|
“Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar.Kadın şöyle yanıt vermiş: “Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyünceye kadar, yolda olanı da eve dönünceye kadar.” Yıllar önce okuduğum Amin Maalouf’un, Afrikalı Leo adlı romanından aklımda en net kalan bu eski mesel oldu. Bir anne bütün çocuklarını farklı sebeplerle ama hep “en çok” sever. Hayatları onlara “adanmıştır”. Bu adanmışlık sadece “tabiat” kurallarının gereği değildir. Ataerkil aile ile toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadınlara kendi bedenleri konusunda bile söz hakkı tanınmadı yüz yıllarca. Fikirleri bile sorulmadan evlendirildiler, önce babanın sonra da kocanın dayağına mahkum edildiler. Hiçbir konuda seçme hakları, olmadı, olsa da sonuçları erkekler belirledi Toplum sadece anne olduklarında onlara bir değer verdi.Anne olamayan kadının ailede de, toplumda da bir yeri olamadı ve bu kuşatılmışlıkta; Kadına sığınabileceği tek bir alan bırakıldı: Annelik! Bütün toplum ve din kuralları, tabiat kuralları ile bir olup anneliği kutsallaştırdılar.Annelik kutsallaştıkça kadının bu konudaki yükü de ağırlaştı. Sadece çocuklarına karşı değil toplum ve dine karşı da sorumlu hissettirildi. Bu ağır ve kutsal sorumluluğa karşı; ailenin, toplumun ve de dinlerin kadına verdiği sadece erkeğin arkasında “ikincilik” oldu. Anneye nasıl olsa “cennet” ayrılmıştı. Bu dünyada ne kadar itaat eder, ne kadar çok susarsa, cennetteki yeri o kadar garantilenirdi.Ancak “dayak” cennetten çıkma idi ve cennet de ananın ayakları altında idi.”Ananın vurduğu yerde gül biter”di.Yani kadına toplum anne olarak, kadına çocuğu üzerinde bazı haklar tanımıştı. Dört bir taraftan kuşatılan ve kendisine; toplumda değer gördüğü tek alan olarak “Annelik” bırakılan kadın da bu alana sıkıca sarıldı,onu kutsallaştırdı ve kendisini ona adadı.Ve elindeki Bu tek “gücü” silaha dönüştürdü. Öyle ki bazen bu alandaki gücünü kaybetmemek adına, kendisini “adadığı” çocuklarına “sevgi” adına uyguladığı aşırı baskı ve dayatmaların; onlar için olan zararlarını bile görüp değerlendiremeyecek hale geldi. Ne yapabilirdi ki, o da öyle görmüştü ve sahip olduğu tek gücü kaybetmek adına savaşmalıydı. Tek söz sahibi olduğu alan “Annelik” idi. 7000 yıllık ezilmişliğine karşılık olarak “Annelik” ve ondan da güçlü “Kaynanalık” sıfatıyla erkeklerden,çocuklardan hatta bütünüyle hayattan ve toplumdan intikamını alırken, intikamın asıl kurbanı da yine kendisi gibi bir kadındı, ve de bir “Anneydi”. O yüzden bırakın “kaynanalar”ı, kendi annelerimizle bile sürekli çatışırız. “Anneanne” sıfatıyla bizim “annelik” alanımıza girmelerine,orada egemenlik kurmalarına izin vermeyiz. Sadece işimiz olduğu zaman çocuğumuzu güvenle emanet edebileceğimiz “bakıcılar” olarak düşünürüz. Böylece içinden çıktığımız toplumun kuralları ile oynayıp; önce hemcinsimizi ezmeye çalışırız.Biz onları anlayamayız, onlar da bizi.Sevgisizlikten değil ama aşırı sevgiden boğulmamak için çatışır dururuz en sevenlerimizle. İşte bu “tek egemenlik alanını” kaybetmeme uğruna kadınlar arasında yapılan mücadeleler yalnızca erkeklerin değil, kadınların bile birbirini anlayamayıp, güvenmemesinin nedenidir. Kadınlığı “insanlık” mertebesine yükseltmek için yasalardan da önce kendi ( kadın – erkek hepimizin ) beynimizde var olan ve kadınları bu daracık alana hapseden dikenli telleri söküp atmamız gerekiyor. Tarih boyunca ailenin gizli ama güçlü kahramanı olan “Anneleri”; çocuklarına olan “adanmışlıkları” adına yaptıkları hatalardan dolayı yargılamadan önce anlamaya çalışmamız, gerekiyor. Onlar toplumun dayattığı bu daracık alandan çıkamadıkları müddetçe, “Annelik” adına yapılan savaşlar da devam edecektir. Ancak kadın-erkek, birbirimizi devrimci dönüşüm süzgecinden geçirerek,ve anlamaya çalışarak önce kendi ailemizi insanca yaşanılır bir hale getirmeli ve çözüm yollarını bizden sonraki nesillere sunabilmeliyiz. “Annelik” bizim gibi toplumlarda aslında o kadar güçlü bir toplumsal olgu ki, bunu doğru değerlendirmeli, kadınlarımızın eğitimine önem vermeli, yanlış davranış ve değer yargıları için; “ne de olsa kadın” küçümsemesi yerine bu davranış biçimlerinin bilimsel ve toplumsal hatta psikolojik temellerine inmeli ve “kadını” anlayarak değişimine yardımcı olmalıyız. “Annelik” olgusuna toplumda hak ettiği yeri vermeliyiz.Daha sağlıklı beyinlere sahip nesiller yetiştirmenin yolu öncelikle sağlıklı düşünebilen annelerden geçiyor. Tuncay Özkan’ın yazdığı MİT’in Gizli Tarihi isimli kitabında; MİT yeni Müsteşarı Şenkal Atasagun ve MİT Müsteşar yardımcısı Mikdat Alpay’ın, Kürt sorunu ve irtica gibi konularla ilgili görüşlerini 27 Kasım 2000’de basın temsilcileri ile paylaştıklarını belirtiyor ve bu açıklamalardan bölümler aktarıyor. Kitabın 335’inci sayfasındaki açıklamanın sonunda ”MİT Müsteşar Yardımcısı Mikdat Alpay, meseleyi şöyle bağlıyor; “.......Türkiye Cumhuriyeti orada anaları kazanamadı. Anadili sorun. Anaları kazanacak sistemi kuramadık. Analara hitap etmesini bu devlet bilemedi. Anaları kazanabilseydik mesele zaten bugüne kalmazdı.” Bu yazıya annemin anısına; Aziz Nesinin bir şiiri ile son vermek istiyorum Bütün annelerin her günü kutlu olsun. ANNEMİN ANISINA Aziz Nesin Bütün anneler annelerin en güzeli Sen en güzellerin güzeli On üçünde evlendin On beşinde beni doğurdun Yirmi altı yaşındaydın Yaşamadan öldün Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum Bir resmin bile yok bende Fotoğraf çektirmek günahtı Ne sinema seyrettin ne tiyatro Elektrik havagazı su soba Ve karyola bile yoktu evinde Denize giremedin Okuma yazma bilmedin Güzel gözlerin Kara peçenin arkasından baktı dünyaya Yirmi altı yaşındayken Yaşamadan öldün Anneler artık yaşamadan ölmeyecek Böyle gelmiş Ama böyle gitmeyecek 1965 ( Taşkent-Moskova yolu, uçakta) |