oda Öcalancılığı, slogan Apoculuğu veya teorisinden, felsefesinden, projelerinden uzak tutulan bir “Önderlik”çilik ile geçinen ve herkesi kendisiyle birlikte batmaya götürecek olan örgüt gövde-bürokrasisini aşmanın “tek-yol”u olarak, Öcalan’ın kendisini de bazı somut örneklerle mütevazi bir bilimsel eleştiriye alarak oynanamayacak, kıvırtılıp bükülemeyecek ölçülerden sözettim. Bu anlamda da bir “Önderliğe yaklaşım” manifestosu olsun istedim, umdum. Mektup gitmiyor. Yazılarımda, Öcalan’ın teorik/felsefik/programatik ve, özellikle, pratik-sosyolojik dinamik olarak neyi ifade ettiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Herkese adeta bağıra-çağıra sesleniyorum. Öcalan üzerinden örülen tehlike büyüyerek yaklaşıyor diyorum. Tehlikeyi kim örüyor, kim büyütüyor, kim katık oluyor, anlatmaya çalışıyorum. Mektup verilmiyor. Avukatllar altı ay Öcalan’a mektuptan sözetmediler. En son kardeşi Mehmet böyle bir mektuptan bahsetti ve Öcalan, “Almadım, hakkını arasın” deyince, 5 tane Öcalan avukatına vekaletname verdim yaklaşık iki ay önce, henüz bir ses-seda, arayan-soran yok. Son üç makalemi (Siyasette Felsefeye Dönüş, Türkiye ve DTH’nin Önü, Öcalan Nedir), Özgür Politika ve Özgür Gündem gazeteleri yayınlamadı. Gene Ö. Gündem, “Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet projesi neden gündemleşemiyor” üzerine, muhabirinin benimle üç ay önce yaptığı röportajı yayınlamıyor. Tehlikenin en ince yerinden başlamak üzere, bir “isimsiz insiyatif” olarak çatışmanın sivil tarafı olan sağ-milliyetçi kesime gittik. Biraz ses verince, Ö. Gündem gazetesi makalelerime yasak geirirken, Öcalan karşıtı kürt hazırlokma miliyetçilerinin desteğindeki T. Erdoğan hükümeti Diyarbakır “hamle”siyle önümüze geçmeye çalıştı. Bir ay içinde iki kez dağa tırmandım, Cemil Bayık’la görüştüm. Bayık, Öcalan’ı hedef alan ve Türkiye ile gerginliği, karşılıklı milliyetçi histeriyi tırmandırarak, çatışmalı ortamı derinleştiren politikaların koordinasyonunun ABD’de olduğunun altını çiziyor. Kaderini göbekten-böbrekten, mideden-barsaktan “stratejik dost”a bağlamışların da kordinasyonun içindeki “yerel kol” olduğunu ekliyor. Tehlikenin farkında. Tehlike, derken, “Gemlik Yürüyüşü”ne dayandı. Şimdi nereden buraya geldik, çok kısaca bakalım: Amerika’nın Öcalan’ı 1999 şubatında Türkiye’ye verdiği ğünlerin arefesinde ve sonrasında, “bindirilmiş kıtalar”la sokaklarda patates-domates-makarna ezdirildi. Kimine “verin böbreğini yerim” kimine “ciğerini-dalağını” dedirtildi. Bu ve bunun gibi nice ilkel-ötesilikler, yazılı ve sözlü basının en ucuz-ötesi reyting malzemesi olarak değerlendirildi. Asker cenazeleri üzerindeki ana çığlıkları en “bedava” ajitasyon malzemesi olarak kullanılagelirken, “terörist” cenazeleri ise adeta insan olmama ihtimali üzerinden “haber”leştirildi. Aynı medyamız “terörist-başı”, bölücü-başı”, ve “30 bin kişinin katili” nitelemelerini Öcalan’ın önismi haline getirirken, yakalanışında 75 kişinin kendisini yaktığını, bunların 16 kişisinin öldüğünü gizledi, sakladı. Gene aynı medyamız, genelkurmay ve emniyet istihbaratının “PKK nın paravan örgütleri” dediği HEP ten DEHAP’a yasal partilerinin Kürt nüfüsunun yoğun olduğu illerimizde herşeye rağmen hep birinci parti olduğunu sakladı, atladı, gizledi. Öcalan ne yaptı? 1. Mahkemeye ilk çıktığında, kendisi adına işlenen suçlardan dolayı özel olarak Türk halkından özür diledi, genel olarak da adeta sınıflı insanlığın özeleştirisini verdi. 2. Türk-Kürt çatışmasını planlayanların heveslerini kursağında bırakan birlik-bütünlük-kardeşlik mesajları verdi; yedi yıldır bunu gevşetmesiz sürdürdü. 3. Silahsız-çatışmasız, bölmesiz-parçalamasız bir çözüm için 3.000 (üçbin) sayfaya yakın yazdı, söyledi, tekrarladı, çırpındı. Başka ne yaptı? 1. Örgütünün 10 bine yakın silahlı gücünü Türkiye sınırlarının dışına çıkararak silahı, çatışmayı, şiddeti, terörü tümden devreden çıkarmanın kapısını sonuna kadar açtı. 2. Avrupa’dan ve dağdan iki barış grubu Türkiye’ye gönderdi. 3. Köklü teorik, felsefik, stratejik derinleşmelerle partisini bir ulusal kurtuluş örgütünden çıkararak Türkiye Cümhuriyeti’nin demokratikleşmesi (Demokratik Cumhuriyet) gücüne dönüştürdü. Peki altı yıllık bu ısrarlı çabalara karşılık “büyük devlet” ve hükümetleri ne yaptı? Tek kişilik bir ada hapishanesinde ağırlaştırılmış bir dozla Öcalan’ı “dirhem-dirhem” öldürmeye bırakırken, örgüt gücüne de “pişman olun, gelin teslim olun, devlet sizin icabınıza bakar” deyip onurlarını rencide ederek Kürtlerin kinlerini bileyegeldi. Şimdi de “bindirilmiş-taşıma kıtalar”ı, çoğunluğu kadın ve yaşlı olan, ve ellerinde yazı ve resimlerden başka “silah” bulunmayan Gemlik yürüyüşçülerinin üzerine sürme yolu ile Kütrtleri korkutarak başbakanımızın “Kürt sorunu”nu çözüyor. Ve bütün bunları “bindirme”ciler Türk halkından köşe-bucak gizliyor, saklıyor. Saklayamadığı yerde akılalmaz tanınmazlıkta çarpıtıyor, eğip büküyor. Tabi Türkiye Kürtleri bütün bunları ve çok daha fazlasını biliyor, görüyor, yaşıyor. Ama bu “akkıllı bindirmeciler” Kürtlerin hem aptal hem onursuz olmasını istiyor. “Apo’dan vazgeçin, yoksa bindirmecilerimize sizi linç ettiririz” diyor. Şimdi burada, 1924’ten bu yana 80 yıldır en ikiyüzlüce kullanılan Mustafa Kemal’in sansüre uğrayan cümlelerinden birkaçına ihtiyaç var: “Fakat efendiler, çok namuslu ol[un]malıdır ve şimdiye kadar işlenen yanlışların en büyüğü, bilhassa girişimcilerimizin, aydınlarımızın ve bilhassa bilim adamlarımızın en büyük günahı, namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak, namuslu davranmak gerekir. Milleti aldatmayacağız! Millete daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz, gerçek sanırız. Fakat millet onu düzeltsin! Kendimizi kimsenin üstünde görmeye de hakkımız yoktur efendiler!” (İzmit Konuşması, 19 Ocak 1923) Günümüzün efendileri! Yazarlar-çizerler, doktorlar-professörler, alimler-ilimciler! Eğer gerçekleri millete söylemezseniz, yani namuslu olmazsanız, bu “ayranı kabarmış, binmiş” kıtalar, önce, duyduklarında dudakları uçuklayacak maaşlarınızı-gelirlerinizi sormaya başlarlar, sonra da “binmek” için köşe-bucak sizi ararlar. Efendiler! Bu “bindirme”ler devam ederse Türkiye gerçek bir bölünmeye gider, ve bunun altında en önce siz kalırsınız. Amerika’nın kaçacak yeri var, sizin olmayabilir. Dünya çok değişti. Tükler ile Kürtler son seksen yılı zorla da osa karıştı, sentezleşti. Bölünme iki unsurun da felaketidir. Türkiye Kürtleri ve tek sosyolojok dinamikli lider olarak Öcalan ne bölünme istiyor, ne de devlet istiyor. Bunda Öcalan da Kürtler de taktik yapmıyor. Kürtler seksen yıl “kart-kurt”laştırılan onurlarını istiyor, onurlarının iadesini istiyor. Bunun anayasal güvencesini istiyor. Bunu isteme gücüne de Öcalan önderliği sayesinde geldiklerini biliyor. Bunları sadece bir gözlemci olarak değil, fiilen 15, resmen 7 yıl süren dolandırmasız alan araştırmalarına dayanan akademik çalışmalarıma dayanarak söylüyorum. Orduların önemi bitti, hatta çok azaldı diye düşünenlerden değilim. Ama geniş kitle yığınlarının hoşnutsuzluğuna, tepkilerine dayanan sosyal hareketlere karşı dünyanın en büyük ordularının çaresiz kaldıklarını gördük. Rusların koca Kızılordu’sunun Sovyetler’in parçalanmasının elinde ne hale geldiği görüldü. Amerikan ordusunun Saddam kalıntılarının elindeki durumunun ne olduğunun yakın şahidiyiz. ABD’nin giderek Öcalan üzerinden Türkiye ile oynaması da bu çıkmazdan bir “çıkar” aramasıyla yakından alakalıdır. Bu anlamda Öcalan, Türkiye’nin bölünmesinin de bütünleşerek sıçramasının da tek stratejik ve pratik gücü olarak herkesin önünde duruyor. Türkiye’nin bölünmesini gerçekten istemeyenler! Dikkat, dikkat, dikkat.. |