left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Pazartesi, 20 Kasım 2017
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
AMERİKAN SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE (1) Yazdır E-posta
Yazar Şahan YILMAZ   
Çarşamba, 23 Kasım 2016
 
amerikan seçimleri ile ilgili görsel sonucu
GİRİŞ

2008'de zenci aday Barack Obama'ya yenilen Hillary Clinton, dengesiz hareketleri ve rastgele öfkeli demeçleriyle parasına ve fırsatçılığına vurgu yapan, hakkında yolsuzluk suçlamaları olan, göçmenleri, azınlıkları ve müslümanları aşağılayan, kadınlarla ilgili belden aşağı çok çirkin sözleri vidyoda yayınlanan ve ırkçı Ku Klux Klan (KKK) tarafından da desteklenen Donald Trump'a nasıl yenildi?? Dahası, böyle bir adam mevcut düzendeki statükoya (establishment) rağmen nasıl Amerika'ya başkan oldu?? Üstelik bilanço ağır da: Cumhuriyetçiler hem Beyaz Saray'ı hem de meclisi ve senatoyu aldıkları gibi, 9 üyeli Anayasa Mahkemesi'nde 1 sandalye daha kazanacaklar. Böyle fırsat kaçmaz!

İç politikada Cumhuriyetçilerin Demokratlar karşısındaki üstünlüğü dışarıdan pek birşey ifade etmeyebilir ama düşünce tembelliği yapmamalı, çünkü içeride birşeyler olacağı ve dışarıya da yansıyacağı kesin. Bu bağlamda Hillary'nin mağlubiyeti önce Amerikan seçim sisteminde, sonra içerideki sosyo-ekonomik değişimlerde ve tabii Hillary'nin kendisinde aranmalıdır.  


SEÇİM SİSTEMİ

Kıl payı da olsa Hillary Clinton halkoyunu kazanarak seçimi kaybetti. Halkoyuna rağmen seçim mağlubiyeti yeni degil. Amerikan tarihinde beşinci kez oluyor. En son Al Gore’un başına gelmişti, şimdi de Hillary’nin başına geldi.

Nasıl mı?

Amerika'da halk, Başkan'ı değil kongreyi, yani meclisi ve senatoyu direk oyla seçiyor. Başkan'ı asıl seçen, "SEÇMENLER ÜST KURULU" (ELECTORAL COLLEGE) aracılığıyla eyaletlerdir. Oy vermekle halk, kendi adına Başkanını seçsin diye Seçmenler Kurulu'na yetki vermiş olur.

Seçime giren her parti seçime girdiği her eyalette elektorlar listesi, yani seçmen üst kurulu üye listesi sunar. Elektorlar sadık partililerden veya bizzat parti görevlileriden çıkar.

Elektoral kurulun üye sayısı eyaletlerin nüfusuna göre oranlanır. Nüfusu en seyrek olan eyaletler 3 elektorluk liste çıkarır. Özel statülü olan başkent Washington D.C. de buna dahildir. En kalabalık nüfuslu California 55 elektorluk eyalettir.

En önemli nokta ise şu: Eyalette birinci olan parti o eyaletin elektor sayısının hepsini alır.

Örnek: Hillary California'da birinci olunca 55 elektoroyu kazanmış oldu. Trump da Texas (38) ve Pennsylvania'da (20) birinci olunca 58 elektoroyu kazanmış oldu. Farz edin ki Hillary California'da %100 ile, Trump da Texas ve Pennsylvania'da %51 ile birinci olsun. Bu durumda sonuç, daha az halkoyuna rağmen daha fazla elektor çıkaran Trump lehinedir.

Ayrıca, eyaletlerde birinci olan partinin bütün elektoral oyları alabiliyor olması seçim sisteminin esasen tek parti hegemonyasına dayandığını gösterir. Bu sebeple Türkiye'deki seçim sistemi Amerika'dakinden daha demokratiktir.

BOŞ BİR UMUT

Gerçi elektorlar başka partiye de oy atabilirler ama bu, Amerikan tarihinde çok ender görülmüştür. Sonuçları da etkilememiştir. 19 Aralık 2016'da kendi eyaletlerinin Başvalileri (Governor) huzurunda toplanacak olan elektorlar, oylarını Hillary lehine çevirsinler diye imza kampanyası başladı. Trump'ın kendi partisi içinde fazla sevilmiyor olması gerçeği de eklenince demokratlarda boş bir umut doğdu. Ama işe yaramayacak. Çünkü Cumhuriyetçiler Demokratlar karşısında büyük bir üstünlük elde ettiler.

DEMOKRAT-CUMHURİYETÇİ DÖNÜŞÜMLERİ ve "ÜÇÜNCÜ PARTİ" KALKIŞMALARI

Amerikan kamuoyunun neredeyse tamamını paylaşan bu iki partiye göz atmadan ülkedeki sosyolojik gelişmeler anlaşılamaz. "Üçüncü Parti" olarak adlandırılan marjinal oluşumlar ise anaakımda sürekli küçümsense de, iki-parti hegemonyasına karşı isyanlar niteliğinde zuhur etmiş ve statükoya karşı sürprizlere imza atabilmiştir.

‘Sol’ diye adlandırılan keynesçi Demokratik Parti ilk kurulduğunda dar gelirli beyazları hem baronlara hem de azınlıklara karşı savunan sağ popülist ırkçı bir partiydi. Abraham Lincoln'ın partisi olarak bilinen ve sonradan sağcılaşan Cumhuriyetçi Parti ise liberal elitlerin, solcuların ve kölelik karşıtlarının partisiydi. Zamanla her iki parti de Amerikan toplumuna paralel olarak dönüşüme uğradı. Bunların en önemlisi 1933 ekonomik bunalımı sırasında Demokrat Başkan Franklin Delano Roosevelt döneminde oldu (1933-1945).

Roosevelt'e kadar genelde hep kongre baskındı. Roosevelt sonrasındaysa ağırlık Beyaz Saray’a kaydı; Amerikan Başkanları kağıt üzerinde en zayıf yürütme organı olsa bile…

Aslen büyük sermayeden yana olan Roosevelt, ekonomik bunalım nedeniyle iş çevrelerine kısaca "varlığınızın yarısını vergilerle elinizden alıyorum, halka dağıtıyorum. Eğer vermezseniz devrim olur ve komünistler hepsini elinizden alır" dedi. Amerikan Komünist Partisi işsizliğin %25'e vardığı ekonomik bunalım döneminde ülkenin her köşesine şube açmıştı. Özellikle 1929 bunalımdan beri radikal sol, halk tarafından önyargıyla karşılanmıyordu ve Amerika’ya göçmen veren Avrupa’da yaygındı.

Roosevelt, kuzeyli güneyli her Amerikalı’yı memnun eden Yeni Uygulama (New Deal) adlı bir yığın kanun çıkarmış; işsizlik sigortası, 65 yaş üstü için sağlık sigortası (medicare), dar gelirliler ve muhtaçlar için sağlık sigortası (medicaid) ve para yardımı (welfare), askerlere ev sahibi olma ve bedava üniversite okuma imkanı gibi sosyal politikalar onun zamanında yürürlüğe konmuş, eyaletlerarası karayolları onun zamanında inşaa edilmişti. Benzeri uygulamalar bunalımdan etkilenmeyen Sovyetler Birliği'nde de mevcuttu ve İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi karşıtı Amerika-Sovyet ittifakı sayesinde komünistlere düşman gözüyle bakılmıyordu.

Fakat Soğuk Savaş'ın başlamasıyla Demokratlar ve Cumhuriyetçiler kendi aralarında anlaştılar: Cumhuriyetçiler Roosevelt'in keynezyen sosyal politikalarını finanse etmeye devam edecek, Demokratlar da onlar için komünistleri ezecekti. 1950lerdeki cadı avını başlatan alkolik senatör Joseph McCarthy, Cumhuriyetçiydi. Engizisyon mahkemelerini andıran meclis araştırma komisyonlarında yıldızı parlayan Kennedy kardeşler ise, Demokrat’tı.

Roosevelt’in hedeflerinden bir diğeri de güney eyaletlerinde zencilere uygulanan segregasyonun kaldırılmasıydı. Eğer segregasyon sona ermezse zenciler komünistleşebilir, dahası ayrılıkçı talepler sunabilirlerdi. Bu da konfederasyoncu güneylilerin harekete geçmesine vesile olabilirdi. Federal hükümet, entegrasyon için zenciler lehine tavır alınca güneyli demokratlar partiden koptu. 1948'de Başkan Truman'a karşı Cumhuriyetçiler dışında üçüncü parti olarak Eyalet Hakçı Demokrat Parti (States' Rights Democratic Party) çatısı altında seçime girdiler ve dört güney eyaletinde birinci çıktılar! Hatta Tennessee'de Demokrat elektorlardan biri onlara oy attı! Dixiecrat [Diksiokrat] adıyla bilinen güneyin segregasyonistleri sonradan Demokrat Parti'ye geri dönmüştü, ama katolik John F. Kennedy’nin 1960'da aday seçilmesi Diksiokratları Cumhuriyetçi Parti'ye itti. Dahası Alabama, Mississippi ve Oklahoma'dan toplam 15 Demokrat elektor Richard Nixon’a değil ırkçı bağımsız aday Harry Byrd'e oy verdi!

1973'de Anayasa Mahkemesi hükmüyle kürtaj yasağı da kalkınca, çoğu güneyden çıkan evanjeller, yani dinci protestanlar Cumhuriyetçi oldular. Dindar muhafazakar katoliklerle aralarındaki didişmeye son verdiler. Evanjellerin son Demokrat tercihi Jimmy Carter'dı. Ardından Ronald Reagan'la kurulan ve 40 yıl süren neoliberal-evanjelist seçim ittifakı George W Bush'tan sonra bozuldu. Bozulan ittifak Obama'nın iki seçim kazanmasında rol oynadı.

Kürtaj, entegrasyon, göçmenlik ve New Deal yanlısı Demokrat Parti’yi en çok sağa çekenler ise Clintonlar oldu. Özellikle First Lady Hillary, kulislerde dev sermayedarları aynı Cumhuriyetçi ağızla partisine çekebilmeyi başardığı için Cumhuriyetçi politikacıları sinir ediyordu. Onlar da Hillary'ye "sosyalist" diye laf ediyorlardı. Cahil muhafazakar seçmende çok etkili oluyordu bu söylem, aynı Obama'nın Kenya doğumlu gizli müslüman komünist olduğu hikayeleri gibi. Ama siyasi gözlemciler Bill Clinton için "Cumhuriyetçilerin aradığı en iyi Demokrat Başkan" diyordu çünkü Clintonlar hem neoliberal hem de savaş çığırtkanıdır. Denebilir ki, özellikle Clinton ekibiyle Amerika'da iki tane Cumhuriyetçi Parti olmuş oldu.

Nitekim George Bush'un isteyip de yürürlüğe koyamadığı NAFTA'yı Bill Clinton hayata geçirecekti. NAFTA'ya itiraz, bağımsız aday Texas Instruments şirketi sahibi Ross Perot'dan geldi. 1992 seçimlerinde elektor çıkaramamasına rağmen %19’la 20 milyon oy alarak Amerikan tarihinin en güçlü üçüncü parti lideri olmayı başardı. NAFTA, Meksikalı üretici ve emekçiyi yoksullaştırdı. Meksika ve diğer Orta Amerika ülkelerinden kitleler halinde göçmen akını başladı. 1980'de %6.5, 1996'da da %10 olan Hispanik nüfusu bugün %17. Göçmenlik konusundaki yumuşak tavrından dolayı Hispanikler (Latinolar), Demokratlara oy verirler.

İki partinin de giderek şahinleşmesi hatta siyonistleşmesi hem sağda Hürriyetçi Parti (Libertarian Party) hem de solda Yeşil Parti (Green Party) tarafından sürekli dile getirildi. Dünya Ticaret Örgütü’ne sıcak bakan Başkan Yardımcısı Al Gore da en az Bush kadar petrolcülerce desteklenmiş, 2000 önseçimlerinde aynı argümanları savunan ama sendika destekli Bill Bradley'yi yenmişti. Buna yanıt olarak tüketici davavekili avukat Ralph Nader [Neydır] Yeşil Parti'den aday oldu ve aldığı %3 oyla Al Gore'a seçimi kaybettirdi! Lübnan kökenli Ralph Nader ömrünü verdiği lobi faaliyetlerinde Tüketici Ürünleri Güvenliği Kanunu, Motorlu Araçlar Güvenliği Kanunu, Dış Yolsuzluk Önleme Kanunu, Temiz Su Kanunu, Kamu Çıkarcı Araştırma Grupları, Evirgeme (Recycling) Makinaları kullanımı gibi günlük hayatın parçası olan federal yasaların çıkmasına öncülülük etmekle yüzlerce kongre üyesinden daha etkin biriydi. Ve tabii Ralph Nader'ın %3 oyu, Ross Perot'nun %19'undan çok daha etkili olmuştu. “Nader Etkisi” terimi siyasi literatüre girdi.

Ralph Nader, statükocu Demokratların hakaretine uğrasa dahi, apolitik Amerikan halkına iki partiyi de dev sermayedarların ve lobicilerin yönlendirildiğini söylüyordu. Fakat Demokratlar, dış politikası felaket yaratan Bush'a karşı 2004'te John Kerry gibi Clintoncı câmiadan bir milyarderle seçime girdiler ve hiç birşey olmadı. Aynı statükocu ve şahin kadro, ”Değişim" sloganıyla heyecan yaratıp ülkenin ilk zenci Başkanı olabilen Obama'nın kabinesinde yer aldı. Obama’nın kim olduğu, ne olduğu konusunda yerli yersiz çok şey söylenegelmiştir. Kanaatimce en uygun yakıştırma “Zenci Al Gore” benzetmesidir.

(devam edecek)
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: AMERİKAN SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE (1... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
Makaleler: 2757
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 31389740
Syndicate
 
left
Top! Top!
right