left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Çarşamba, 22 Kasım 2017
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ÖNCE ÜZÜM YESEYDİN, SONRA ÖLSEYDİN BE ABİCİĞİM! Yazdır E-posta
Yazar Sema Gürcan Özcan   
Cuma, 31 Mart 2017

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, at ve açık hava

Giden bir abinin, elimde kalan son baba parçasının ardından, içimdeki harlanıp duran yangınla ne yazılır, bilemedim.

Doğum günlerimden birinde; “Bak sana hırka aldım, bunu eve götürme, hep muayenehanede kalsın, üşüyünce sırtına alırsın” demişti. Şu an sırtımda o hırka, “sen gittiğinden beri çok üşüyorum Abim”

Babamı tanımadım, sesi nasıldı, kokusu nasıldı bilmiyorum.

Cezaevinde camları tekmelermişim babamın kucağına gitmek için, hatırlamıyorum.

Geceleri “babaaa” diye ağlarmışım, hatırlamıyorum.

Sonra 12 yaşına kadar ki çocuklara izin verilmiş, babalarına dokunmaları için. Babam idam edilmeden önce, en son Öner abimle beni öpüp koklamış, hatırlamıyorum.

İlk acımı, 2,5 yaşındayken tattım. Emekli Subay Evleri’nde otururken, sabahın erken saatlerinde kapı çalınmış, Mustafa dayım gelmişti. Gözleri çok kızarmıştı. Annemle, Ablam ona doğru koştular, üçü sarılarak çok ağladılar. Onlar ağlıyor diye ben de çok ağlamıştım. Yıllar sonra anneme,” babamı o sabaha karşı mı asmışlardı?” diye sordum. “ Çok küçüktün, sen nasıl hatırlıyorsun o günü?” diye ağlamaya başladı.

Bana hep, babamın yurt dışında olduğunu, milli binici olarak yarışlara katıldığını söylediler. Evimizdeki her şey; çay tabağı, pasta tabağı, kül tablası, eşarp…hep at figürlüydü, halâ da öyledir.

Bir yıl sonra teyzem ve iki dayım da art arda kayboldular ortadan. Nerede olduklarını sorduğumda, babamın yanına gittiklerini söylediler bana.

Bu nasıl bir yerdi ki babam dönmediği gibi, Onun yanına gidenler de dönmüyordu bir türlü.

Annemin saçları bembeyazdı artık. Ya O da babamın yanına gider de dönmezse diye başladı ilk korkularım.

Çünkü beraber uyuduğum annem, uykusunda hep “ Fethi” diye sayıklıyordu. Demek, O da Onun yanına gitmek istiyordu.

Sonraları annem beni değil, ben annemi uyutur olmuştum. Asker adımları gibi nefesimi kontrol edip, annemle aynı anda soluk alıp vermeye çalışıyordum. Eğer benden hızlı veya yavaş soluklanırsa, sabaha kadar uyuyamıyordum.

Böyle böyle başladı sevdiklerimi kaybetme korkularım ve bu yaşlarıma kadar peşimi bırakmadı. Her gece sevdiklerimi ölmüş gördüm.

Belki de acılara karşı savunma refleksim böyle oluşmuştu. Yine bir sevdiğim, babamın yanına gidecek ve ben ona bir daha hiç sarılamayacaktım. O halde ben de yumruklarımı sıkıp dayanmaya hazır olmalıydım. Acıların provasını rüyalarımda yapmalıydım.

Babamı tanımamıştım ama, babam bana üç tane baba parçası bırakmıştı.

Bizim ailemizde verilen emanete son nefesine kadar sahip çıkmak bir gelenek olmuştu. Manevi görevini bitirmeyen ölmüyordu.

Dayım babama söz vermişti, anneme ve biz çocuklarına sahip çıkmak için. Son sözü; “Babana verdiğim sözü tuttum, anneni ona teslim ettim” oldu ve anacığımın tam 40. gününde, aynı saatte gece 23.50’de gitti.

Ablam zaten babam gittiğinden beri; bazen abla, bazen anne, bazen baba, bazen anneme koca oldu. Ne rol alacağını şaşırdı yıllarca. Anneme özel günlerinde yüzük aldı, emekli ikramiyesi ile evimize mobilya aldı. Abime mobilet aldı. Bana palto aldı. Cebimize harçlık koydu.” Babam olsa şunu yapardı anneme, bunu yapardı kardeşlerime” diye önümüzde, ardımızda didinip durdu.

Ablam ve Ömer Abim erkenden evlenince, Öner Abim arkadaşım oldu. Onun arkadaşlığı – bana hissettirmeden beni koruması- sayesinde, sorunsuz yaşadım ergenliğimi ve Onun öğrettiği doğrular sayesinde tercihimi yaptım. En büyük aşkımı, hayat yoldaşımı, Celal’imi buldum.

Babam Fethi Gürcan’ı hem herkes seviyor, hem de adını anmaya çekiniyordu.

Cezaevinden Öner Abimin ve benim koynumda çıkan belgelerle oluşan “Talat Aydemir’in Hatıraları” kitabından ve bizimle görüşmeye devam eden Harbiyelilerin anlattıklarından başka ayrıntı yoktu elimizde.

İlk defa Sarp Kuray Abimiz, Babamların kalkışmasını tarihsel süreçte tam yerine oturttu. Babam, Kolağası Resneli Niyazi İdi.

22/Şubat/1962, 21/Mayıs/1963 olaylarının ayrıntılarına yoğunlaştılar Abilerim.

Öner Abim, “ Ben İhtilalciyim Fethi Gürcan” kitabını yazarken, duygu yoğunluğundan iyice hastalandı.

Sonra Nesrin Turhan çıktı karşımıza. Ömer Abim, babamın savunmasını yolladı tüm yazarlara, yardım istedi. Meğer O da Cumhuriyet dönemindeki idamları araştırıyormuş. Gönüllü oldu, Nesrin de katıldı aramıza. Yaşayarak, ağlayarak empati yapmaya çalıştı. 

Abimlerin tanıştırdığı olayların canlı tanıklarıyla teker teker konuşup notlar aldı.

Üç yıl sürdü çalışmalar ve “İhtilalin Süvarisi”, 14/Şubat/2004’te kitap raflarında yerini aldı.

10/Ağustos/2004’te, hem de annemin doğum gününde Öner Abim gitti.

Sonradan öğrendik, meğer Nesrin’e aylar boyunca, “ acele et, ben öleceğim, kitabı görmek istiyorum” demiş.  O da görevini bitirip öyle gitmişti.

Ölmeden önce “ben annemle babamın ortasını kapıyorum, artık sizler arkadan ranza yaptırırsınız” demişti.

Kendimi bildim bileli, bizim ailede mizahın rengi hep “kara” olmuştur.

Dünyam kararmıştı, kardeş acısı ne menem  bir şeydi.

Niye ağlamıştım ki anama o kadar? Annem torunlarını görmüştü.

Kafamın içi samanla dolu gibiydi. Bırakın gazete okumayı, adımın Sema olduğunu bile bilmez haldeydim.

Ama bu kez de Ömer Abim görevliydi.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 3 cilt “Osmanlı Tarihinin Maddesi” kitabını getirdi koydu önüme. “ En kısa zamanda bu kitapları okuyup, en sade, en anlaşılır şekilde özetini çıkaracaksın, eğitim kitapçığı basacağız” dedi.

Bilgisayarın B sini bilmeyen bana, “kadınhareketi.org” sitesi kurulacak ve sen yöneteceksin dedi.

Anlamam dedim, anlatacağım dedi. Yapamam dedim, yardım edeceğim dedi. Bilmiyorum dedim, öğreteceğim dedi.

Onun da içi yanıyor ama beni ve ablamı da yanında ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Bunu ilk hissettiğim anda, ben de yapıştım Onun ellerine.

Ablam da “Ekin Sanat” dergisine yazı yazmaya başladı.

Hacıyatmaz aile. Yine birbirimize sarılıp direnmeye başlamıştık işte.

Ömer Abim,  bir seneyi bile bulmayan kısacık zaman diliminde, Öner  Abimin yarım kalan “Ben İhtilalciyim Fethi Gürcan” kitabını tamamladı ve çoğunlukla simit yiyerek emekli maaşından tasarruf ederek bastırdı. Kaybettiğimiz kardeşimizin kitabı hepimize moral oldu.

Öner Abimin işyerinde birkaç arkadaşıyla giriştiği internet kütüphanesini zenginleştirdi ve adını “Öner Gürcan Kütüphanesi” koyarak kardeşimizi bir kez daha ölümsüzleştirdi.

Aynı zaman diliminde “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri”, “Hesaplaşma 68 Kuşağının Katledilişi” kitaplarını yazdı. Üç sayı Süvari dergisini bastırdı. Sonra “süvaridergi.org” sitesini kurdu. Bir yandan televizyon programlarına koşturuyordu.

24 saat yetmiyordu artık Ömer Abime. Acılarının üzerine basmış, üretkenlik rekoru kırıp duruyordu. . Çevresindeki herkesi de üretmeye zorluyordu

Sarp Kuray Abimizin cezaevine girmesi, acısını ve direncini daha çok arttırdı. “Abim içerideyken, dışarıda Onun düşüncelerini yaşatmamız lazım” diye “Devrimci Halk Partisi”ni kurdu. MHP’li komşusu bile Onu çok sevdiğinden parti kurucuları içinde yer aldı.

1990 yılının Ocak ayında tam 41 yaşındayken by-pass ameliyatı olmuştu. 12/ Eylül işkenceleri tıkanmayan bir tane bile damar bırakmamıştı. Yıllardır bir yığın ilaç kullanıyordu ama olsun.

Çocuk gibi sevinçliydi. O zamanlar sağlığı daha iyi olduğu için, her gün erkenden partiyi açıyor, süpürüp, paspas yapıyor, çay demliyor, arkadaşlarıyla sohbet etmek için kapıyı gözlüyordu. “Sarp Abi çıktığında yorulmayacak, her şey hazır olacak” diyordu.

Deliler gibi kitap okur, film izler, sonra da bana okutup izlettirirdi.

Çocuklara ve hayvanlara hiç kıyamazdı.

Köpek almak istememiştim. Bir cana daha bağlanmak istemiyordum, o da ölecek arkasından ağlayacaktım. Kızdı bana; “Böyle yaşam felsefesi mi olur? Yaşamanın tadını çıkar. Ne biliyorsun? Belki sen önce ölürsün, Abidin arkandan ağlar” demişti. Dediğini yapmıştım ama, ölüm provalarının yapıldığı rüyalarıma Abidin de eklenmişti. Rüyamda Abidin’e araba çarpıyor, organları kanlar içinde dağılıyordu.

Dediği gibi, Abim önce gitti. Şimdi Balım, Karam ve Kırpık ağlıyor ardından.

Ömer Abim, anacığımın deyimiyle ailemizin “Nasrettin Hoca’sıydı”. Sanki ailemizde ki matemi dağıtmakla görevliydi. Onun yanında ağlamak yoktu.

Abimmmm, sensizlik içimi yakıyor, gel de güldür beni.

Ömer Abim, lisede o zamanlar. Annem abime ait, pijama, eşofman ne varsa yıkamış. Yatak odalarının olduğu uzun koridordan annemin pazen geceliği ile biri geliyor ama anneme benzemiyor. Abim çıkıyor yemek masasının üstüne oynuyor, gülmekten kırılıyoruz.

Lise sondaydım, Annem ağır bir kalp krizi geçirmiş, Gülhane Askeri Hastanesi’nde yatıyordu. Ben de ders kitaplarımı toplamış, Ömer Abimin evinde kalmaya başlamıştım.

Bütün gece ağlamaktan kızarmış gözlerimi biraz olsun güldürebilmek için, anlatmadığı fıkra kalmadı. Öyle ki artık Ömer Abimin annemin üvey çocuğu olduğuna ikna olmaya başladığımı hatırlıyorum.

Sonra yattık. “Annemmm, annemi kurtarınnn” diye Abimin haykırışlarıyla uyandım. Uykusunda sayıklıyordu.

Hepimizi güldürmeye çalışırken, Onun nasıl içine içine ağladığını o gün öğrendim.

Ben ilkokul birde, Ömer Abim üniversite ikide. Beni her gün Hürriyet İlkokulu’na götürür, kendisi de Gençlik caddesinde ODTÜ servisine binerdi.

Abimin esprileri ile kahkahalar içinde okula giderdim. O zaman Sühendan Abla ile nişanlılardı.

 

“Kızlara laf atmadan geçemem buradan

 Kızlar gelin şu yandan

 Ben korkmam Sühendan’dan

 Benim ismim Ömer Gürcan”

 

Sonra da beni okuldan almaya gelir, aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrencilik yapan ilkokul öğretmenimle birlikte siyaset konuşmaya dalar, yürür giderlerdi. Okul çantamla birlikte arkalarından koşarak yetişmeye çalışırdım.

Kızılay Atatürk  Bulvarı, yayalara kırmızı ışık yanıyor. Sühendan abla önde, hemen arkasında Onun saç kuyruğunu tutmuş Ömer Abim beklemede. Trafik lambasının yeşile dönmesiyle “dehhh” diye  Abimin bağırmasını duyuyorum. Genç nişanlılar dıgıdık, dıgıdık diye karşıya geçiyorlar. Kahkahamı bastırarak, akraba olduğum belli olmasın diye herkes gibi şaşkın bakmaya çalışıyorum onlara.

Öner Abim de yanımızda, yürüyoruz. Abim, Öner Abimi işaret ederek, “kaçırıyorsunuz Kadir İnanır aranızda şu an” diye bağırıyor kalabalığın ortasında. “Senin yanında yürünmez” diye Öner Abim kaçıyor yanından.

Siyah beyaz televizyonlar yeni çıkmıştı. Cumartesileri Türk filmi yayınlanıyordu. Bizde televizyon yoktu. Her cumartesi  akşamı Sühendan ablaların Anıttepe Alımlı sokaktaki evlerinde olurduk. O zamanlar, herkes uyuklasa bile İstiklal Marşı dinlenmeden televizyon kapatılmazdı. Büyükler oturduğundan kanepelerde yer kalmaz, halının üzerine kıvrılıp uyurdum.

Gözümü açtığımda Ömer Abimin kucağında Maltepe Camisi civarında olurduk. Uyku mahmurluğuna yenilip, “10 dakika daha taşısın beni “diyerek uyuyor numarası yapardım. Bu kadar net hatırladığıma göre, bu numarayı defalarca tekrarlamış olmalıyım.

Keşke boynunu daha çok koklasaymışım.

Otobüsler biletli sisteme yeni geçmişti ama biletçi koltukları halen duruyordu. Annem, Abim, Sühendan Abla bir yere gidecektik. 

Otobüse bindik. Ömer Abim koşarak biletçi koltuğuna oturdu, “Haydi hanımlar, beyler ! Paralar bozuk olsun” diye bağırmaya başladı. Yine yapacağını yapmıştı.

Yıl 1978. O zamanlar üniversite sınavlarına girmeden önce tercihlerinizi yapıyordunuz. Ömer Abimle gün boyu birbirimize girmiştik. 

Hatta bir tercih listesini yırtıp tekrar ÖSYM’den yenisini almıştım. Siyasal Bilgiler, Ekonomi  gibi bölümlerdeydi aklım. Abimse doktor ya da diş hekimi olmamı istiyordu. Ama ben de kan görmeye dayanamıyordum. Sonunda “yüksek puan alamayacağını biliyorsun, bahane edip kaçıyorsun” diye beni gaza getirdi ve Onun isteği oldu. Sınava ADTC fakültesinde girdim. Sınavdan çıktığımda, Sıhhiye Köprüsü’nün ayaklarından birine sırtını yaslayarak yere oturmuş, kitap okurken buldum Abimi.

Sonuçları öğrendiğim gün de kurtulamamıştım elinden. Aynı günün akşamı; “Araştırdım, hazırlıkla birlikte 6 yılmış okulun. Şu gün de hazırlık atlama sınavı varmış, gireceksin” demişti.  Kolej mezunu değildim, bir de bu sınavın stresi ile uğraşmak istemiyordum. Kabul ettiremedim. Uzun tartışmalar sonucu hiç çalışmadan sınava girmeyi kabul etmiştim. Yine haklı çıkmıştı. Hazırlık sınıfını atlamıştım.

Bir zamanlar evdeydi muayenem. Annem felç, çocuklarım küçük olduğu için mecbur kalmıştım. Oyalansın diye telefonlara bakma görevini anneme vermiştim. Ömer Abim, her gün üşenmeden sesini değiştiriyor;

 

“ Orası kebapçı dükkânı mı?

Ben Tansu Çiller’in yakınıyım, Dr. Hanımın methini duydum, randevu alabilir miyim?”

 

Bir gün yine telefon çaldı. Annem aynı abim gibi sesini incelterek,” buyurun efendim, tabi efendim “dedikten sonra normal ses tonuyla “hadi oradan Ömer sen de” dedi. İçime bir kuşku düşmüştü, aldım telefonu, hattın öbür ucunda tanımadığım bir erkek kahkahası. “ Ya doktor hanım, sizden randevu alacağım diye, 15 dakikadır söyleyeceklerimin provasını yapıp öyle aradım sizi. Ama anneniz hadi oradan deyince ben de koptum” dedi. Böyle durumlarda annem üzülür, kızarır, abimi arar “hep senin yüzünden” diye kızardı.

Abimle annemin normal telefon konuşmalarında ise; “merhaba madır” “ayağını kaldır” diyoloğu rutin olmuştu. Yine bir gün bir hastam arıyor, “merhaba ben Bahadır” diyor, annemin cevabı ise” ayağını kaldır” oluyor. Yine ben abandone oluyorum, abimse fırçasını yiyor.

Ağıtın, hüznün sıradan olduğu bir ailede gözümü açmıştım ama benden önceki üç çocuklu mutlu ailenin neşe dolu hikâyeleriyle büyümüştüm.

“Doğar doğmaz gözümü bir açtım, sarışın yoluk saçlı bir kız bana bakıyordu ve halâ o gün bugündür gözleri üzerimde” diyerek ablama takılırdı.

Bir gün koşarak annemin yanına gelmiş ablamı şikâyet etmeye. “ Gülderen eşşaka bindi eşşaka”

Halen bu yaşında dili dönmezdi bazı kelimeleri söylemeye. Bu sefer de elinde olmadan güldürürdü bizi.

Ömer Abim, küçükmüş, henüz okula gitmiyormuş. Ablamın 23/Nisan törenlerine katılmışlar ailecek. Özenmiş abim diğer çocuklara. Eline mikrofonu alan bir şiir okuyor, selam veriyor, ardından alkışlanıyor. O zamanlar su içme eylemine “humma” diyor. Koşmuş kapmış mikrofonu. “Atatürk’ün atı humma” diye bağırıp başını öne eğerek selamını vermiş. Türkçe meali, Atatürk’ün atı su içiyor.

Ömer Abim yalınayak sokakta oynamayı çok severmiş. Annem ise üşütecek, ayağına bir şey batacak diye çok kızarmış. Bu yüzden annemle çok kavga ederlermiş. Ama abim çözümü bulmuş. Her gün ayakkabı boyacısına, çıplak ayaklarını ayakkabı şeklinde boyatıp durmuş.

Banyo yapmaktan nefret edermiş. Anadan üryan mahalleye kaçtığı çok olmuş. Tabi annem de hamam tasıyla peşinden.

“Babam ve Oğlum” filmini birlikte izlemiştik İki erkek kardeşin siyah-beyaz   çocukluklarının gösterildiği sahnede, iyice kopmuş dudağını büzerek bağıra bağıra hıçkırmaya başlamıştı. Biliyordum Öner Abimle çocukluklarını hatırladığını.

Öner abimden sonra Ömer Abime daha çok düşmüştüm. Hatta Ablam serzenişte bulunmuş, rüyalarım çok normalmiş gibi “hep Ömer’i ölmüş görüyorsun düşlerinde, Onu daha çok seviyorsun” demişti.

Aslında bilmediği, babaların önce gideceği bir çocukluk şartlanması olmuştu bende.

Yıllardan bir gün tatile gittiğimin ilk günü, rüyamda, sokaktaki bidona çöpçünün abimin elbiselerini, ayakkabılarını attığını görmüştüm. “Ne yapıyorsun? Onlar Ömer Abimin” dediğimde, Çöpçü, “ sen burada tatil yap bakalım, abin Ankara’da öldü, çoktan gömüldü ” diye cevap veriyordu.

Ya da Ömer Abimi elektrik çarpmış, her tarafı yanmış, bu yüzden kimlik tespiti yapılamamış. Beni çağırıyorlar, kömür olmuş bedenine rağmen Onu tanıyorum.

Dayanılmaz acıyla hıçkırıklarla uyanırdım. Beklerdim, hep beklerdim en azından telefonla aranabilecek saat olmasını. Sabahın köründe arayınca anlardı hemen. “Bu defa nasıl geberttin beni” diyerek gülerdi.

Baktı başa çıkamıyor, bir yandan profesyonel  yardım almamı sağlarken, bir yandan da kendi yöntemleriyle “çivi çiviyi söker misali” beni alıştırmaya çalışırdı.

“Direnmenin faydası yok, sen en küçüğümüzsün. Sen geride kalıp direnmeye devam edeceksin.

Sen beceremezsin, Gülce veteriner hekim. Gülderen’le ikimizin derisini özenle yüzsün. İçine pamuk doldur, yastık yap bizi. 

Televizyonun bir kenarına beni, bir kenarına Gülderen’i koy. Abidin de (köpeğimiz) gelir, arada bir yalar bizi. Yok hepimizi bir arada istiyorsan; babamın, annemin, Öner’in kemiklerini de al, at bir akvaryuma, özleyince bakarsın” derdi.

Öner Abim gittikten sonraki ilk bayramımızda kızlarıma;

“ Artık tek dayınız var, başına Ömer koymanıza gerek yok, dayı deyince anlarım. Hem Öner, size kaç lira bayram harçlığı verirdi söyleyin, mağdur olmanızı istemem” demişti. Kızlar kötü kötü bakmışlardı.

Onun da yöntemi buydu, yarayı dağlayarak iyileştirmek.

2,5 sene önce bir anjiyo daha olmuştu. İthal olan stent doktorların elinde bükülmüş alelacele yerli stent takılırken akciğer ödemi gelişmiş, bir hafta yoğun bakımda yatmıştı. Biri stentli iki damarı kalmıştı.

Artık kardeşler daha çok düşmüştük birbirimize. Her Pazar birlikte kahvaltı ediyorduk.

Sağ elinin işaret ve orta parmağını ayak gibi yürüterek, iki damarımla geldim derdi.

 Geçen Pazar, kahvaltı masasındaki yeri boş kaldı.

Her gün benzer saatlerde muayene haneye gelir, kapıyı kim açarsa açsın “kardeşim nerede benim” diye bağırırdı.

Kızım Gülce’nin hamile olduğunu duyunca çok sevindi. Bütün doktor randevularını takip ediyor, yeni ultrason fotoğrafı yok mu? diyordu. Erkek olduğunu öğrenince daha çok sevindi . Hele koymayı düşündükleri ismin anlamını öğrenince mutluluktan havalara uçtu.

 

ILGAR: “Dizginlerinden kurtulan atın dörtnala koşması”

             “Düşmana ilk saldıran süvari birliği, vurucu güç”

 

Yine hastaneye yatmadan önce muayenehaneye uğradığı bir gün, yoruldu mu acaba diye gözlerinin içine baktığımı fark edince; “Yeter artık üstüme düştüğün, ölmek için senden izin mi alacağım? Ilgar’la oyalanırsın. Hem bak Öner’e, yıllardır yayıldı annemle babamın arasına. Ona gününü göstereceğim” demişti.

Abimi, 12/Şubat/ 2017 akşamı acil servisten yoğun bakıma kaldırdığımız dakikalarda kapının önünde endişeyle beklerken, Celal’in yüzüme bakarak güldüğünü gördüm.

Ne oldu? Dedim. “Hatırladın mı, seni 1981 Ocak’ta bu koridorda gözaltına almışlardı” dedi. O tarihte Öner Abim, kalp kapakçıklarından ameliyat olmuş, yoğun bakımdan servise yeni alınmıştı. Ziyaretine gittiğimde eğil diye işaret ederek kulağıma, acayip tiplerin çevrede dolaştığını, şüphelendiğini söyledi. Avucuma iki jeton tutuşturarak, “Ömer’i ara, sakın ziyaretime gelmesin” dedi. Koridorda koşarken, iki sivil polis durdurdu beni. “Gel bakalım Gürcan buraya” dediler. Meğer hemşire odasına karakol kurmuşlar. Ziyarete geleni odaya tıkıyorlar. Amirlerinin telsizle emri üzerine beni gözaltına aldılar. 3-4 saat gözaltında kaldım. Benim alındığımı duyan Ömer Abim teslim olunca beni serbest bıraktılar.

Piyangodan büyük ikramiye çıkarsa, bu hastaneyi satın almalıyım. Diğerleri boş olduğu zaman bile morgda hep aynı, soldan ikinci alttan üçüncü çekmeceye konulan, annem, dayım, teyzem. Abilerimin kalp ameliyatları, Ablamın, Kerim babamın anjiyoları …

Yoğun bakımdayken üresi yükseldiği günlerde, söylediğini unutup, her gün aynı şeyleri söylemişti.

“Bir hastayı, bir organı iyileştirmek için, sağlık emekçileri bir yandan beden gücü harcarken,  bir yandan da 24 saat kafa patlatıyorlar. Diğer yandan ise bazıları, canlı bombalarla sağlam organları havaya uçuruyorlar. Ben bu çelişkiyi çözemiyorum, bu dünyayı anlamadım gitti.”

Yoğun bakımda düzelir gibi olunca servise aldılar. Tesadüf bu ya, 1981 yılında Öner Abimin yoğun bakımdan servise alındığında yattığı aynı oda ve  4 kişilik odada  aynı yatak.  5-6 gün sonra yine değerleri bozuldu, yine yoğun bakımın yolunu tuttuk.

Her gün günlük gazete götürüyordum. Tabletten “İttihat ve Terakki” yi okuyordu. Yatağında yakın gözlüğünün yanında “Börklüce” kitabı duruyordu. “Dışarıda kaçırdığım yeni bir havadis var mı” diye sordu bir gün. “Bizimkiler iyice tozuttu, portakal bıçaklayıp lale kesiyorlar” dedim. Güldü.

Yüzünde sürekli oksijen maskesi, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Arada maskeyi çıkarıp endişeli gözlerime bakarak, “heyecanlanma, daha çok ilaç soluyayım diye ben öyle nefes alıp veriyorum” diyerek yine maskesini yüzüne takıyordu.

Önce Ilgar’ı soruyordu, sonra da “aman Gülce bana üzülmesin, sütü azalmadı değil mi?” diyordu.

Ömer Abimin doğduğu gün Büyükbabamın ölüm haber gelmiş. Bu nedenle Büyükbabamın Mehmet adı, daha önce ölmüş dedemin Ömer adı konulmuş Ona. Sinir olurdu, hep ölmüşlerin ismini koymuşlar bana diye. Sonra Annemin sütü kesilmiş üzüntüden.  Hiç anne sütü içememiş Abim. Sokakta ne zaman bir eşek görse ”bak süt annem geçiyor” derdi.

Hani hep derler ya, delilikle akıllılık arasında ince bir çizgi vardır diye, o çizgiyi aştığımı hissettim bir gün.

Yanında refakat ederken, birden Ömer Abimin yüzü, annemin yüzü  oldu, gözümü açıp kapadım. Bu kez de Öner Abim hasta yatağından bana bakıyordu,. Aşina olduğum son bakışlardı bunlar. Gözyaşlarımı fark etmesin diye arkamı Ona dönerek bacaklarını ovmaya başladım. Ama bunlar da annemin şiş ayaklarıydı.

Anladım O da gitmeye hazırlanıyordu.

İlkokul 5’deydim herhalde. Mustafa dayımlara gitmiştik. Dayımın kızıyla bahçede oynarken düştüm. Üst ön dişlerimden biri kırıldı. Ertesi gün Ömer Abim götürdü beni diş hekimine. Sonra da beni muayenehanede bırakıp binanın dışına kaçtı. Dayanamamıştı.

Ahh Abim 5 haftadır ben senin ızdıraplarına nasıl dayanmaya çalıştım bir bilsen. Sen nefes alamadıkça ben boğuldum. Halâ ben üzülmeyeyim diye, “bak dövmelerime” diye espri yaptığında mosmor kollarını, sol omzundaki kalp pili operasyonunun dikişlerini gördükçe her yerim nasıl acıdı bir bilsen. Zorla sütünü içirdiğimde benim de karnım doydu. Sen dişimin acısına dayanamamıştın ama ben doğduğumdan beri bütün canlarımın acısını hem bedenimde hem de yüreğimde hissettim hep.

Her gün taradığım saçlarından arda kalanları temizlemeye kıyamadım tarağımdan.

Son gün üzüm çekmiş canın, yiyemedin.

Sonsuzluğa gitmeden bir buçuk saat önce, beni istedin yanına. “Şu an sana ihtiyacım var, ben çok kötüyüm” dedin. Yanında olamadım, kurtaramadım Abimmm.

Ömer Abim de görevini tamamlamıştı, bizleri Ilgar’a teslim etmişti. Bana da ardından di’li geçmiş bu cümleleri yazmak kalmıştı.

Abimmm, gittiğinden beri senin yönteminle -acımı, daha büyük acılarla dağlayarak- tedavi etmeye çalışıyorum kendimi.

İçimde ki kocaman yangını söndürebilmek için Erdal Eren'in annesi oldum bugün. Yarın Ceylan Önkol'un annesi olmayı deneyeceğim. Sonra birer birer cumartesi annelerinin, sonra da canlı bombalarla havaya uçan organların yakınlarının...Acımı söndürmeye çalışırken şanslıyım. Bu topraklarda acı bereketli...

Şimdi torunum Ilgar’ımın yasımızı dağıtmak için görevli olduğuna iknayım.

Yoksa ; “bir canınız gitti ama ben geldim “ der gibi, ağlayan gözlerimize bakarak güler mi hiç 40 günlük bebek ?

 

27/MART/2017

Seni çok seven kardeşin, karan, küçüğün, kıymetlin

Son Güncelleme ( Cuma, 31 Mart 2017 )
 
Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ÖNCE ÜZÜM YESEYDİN, SONRA ÖLSEYDİN ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
Makaleler: 2757
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 31409895
Syndicate
 
left
Top! Top!
right